<h3><strong>Büyük Resmin İçinde 28 Şubat</strong> </h3> <div>Genelde sığ darbe-zulüm söylemiyle anılagelen 2<strong>8 Şubat 1997</strong> darbesi, aslında Cumhuriyetin başından günümüze uzanan bir büyük sekülerleşme sürecinin, projesinin miladıdır.</div> <div>Dolayısıyla <strong>26. yıldönümünde</strong>, küllî bir perspektiften, öncesindeki ve sonrasındaki gelişmelerle büyük resme yerleştirerek <strong>28 Şubat’ın</strong> göründüğünden çok daha derin mânâsını tahlil edeceğim. Bu yazıda hedeflediğimiz gibi, öncesi ve sonrasına dair üç soruya cevapla 28 Şubat muhasebesi hakkıyla yapılabilir:</div> <div><strong>1. 28 Şubat’a giden süreç: 28 Şubat darbesi-projesi nasıl hazırlandı?</strong></div> <div><strong>2. 28 Şubat süreci: 28 Şubat darbesi-projesi nasıl uygulandı?</strong></div> <div><strong>2. 28 Şubat sonrası süreç: 28 Şubat darbesi-projesi nasıl sürdürüldü, ne kadar tuttu, hedeflerine ulaştı?</strong></div> <div>Bu şekilde ancak 1923, 27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat, 15 Temmuz, büyük resmin içinde birbirine bağlanarak hakkıyla anlaşılabilir. 28 Şubat’ın yerleştirileceği büyük resim, küresel ve yerel olarak ikiye ayırılabilir.</div> <h3><strong>Küresel Büyük Resmin İçinde 28 Şubat</strong></h3> <div>İbni Haldun’un devletlerin ömrü olarak ifade ettiği (hicrî) 120 yıllık devreye göre 1922–2038, üst akıl için ulus-devletleri çağıdır. Bu süreçte 1960–1990 arasındaki İdeoloji (Soğuk Savaş) devri, milletlere ideoloji denen deli gömleklerinin giydirildiği devirdir. Bu devrin öncesi (1922–1960), dinlerin (İslâm) otoritesinin sarsıldığı, sonrası (1990–2038) ise sözde ideolojik çatışmayla karakterize tarihin bittiğinin, liberalizm olarak modernizmin zafere erdiğinin küresel kabulünden sonra dinlerin (İslâm) dönüştürüleceği devirdir.</div> <div>Görünüşte birbiriyle çelişen Francis <strong>Fukuyama'nın “Tarihin Sonu”</strong> ile Samuel <strong>Huntington'ın “Medeniyetler Çatışması”</strong> tezleri arasında aslında galibiyet-mağlubiyet (modernizm-İslâm) ve vahdet-kesret (tek hâkim medeniyet-rakip medeniyetler) münasebeti açısından derin bir tetabuk vardı. Bunlar, nihaî olarak Batı’nın İslâm’a galebesi projesinin akademik gerekçeleri idi.</div> <div>Son Soğuk Savaş darbesi olarak 12 Eylül 1980 sonrası devir, -sert- ideolojilerin yükselişinden sonra düşüşüne sahne oldu. 1990 İdeoloji-sonrası devirde sert ideolojiler, yumuşak ideolojilere dönüştürüldü.</div> <div><strong>28 Şubat</strong> darbesinin hazırlığı süreci, aslında 31 Ocak 1990’da Muammer Aksoy suikastından sonra Amerikan başkanı George Bush’un 11 Eylül 1990’da Yeni Dünya Düzeni’ni (Novus Ordo Seclorum) ilanıyla başladı. Gazetelerde çıkan küçük bir habere göre, Türkiye tarihinin en karanlık yıllarından biri olan 1993’te Bernard Lewis, neocon grubuyla geldiği İstanbul’da 28 Şubat ekibiyle gizli bir görüşme yaptı.</div> <div>Nitekim <strong>Lewis, Cengiz Çandar’a</strong> “post-modern darbe” kavramını ilk kez Çevik Bir’den duyduğunu söyleyecekti. Batı dünyasında Türkiye’nin modernleşmesi hakkında ana kaynak sayılan incelemeyi kaleme alan ünlü bir Siyonist oryantalistin 28 Şubat’ın akıl hocası olması tesadüf değildi.</div> <div>Batı (İngiltere) için <strong>Türkiye,</strong> Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkeydi.</div> <div>Arnold <strong>Toynbee</strong> (1889–1975), geleneksel emperyal devletler çağı oryantalizminden modern ulusal devletler çağı filolojisi ve sosyolojisine geçiş sürecinde kritik rol oynayan isimdi. Onun 1925–1955 arasında İngiltere’de idareci olarak çalıştığı The Royal Institute of International Affairs’in (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) ana işlerinden biri, Türk modernleşmesinin planını çizmek ve bilahare <strong>Toynbee’nin</strong> meslektaşı Hamilton Gibb (1895-1971) ile talebesi Bernard Lewis (1916–2018) tarafından yapılacak <strong>Osmanlı’nın</strong> çöküşü ve <strong>Türkiye’nin</strong> doğuşu çalışmalarıyla bunu gerekçelendirmekti.</div> <div><strong>Bernard Lewis,</strong> 1950’li yıllarda <strong>Osmanlı’nın</strong> kaçınılmaz çöküşüyle gerekçelendirdiği <strong>Modern Türkiye’nin Doğuşu</strong> (The Emergence of Modern Turkey, 1961) adlı eserini vermiş, 1990’lı yıllarda da <strong>28 Şubat’ın</strong> planını çizmişti.</div> <div>Bu süreklilik, tesadüf olamazdı. Lewis, hem bir Yahudi bilgin olarak Yahudilik, <strong>Hıristiyanlık</strong> ve <strong>İslâm’ın,</strong> hem <strong>Türkiye’nin</strong> tarihî tecrübesine vakıftı. <strong>Toynbee</strong> ve <strong>Lewis</strong> gibi <strong>Batılı</strong> aydınlar için dünyanın, İslâm dünyasının ve Türkiye’nin kaderi birbirine bağlıydı.</div> <div>Bu yüzden <strong>Batı,</strong> Türkiye’nin modernleşmesini sekülerleşmeyle tamamlatmaya kararlıydı. Bernard Lewis’in eserinin başlığında (The Emergence of Modern Turkey, 1961) İmparatorluktan Cumhuriyete ‘modernleşme’, Niyazi Berkes’inkinde (The Development of Secularism in Turkey, 1964) ise ‘sekülerleşme’ vurgusunun olması tesadüf değildi. Zira sosyolojik olarak modernleşme sekülerleşme, laisizm deizmle tamamlanabilir, temellendirilebilirdi; aksi halde modernlik ve laiklik, topluma yerleşmemiş, eğreti olarak kalacaktı.</div> <div><strong>Şerif Hüseyin’in</strong> kullanıldığı <strong>“Arap hilafeti”</strong> projesiyle hilafetin ilgası sürecini hazırlayan İngiltere, aynı zamanda Avrupa’da deizmin vatanıydı. <strong>Türkiye’de 1930’lu</strong> yıllar, <strong>Mahmut Esat Bozkurt’un Bedreddin Simavî’ye</strong> atfen ifade ettiği deistik din projesini hayata geçirmeye müsait değildi.</div> <div>Modernleşme-sekülerleşme münasebetince geleneksel dokusunu koruyan bir toplum, sosyolojik olarak deizme kayamaz, ancak belli kişiler endoktrinasyonla deist yapılabilirlerdi.</div> <div>Bu yüzden zarurî olarak <strong>sivil din</strong> (Budizm) arayışı <strong>sivil İslâm</strong> (Mâtürîdizm) arayışına kaydı.</div> <div><strong>Bernard Lewis</strong> gibi <strong>Batılı</strong> stratejistlere göre çelişkileri giderek büyüyen Batılı sistem, bir gün ayakta tutulamaz hale gelecekti.</div> <div>Biliyorlardı ki yegâne küresel alternatif, <strong>İslâm’dır.</strong></div> <div><strong>İslâm’ın</strong> gelişini durdurmak mümkün değil, ama yanlış gelmesini sağlamak mümkündü; gelecekse <strong>Doğru İslâm</strong> değil, (peygambersiz) <strong>Yanlış İslâm</strong> gelmeliydi.</div> <div><strong>Doğru İslâm/Yanlış İslâm</strong> ayırımının küresel stratejistlerin dilindeki karşılığı, <strong>Sert İslâm/Ilımlı İslâm</strong> idi.</div> <div><strong>Lewis, Türkiye’nin İslâm</strong> dünyasında işgal ettiği özel mevkiin şuuru ve <strong>Cumhuriyetin</strong> başında <strong>‘sert ihtilal’</strong> ile başarılan modernleşmenin şimdi <strong>‘yumuşak darbe’</strong> ile başarılacak sekülerleşmeyle tamamlanması gerektiği kanaatiyle tahminen <strong>28 Şubatçılara</strong> şu tavsiyede bulundu:</div> <div><strong>“Tarihin Sonu’nun ilanıyla</strong> başlayan yeni küreselleşme devrinde daha hayatiyet kazanan modern sistemin selameti için Ilımlı İslâm projesiyle Sert İslâm’ı bitirmek zorundayız. </div> <div><strong>Sert İslâm’ın</strong> dinî boyutu, modernizmi (sekülerizmi) tehdit eden hakikî <strong>İslâm</strong> (Peygamberli din), ideolojik boyutu, modernliği (kapitalizmi) tehdit eden siyasî <strong>İslâm’dır</strong> (İslamizm). <strong>Hakikî</strong> İslâm’ın zehiri deizm (Peygambersiz din), İslamizm’in zehiri, iktidarla imtihandır. Her iki Ilımlı İslâm projesinin üssü de Türkiye’dir. </div> <div>Bunun iki sebebi, Türkiye’nin merkezî coğrafî mevkii ile din-devlet münasebetindeki asimetridir. İslâmcılara iktidar fırsatı vermek, başka Müslüman ülkelerde riskli olacakken aksine <strong>Türkiye’de</strong> verimli olacaktır. Zira Türklerin kutsalı din değil, devlettir; Hilafette olduğu gibi Türkler dini feda ederler, devleti feda etmezler. O yüzden iktidara gelince Müslümanlar sistemi dönüştüremeden sistem Müslümanları dönüştürür.”</div> <div><strong>Siyonist</strong> stratejistlerin <strong>“İslâma karşı İslâm”</strong> planları bilahare <strong>“küresel 28 Şubat”</strong> olarak <strong>11 Eylül 2001</strong> saldırısına uzanacaktı. <strong>George Bush’un</strong> Yeni Dünya Düzeni’ni ilan ettiği meşhur konuşmasının da 11 Eylül (1990) tarihli olması bir tesadüf müydü? </div> <h3><strong>Yerel Büyük Resmin İçinde 28 Şubat</strong></h3> <div><strong>28 Şubat,</strong> yerel büyük resmin içinde <strong>27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül</strong>’ün anlaşılmasıyla ancak hakkıyla anlaşılabilir. Ancak bugüne kadar yapılan yerli ve yabancı sayısız çalışmaya rağmen bütün bu darbelerin birbiriyle bağlandıkları büyük resmin içinde hakkıyla analiz edilebildiği, anlaşılabildiği söylenemez.</div> <div>Bir ülkenin yönetenler/yönetilenler ayırımına göre iki tabakanın meşrûiyet kaynakları, politik ve sivil din olarak değişir. Politik ve sivil dinden kasıt, dinin ana ve aykırı yorumunu temsil eden fırkalardır. <strong>‘Fırka’</strong> kelimesinin eski çağda <strong>‘tarikat’,</strong> modern çağda <strong>‘parti, ideoloji’</strong> mânâsına gelmesi, bu sürekliliğin alametidir.</div> <div><strong>Osmanlı’da Yeniçeriliğe</strong> has politik din, <strong>Bektaşilik,</strong> halka has sivil din, <strong>Nakşibendîlik</strong> idi.</div> <div><strong>Bektaşilik, II. Mahmud</strong> devrinde <strong>Yeniçerilikle</strong> birlikte tasfiye edildikten sonra <strong>İttihat ve Terakki</strong> devrinde (1908–1918) <strong>masonlukla</strong> birleşerek yeniden ordunun politik dini haline getirildi.</div> <div><strong>Yakup Kadri Karaosmanoğlu-Falih Rıfkı Atay</strong> irtibatında görüldüğü gibi, <strong>Cumhuriyet</strong> devrinde politik din olarak <strong>Bektaşizm, Kemalizme</strong> dönüştürülürken asıl zorluk, <strong>sivil din</strong> inşasında yaşandı.</div> <div><strong>Avrupa’da Rousseau’da</strong> görüldüğü gibi, sivil din, <strong>peygambersiz din</strong> olarak <strong>deizmdi;</strong> artık peygamberin yerini lider, dinin yerini ideoloji alacaktı.</div> <div><strong>Mahmut Esat Bozkurt</strong> (1940: 206), “<strong>Büyük şefim, ihtilâlin hukuk tarihini Türk gençliğine anlatmamı tensip buyurmuşlar</strong>” diye <strong>Mustafa Kemal’in</strong> emriyle yazdığını ifade ettiği <strong>Atatürk İhtilâli</strong> adlı eserinde <strong>Bedreddin Simavî’ye</strong> atfen bu deistik sivil din projesini şöyle icmal eder:</div> <div><strong>1. Cumhuriyetçilik </strong>(Padişahlık, krallık ve bunlara mümasil şeyler gasptır.), </div> <div><strong>2. Bir Allah vardır; bütün insanların Allahı. Peygamberlere lüzum yoktur.</strong> Bu itibarla câmi, kilise, havra ve saire mânâsız şeylerdir. Tek bir mabed, bütün insanları göğsünde toplamalıdır. </div> <div><strong>3. İnsanlar </strong>kardeştirler ve her şeyde müşterektirler. Kadınlarda müstesna.</div> <div>Bizzat <strong>M. Kemal</strong> tarafından (Afet İnan, Medenî Bilgiler) <strong>Peygamber Efendimizin Araplığına</strong> yapılan vurguya karşılık <strong>Reşit Galip</strong> ve <strong>İsmail Hakkı İzmirli</strong> tarafından onun <strong>Türklüğü</strong> iddiaları, diğer taraftan <strong>H. Ömer Budda </strong>ile <strong>M. Saffet Engin</strong> tarafından <strong>Budizmin</strong> kurucusu <strong>Budda</strong> ve <strong>Pisagor</strong> ile <strong>Ebu Hanife</strong> ve <strong>Mâtürîdî’nin Türk</strong> olduğu iddiaları, sivil din (Budizm) arayışının <strong>sivil İslâm</strong> (Mâtürîdizm) arayışına kaydığını gösteriyordu.</div> <div><strong>12 Eylül</strong> darbesinden sonra <strong>Kemalizm,</strong> politik din (ordu ideolojisi) olarak tahkim edilirken bir taraftan <strong>Yaşar Nuri Öztürk</strong> ile <strong>peygambersiz İslâm</strong> hareketinin, diğer taraftan <strong>Gülenizm’in</strong> sivil din olarak yükselişinin yolu açıldı.</div> <div><strong>27 Mayıs’tan 28 Şubat’a</strong> uzanan darbeler, siyaset biliminde geliştirilen meşrûiyet ve ihlal/ihtilal tipolojisiyle anlaşılabilir.</div> <div><strong>Siyasî</strong> sistemler, yönetenler-yönetilenler ayırımına karşılık idarî ve içtimaî olarak iki tür meşrûiyetle işlerler.</div> <div><strong>İdarî</strong> meşrûiyetin ihlali, bir yönetici grubun devleti ele geçirmesini önlemeye, liderleri değiştirerek düzeni korumaya yönelik idarî darbelere (palace revolution=saray ihtilali), içtimaî meşrûiyetin ihlali, adalet için düzeni yeniden kurmaya yönelik siyasî ihtilallere yol açar (Gencer 2019: 474).</div> <div>Bu ayırıma göre <strong>27 Mayıs ile 12 Mart</strong>, idarî meşrûiyetin ihlalinin ürünü, bir yönetici grubun devleti ele geçirmesini önlemeye, liderleri değiştirerek düzeni korumaya yönelik idarî darbelerdi.</div> <div>Buna karşılık <strong>12 Eylül ile 28 Şubat</strong>, siyasî ihtilaller, daha doğrusu siyasî ihtilalleri önlemeye yönelik darbelerdi.</div> <div>Zâhiren <strong>12 Eylül ile 28 Şubat</strong>, sağ/sol çatışmasının ürünüdür; sağ/sol, birincisinde nasyonalist/komünist, ikincisinde laisist/İslamist olarak tezahür etti.</div> <div><strong>Birincisi,</strong> Soğuk Savaş, <strong>ikincisi,</strong> Sıcak Barış devrinin ürünüdür.</div> <div><strong>12 Eylül’e</strong> giden süreç, dokuz yılda (1971-1980), <strong>28 Şubat’a</strong> giden süreç, yedi yılda (1990-1997) hazırlanmıştır. Burada <strong>‘hazırlanmıştır’</strong> dememiz, iki darbeye giden süreçlerin, zâhiren <strong>spontane</strong> sosyal, bâtınen yüz yıldır Türkiye’ye hükm eden üst aklın ürünü, planlı olmasından dolayıdır.</div> <div><strong>12 Eylül</strong> darbesi haberinin <strong>CIA Türkiye Masası</strong> İstasyon Şefi <strong>Paul Henze’e</strong> “<strong>Ankara'daki çocuklar başardı</strong>” şeklinde iletilmesi, bu darbelerdeki <strong>Batı</strong> inisiyatifinin komplo teorisi olmadığının deliliydi (Birand 1984: 286).</div> <div><strong>Soğuk Savaş</strong> (1947-1991), <strong>Batı-Doğu</strong> (ABD-SSCB), <strong>kapitalizm-komünizm</strong> kutuplaşmasına dayalı uluslararası <strong>politik-ideolojik</strong> mücadele devridir.</div> <div>Bu açıdan <strong>12 Eylül,</strong> komünistlerin devleti ele geçirmesini önlemek üzere zâhiren <strong>sağ/sol</strong> (nasyonalist/komünist) <strong>çatışmasıyla</strong> hazırlanmış tipik bir <strong>Hasan Mutlucan’lı,</strong> “Yine de şahlanıyor aman”lı <strong>Soğuk Savaş</strong> darbesiydi.</div> <div><strong>1995</strong> yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle <strong>1982 Anayasasının</strong> Başlangıç kısmında yer alan “<strong>kutsal Türk Devleti</strong>” ibaresi, “<strong>yüce Türk Devleti</strong>” olarak değiştirilmişti. Demek ki zâhiren <strong>12 Eylül</strong> darbesi, Soğuk Savaş devrinin mantığınca <strong>Türk devletini</strong> korumak, buna karşılık <strong>28 Şubat</strong> darbesi, <strong>Sıcak Barış</strong> devrinin mantığınca <strong>“Türk devleti”</strong> yerine (Uğur Mumcu’nun cenaze töreninde atılan sloganlarda ifade edilen) <strong>“laik devleti”</strong> korumak için yapılmıştı.</div> <div>Bu yüzden <strong>12 Eylül’e</strong> giden süreçte <strong>“Türk devleti”nin</strong> tehlikede olduğu inancını yaratacak nasyonalist/komünist çatışması ortamı hazırlandığı gibi, <strong>28 Şubat’a</strong> giden süreçte de <strong>“laik devlet”in</strong> tehlikede olduğu inancını yaratacak laisist/İslamist (laikçi/gerici) çatışması ortamının hazırlanması gerekiyordu.</div> <div>Bu süreç, <strong>31 Ocak 1990’da Muammer Aksoy</strong> suikastı ile başlatıldı; karanlık akıl, suikastlarını <strong>“gerici”lere</strong> (Müslümanlara) mal etmek, dahası bir taşla birden fazla kuş vurmak üzere feda edilecek <strong>“laiklik şehitleri”ni</strong> dikkatle seçmişti; <strong>Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu.</strong></div> <div>Bilhassa <strong>Uğur Mumcu,</strong> devletteki derin kirli yapıyı ifşa etmeye hazırlandığı sırada öldürülmüş, böylece karanlık akıl, kendi lehinde ve <strong>Müslümanların</strong> aleyhinde sonuçları itibariyle bir taşla iki kuş vurmuştu.</div> <div>Keza seküler hayat tarzıyla tanındığı halde <strong>Mumcu’nun</strong> cenaze töreninde atılan “<strong>Çankaya'nın şişmanı, laiklik düşmanı</strong>” sloganlarıyla <strong>“laiklik düşmanı”</strong> olarak itham edilen <strong>Turgut Özal’ın</strong> kısa bir süre sonra <strong>17 Nisan 1993</strong>’de halen aydınlatılamayan derin bir şüpheyle <strong>öl(dürül)mesi</strong> de manidardı.</div> <div>24 Ocak <strong>1993'te</strong> öldürülen <strong>Uğur Mumcu’nun</strong> 27 Ocak 1993'teki cenaze töreninde atılan “<strong>Kahr olsun şeriat, Türkiye İran olmayacak, Türkiye laiktir, laik kalacak, Çankaya'nın şişmanı, laiklik düşmanı, Türkiye faşizme mezar olacak</strong>” sloganlarıyla <strong>laik/anti-laik</strong> kutuplaşması keskinleştirildi.</div> <div>“<strong>Kahr olsun şeriat</strong>” sloganını duyanlar, adını <strong>Tekin Alp</strong> olarak değiştiren <strong>Yahudi Moiz Cohen'in 1936</strong> yılında yayınladığı <strong>Kemalizm</strong> kitabında “<strong>Kahr olsun şeriat hükümeti</strong>” başlıklı bölümü hatırladılar. <strong>Mumcu’nun</strong> cenazesindeki provokasyona karşı sadece devrin <strong>Malatya Müftüsü Feyyaz Yaşar,</strong> 6 Şubat <strong>1993</strong> tarihli <strong>Beraat Kandili</strong> vesilesiyle yayınladığı mesajda <strong>küfür</strong> olduğunu belirterek “<strong>Kahr olsun şeriat</strong>” sloganlarını atanları tövbeye davet etmişti.</div> <div><strong>Refah Partisi</strong> İstanbul Milletvekili <strong>Hasan Mezarcı,</strong> 3 Şubat <strong>1993</strong> tarihli <strong>TBMM</strong> celsesinde yaptığı gündem dışı konuşmada <strong>Uğur Mumcu'nun</strong> cenaze töreninde atılan –bilahare <strong>28 Şubat</strong> darbesinin gerekçeleri ve hedefleri olacak– <strong>sloganların</strong> bir üst akıl tarafından <strong>kasden seçildiğine,</strong> ülkeyi <strong>28 Şubat’a</strong> götürecek tezgâha ve bu tezgâhta <strong>SHP’nin</strong> oynadığı role dikkat çekmişti:</div> <div>“Şimdi, Uğur Mumcu cinayeti neye dönüştürülmüş? Bakınız, 28 Ocak <strong>1993</strong> tarihli <strong>Milliyet</strong> gazetesi... </div> <div>Başbakan Vekili Erdal İnönü'nün emriyle SHP teşkilatlan toplanıyor ve devlet töreni, şu sloganlarla, devlet terörüne dönüştürülüyor: “Kahr olsun şeriat; Türkiye İran olmayacak; Türkiye laiktir, laik kalacak; Laik devlet, bağımsız Türkiye; Yaşasın Atatürk Cumhuriyeti; Çankaya'nın şişmanı, laiklik düşmanı; Mollalar orduya alınmasın; Gerici, yobaz eğitime son; Tek yol devrim, faşizme ölüm; Türkiye faşizme mezar olacak; Faşizme karşı omuz omuza; Mumcu'nun katili kontrgerilla; Polis uyudu, Mumcu vuruldu; Katiller bulunsun, hesap sorulsun; Kahr olsun Amerikan emperyalizmi; Kahr olsun Hizbullah, kontrgerilla; İran Elçiliği kapatılsın; Mollalar İran’a, Mezarcı İran'a.”</div> <div>Eğer, imam-hatip okullarındaki, devletin resmî okullarındaki kişileri <strong>“molla”</strong> olarak tavsif ediyorsanız, Sayın Bakanı davet ediyorum, bunu cevaplasın. Biz, bu sloganları biliyoruz. Atatürk ve laiklikle ilgili sloganlar, bunları gizlemek için. Yani, burada hem Uğur Mumcu'nun kanlı cesedi istismar edilmiştir, hem Atatürkçülük ve laiklik istismar edilmiştir. Uğur Mumcu'nun cenaze namazını kıldırmakla görevli olan imam tartaklanıyor ve şeriat gereği kılınan bir cenaze namazında –yani, cenaze namazı, şeriat gereği kılınan bir namazdır– devlet televizyonu, “Kahr olsun şeriat” diyenlere mikrofon uzatıyor ve câmi kapısında “Kahr olsun şeriat” diye, bu milletin, dinine, imamına, Kitabına, Allah'ına, şeriatına küfr ettiriliyor” (https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d19/c029/tbmm19029063.pdf).</div> <div>Ve bilahare <strong>28 Şubat’tan</strong> kısa bir süre önce <strong>15 Şubat 1997’de Ankara’da</strong> yapılan <strong>“Şeriata karşı” kadın yürüyüşünde</strong> atılan “<strong>Kahr olsun şeriat</strong>” sloganları da <strong>laik/anti-laik</strong> kutuplaşmasını keskinleştirerek ülkeyi darbeye götürmek için kurulan kirli tezgâhı açıkça gösteriyordu.</div> <div>Demek ki <strong>Uğur Mumcu</strong> cinayeti ile <strong>28 Şubat</strong> darbesinin arkasında aynı irade vardı. <strong>28 Şubat</strong> darbesinin temel gerekçeleri ve hedefleri, <strong>Uğur Mumcu'nun</strong> cenaze töreninde atılan sloganlardı:</div> <div>“Kahr olsun şeriat; Laik devlet, bağımsız Türkiye; Yaşasın Atatürk Cumhuriyeti; Mollalar orduya alınmasın; Gerici, yobaz eğitime son.”</div> <h3><strong>Politik Darbeden İdeolojik Dönüşüme</strong></h3> <div>Genelde <strong>12 Eylül</strong> darbesi ile gelen <strong>1990,</strong> özelde <strong>28 Şubat</strong> darbesi ile gelen <strong>2000</strong> sonrası devir, iktidar ve muhalefet pozisyonlarının değişmesiyle birlikte bunları meşrûlaştıracak ideolojilerin de sofistike bir dönüşüm sürecinden geçmesine sahne oldu.</div> <div><strong>28 Şubat</strong> darbesinin <strong>“post-modern”</strong> tavsifi de geleneksel politik darbelerden farklı olarak politik darbenin ideolojik dönüşüm üzerindeki tesirine işaret eder.</div> <div>Elbette <strong>12 Eylül</strong> ve <strong>28 Şubat</strong> ekiplerinin tüm mühendislik iddialarına rağmen bu sürecin ne kadarının planlı, ne kadarının spontane olduğunu ayırt etmek güçtü. Planlı ile spontanenin etkileşimi, tarihin diyalektiğince belirlenecekti.</div> <div>Zâhiren planlı olan dönüşüm, <strong>28 Şubat</strong> ekibinin <strong>“siyasî İslâm”</strong> denen <strong>İslamizme</strong> karşı operasyonunun ürünüydü. Ancak <strong>Soğuk Savaş</strong> devrinin bitişi, sert ideolojiler devrinin de bitişi mânâsına geliyordu.</div> <div>Diyalektik olarak birbirine bağlı, etki-tepkiyle şekillenen sert ideolojilerden biri olarak <strong>İslamizm,</strong> bu süreçte biterken diğerleri, aynen kalamazdı. Buna göre <strong>28 Şubat</strong> ile gelen <strong>2000</strong> sonrası devirde yaşanan <strong>büyük dönüşümün dört vechesi</strong> vardı:</div> <strong>Devran dönecek, iktidar-muhalefet pozisyonları er-geç değişecek</strong> <strong>Bu politik pozisyon değişmesine bağlı olarak sağ (Kemalizm) ile sol (İslamizm) bütün ideolojiler birbirine bağlı olarak dönüşecek</strong> <strong>Bu, sert ideolojiden yumuşak ideolojiye, külte dönüşüm şeklinde cereyan edecek</strong> <strong>Bu politik ve ideolojik dönüşüme bağlı olarak politik ve ideolojik mücadele safları ve tarzları da değişecek</strong> <h3><strong>Ölümle Korkutup Sıtmaya Razı Etmek</strong></h3> <div><strong>Saray ihtilalleri</strong> olarak <strong>27 Mayıs</strong> ile <strong>12 Mart’a</strong> karşılık <strong>12 Eylül</strong> ile <strong>28 Şubat,</strong> sözde siyasî ihtilalleri önlemeye yönelik darbeler olarak birbirinin devamıydı.</div> <div>Bu irtibatı sağlayan bağ, sözde lehinde ve özde aleyhinde tavırların alındığı <strong>İslâm’dı. </strong></div> <div><strong>27 Mayıs 1960’tan 15 Temmuz 2016’ya</strong> süren süreklilik, <strong>Soğuk Savaş</strong> (1960–1980) devrinde inşa edilen <strong>Gülenizm’de</strong> görülebilirdi.</div> <div>Görünüşte <strong>28 Şubat,</strong> hakikî <strong>Kemalist</strong> geçinen <strong>Amerikan komünistlerinin şeyhi İlhan Selçuk’un</strong> tabiriyle “<strong>gardrop Atatürkçüsü</strong>” 12 Eylül generallerine duydukları tepkinin ürünüydü.</div> <div>Hâlbuki hakikatte ikisi, bir büyük plan içinde birbirinin devamı olan darbelerdi.</div> <div><strong>12 Eylül, Soğuk Savaş</strong> devrinin mantığınca “<strong>komünizme karşı İslâm</strong>”, buna karşılık <strong>28 Şubat</strong> darbesi, <strong>Sıcak Barış</strong> devrinin mantığınca “<strong>İslâm’a karşı deizm</strong>” stratejisine dayandı.</div> <div><strong>28 Şubat</strong> sonrasıyla birlikte bu <strong>süreklilik</strong> şöyle bir tabloyla gösterilebilirdi:</div> <div></div> <div>“<strong>İktidara gelince Müslümanlar sistemi dönüştüremeden sistem Müslümanları dönüştürür</strong>” diye düşünen <strong>Lewis</strong> ve <strong>28 Şubat</strong> ekibinin hesabı, <strong>bir taşla üç kuş</strong> vurmak, <strong>İslâm’a iktidar</strong> yolunu açmakla din, <strong>ideoloji, ümmeti</strong> (İslâm, İslamizm, Müslümanlar) dönüştürerek tasfiye etmekti.</div> <div><strong>İslâm’ın</strong> iktidarıyla <strong>İslâm</strong> ve <strong>Müslümanlar</strong> dönüşecek, <strong>İslamizm,</strong> iddiasını yitirecekti.</div> <div>Bir şiirinde <strong>Kemalettin Kamu,</strong> “<strong>Ne mucize, ne füsun/Ne örümcek, ne yosun/Kâbe Arab'ın olsun/Çankaya bize yeter</strong>” diyordu.</div> <div>Bu doğrultuda bazı <strong>28 Şubat</strong> generallerinin <strong>Kemalettin Kamu’nun</strong> dile getirdiği <strong>“peygambersiz din yerine peygamberleştirilmiş ideoloji”</strong> formülünce, <strong>“Müslümanları</strong> ölümle korkutup sıtmaya razı edecek, can korkusundan sonra iktidar yolunu açacak, celladına âşık edecek, <strong>Ümmet-i Muhammed’i Ümmet-i Kemal</strong> kılacak, <strong>Buhârî</strong> yerine <strong>Nutuk</strong> okutacağız” dedikleri rivayet edilmişti.</div> <div>Büyük olayların <strong>sembolik</strong> sebepleri vardır.</div> <div><strong>27 Mayıs 1960</strong> darbesini yapan cunta üyeleri, hatıralarında <strong>Birinci Menderes hükümetinin</strong> daha bir ayını doldurmadan <strong>ezanı Arapça aslına</strong> çevirmesiyle <strong>ihtilal tekerinin</strong> dönmeye başladığını açıklamışlardı.</div> <div><strong>Uğur Mumcu’nun</strong> cenaze töreninde atılan “<strong>Çankaya'nın şişmanı, laiklik düşmanı</strong>” sloganlarının gösterdiği gibi <strong>28 Şubat</strong> darbesi süreci, aslında daha önceden <strong>Turgut Özal’a</strong> karşı başlatılmıştı.</div> <div><strong>28 Haziran 1996 - 30 Haziran 1997</strong> tarihleri arasında görev yapan, <strong>Refah Partisi</strong> ve <strong>Doğru Yol Partisi</strong> koalisyonunun kurduğu <strong>REFAHYOL Hükümeti</strong> diye bilinen <strong>54.</strong> Türkiye hükümetine karşı yapılan <strong>28 Şubat</strong> darbesinin sembolik sebepleri, Başbakanlık iftar yemeği ile Kudüs Gecesi idi.</div> <div><strong>11 Ocak 1997'de</strong> devrin başbakanı <strong>Necmettin Erbakan'ın</strong> Başbakanlık Konutu'nda toplumun kanaat önderleri sayılan <strong>hocalara</strong> iftar yemeği vermesi, <strong>“laikliğin ihlali”</strong> olarak çarpıtılarak <strong>provokasyon</strong> malzemesi yapıldı.</div> <div><strong>Ankara Sincan’da 30 Ocak 1997’de</strong> Refah Partili Sincan Belediye Başkanı <strong>Bekir Yıldız'ın</strong> düzenlediği Kudüs Gecesi’nde <strong>İran'ın</strong> Ankara Büyükelçisi <strong>Muhammed Rıza Bagheri</strong> konuşma yaptı.</div> <div>Gecede sergilenen gösterilerle birlikte laik rejimin tehlikede olduğu tartışmaları alevlendi.</div> <div><strong>Kudüs Gecesi’nin</strong> ertesi günü 1 Şubat 1997'de <strong>Başbakan Erbakan,</strong> DYP'li bazı bakanların <strong>“imza atmayız”</strong> tepkisine ve itirazlara rağmen <strong>“üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakan”</strong> kararnameyi <strong>Bakanlar Kurulu’nda</strong> imzaya açtı.</div> <div><strong> 2 Şubat 1997</strong>'de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, <strong>3 Şubat 1997</strong>'de Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı harekete geçerek Kudüs Gecesi sorumluları için ayrı ayrı soruşturma başlattı.</div> <div><strong>Komutanlarla</strong> toplanan devrin <strong>Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, “Kudüs Gecesi”</strong> hakkında “<strong>Kamuoyunun rahat nefes alabilmesi için İçişleri Bakanı görevini yerine getirmeli ve gerekli işlemleri yapmalı</strong>” dedi.</div> <div>Ordu, <strong>4 Şubat 1997</strong> günü <strong>Ankara Sincan’da 20 tank</strong> ve <strong>15 zırhlı</strong> aracı yürüterek hükümete gözdağı verdi.</div> <div><strong>Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız</strong> da aynı gün gözaltına alındıktan sonra tutuklandı.</div> <div>Devrin <strong>Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel</strong>, Kudüs Gecesi’nden dört gün sonra İçişleri Bakanlığına bir yazı göndererek “<strong>Belediyelerdeki köktendinci kadrolaşmanın derhal incelenmesini</strong>” istedi.</div> <div>Bunun üzerine <strong>İçişleri Bakanı Meral Akşener,</strong> valiliklere gönderdiği yazıda <strong>“Cumhurbaşkanı'na bilgi verilmek üzere”</strong> konunun araştırılması talimatını verdi.</div> <div><strong>28 Şubat</strong>’ın şahinlerinden, devrin <strong>Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir</strong>, 21 Şubat 1997 günü, Washington’da Türk-ABD Konseyi kapanış balosunda hafızalarda kalan “Sincan’da demokrasiye balans ayarı yaptık” sözünü sarf etti.</div> <div>Aynı gün, <strong>21 Şubat 1997'de Başbakan Erbakan, Cumhurbaşkanı Demirel</strong> ile yaptığı görüşme sonrasında “<strong>Türkiye'nin rejim meselesi yok</strong>” açıklaması yaptı.</div> <div>Buna rağmen Demirel, Başbakan Erbakan’a gönderdiği 26 Şubat 1997 tarihli mektubunda rejim konusundaki endişelerini dile getirdi. (https://www.aa.com.tr/tr/28-subat/postmodern-darbenin-22-yili/1404091#).</div> <div>Bu gelişmelerin ışığında, <strong>Cumhurbaşkanı Demirel'in</strong> başkanlığında <strong>28 Şubat 1997'de</strong> <strong>8 saat 45 dakika</strong> süren tarihin en uzun <strong>Millî Güvenlik Kurulu</strong> toplantısı yapıldı.</div> <div><strong>MGK</strong> toplantısından çıkan, “<strong>post-modern darbe</strong>” olarak tarihe geçecek <strong>4</strong> maddelik bildiride, “<strong>Cumhuriyet ve rejim aleyhtarı yıkıcı ve bölücü grupların, laik ve anti-laik ayrımı ile demokratik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendiklerinin müşahede edildiği</strong>” ifade edilerek “<strong>Anayasa ve Cumhuriyet yasalarının uygulanmasından asla taviz verilmeyeceği</strong>” belirtildi.</div> <div>Toplantıdan sonra çıkan fotoğraflara yansıyan yüzündeki boncuk boncuk terler, <strong>merhum Erbakan’ın çilesini,</strong> generaller tarafından nasıl bir baskı ve tehdide uğradığını gösteren ibret belgesi olarak tarihe geçti.</div> <div>Bilahare <strong>1 Mart 1997</strong>'de askerlerin toplantıda hükümete dayattıkları, <strong>temel eğitimin 8 yıla çıkarılması</strong> ve <strong>irticaî</strong> faaliyetlere karıştıkları gerekçesiyle <strong>ordudan atılanların</strong> belediyelerde istihdam edilmemesi tavsiyesini içeren <strong>20 maddelik bildiri </strong>ortaya çıktı.</div> <div><strong>Başbakan Necmettin Erbakan, TBMM'deki</strong> diğer parti liderleriyle görüşerek, destek arayarak, bu bildiriyi imzalama baskısına direndiyse de umduğu desteği bulamadı, yalnız kaldı.</div> <div>İşçi ve işveren sendikaları da <strong>MGK</strong> kararlarını desteklediklerini açıkladılar.</div> <div><strong>Erbakan,</strong> yükselen tansiyonu düşürmek için bir süre sonra geri adım attı ve <strong>5 Mart 1997</strong>'de <strong>MGK</strong> kararındaki <strong>20</strong> maddeden <strong>4'ünü</strong> imzaladı.</div> <div>Bilahare <strong>Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş’ın</strong> "<strong>Ülkeyi iç savaşa sürüklediği"</strong> iddiasıyla <strong>Refah Partisi'nin</strong> kapatılması için dava açması (21 Mayıs 1997), <strong>Genelkurmay’ın</strong> irticaî faaliyetleri desteklediğini iddia ettiği firmalara ambargo koyması (7 Haziran 1997), <strong>Anayasa Mahkemesi, Yargıtay</strong> ve <strong>Danıştay</strong> başkan ve üyelerine irtica brifingi vermesi (10 Haziran 1997), yumuşatılmadığı takdirde <strong>28 Şubat 1997</strong> tarihli <strong>MGK</strong> kararlarını <strong>imzalamayacağını</strong> söyleyen (4 Mart 1997) <strong>Necmettin Erbakan’ın</strong> başbakanlıktan istifası (18 Haziran 1997), <strong>Başbakan Mesut Yılmaz</strong> devrinde imam-hatip liselerinin fiilen kapatılması için 4306 sayılı 8 yıllık kesintisiz öğretim yasasının çıkarılması (16 Ağustos 1997) ve kamu kurumları ve okullarındaki başörtüsü yasağı, <strong>28 Şubat</strong> darbesinin siyaset, idare, ekonomi ve eğitime yansıyan başlıca müdahaleleriydi.</div> <div><strong>28 Şubat</strong>, geleneksel ve modern askerî darbelerden farklı bir “<strong>post-modern darbe</strong>” olduğu için siyaset bilimine katkı niteliğinde siyasî dilimize önemli deyimler getirdi:</div> <strong>Post-modern darbe</strong> <strong>Siyasal İslâm</strong> <strong>Toplumsal mühendislik</strong> <strong>Balans ayarı</strong> <strong>Derin devlet</strong> <strong>Kontrgerilla</strong> <strong>Psikolojik savaş</strong> <div><strong>28 Şubat’a “post-modern = yumuşak darbe”</strong> denmesi iki sebeptendi:</div> <div><strong>1. Yönetime </strong>doğrudan el koyma yerine siyasete baskı ve yönlendirmeyle dolaylı olarak ülkeyi yönetme,</div> <div><strong>2. Sadece politik-bürokratik </strong>mühendislik değil, toplumsal mühendislik vizyonuyla din başta olmak üzere bütün alanlara uzanan kapsamlı bir müdahale ile toplumu kalıcı bir şekilde dönüştürme, sekülerleştirme.</div> <div><strong>Tarih,</strong> çok çeşitli şekillerde tekerrürden ibarettir.</div> <div><strong>28 Şubat’ın</strong> toplumsal mühendislik projesi de özünde <strong>Osmanlı</strong> emperyal din siyasetinin tersine çevrilmesiydi.</div> <div><strong>Osmanlı’nın</strong> esas aldığı emperyal (Roman-Bizantin) rejimin din-devlet münasebeti, din için hem lehine, hem aleyhine olabilecek iki ucu keskin kılıç gibiydi.</div> <div><strong>Din-devlet</strong> münasebeti açısından vurgu, <strong>federal</strong> bir rejim olarak <strong>Selçuklu’da</strong> din ve sünnete, <strong>emperyal</strong> bir rejim olarak <strong>Osmanlı’da</strong> devlet ve şeriata idi.</div> <div>Gaye, <strong>Selçuklu’da</strong> dinin devletle, <strong>Osmanlı’da</strong> devletin dinle hâkimiyetiydi.</div> <div>Bu yüzden <strong>Osmanlı</strong> rejimi, <strong>şeriat-tarikat</strong> münasebetince <strong>devlet eliyle</strong> yukarıdan aşağıya <strong>milleti</strong> dindarlaştırırken, <strong>Cumhuriyet</strong> idaresi, <strong>laiklik-medeniyet</strong> münasebetince <strong>devlet</strong> eliyle yukarıdan aşağıya <strong>milleti</strong> dinsizleştirmeye yönelecekti. Fransızca laikliğin “<strong>lâ-dinîlik=dinsizlik</strong>” olarak <strong>Türkçeye</strong> tercümesi manidardı.</div> <div><strong>28 Şubat</strong> darbesinin hedefi, <strong>Cumhuriyet</strong> rejiminin bu yukarıdan aşağıya milleti dinsizleştirme siyasetinin tadili ve tahkimi, din-devlet münasebetinin yeniden tesisiyle “<strong>dinin devlete tecavüzünün</strong>” önlenmesiydi.</div> <div><strong>Emperyal</strong> devletler çağından <strong>ulusal devletler</strong> çağına geçişte ortaya çıktığı gibi, <strong>emperyal din-devlet</strong> münasebetince <strong>devlete</strong> bağımlılık, <strong>din</strong> için tehlikeliydi. <strong>Müslümanlar,</strong> Hindistan’da devlete bağlı olmayan, <strong>“sünnet cemaati”</strong> denen sivil <strong>Müslümanlıkla</strong> hayatta kalabilmişlerdi. Hatta bu yüzden <strong>Hindistanlı Müslüman</strong> aydınlar, <strong>İngiliz</strong> yönetimindeki <strong>Hindistan'ın</strong> parçalanması sonucunda <strong>14 Ağustos 1947</strong> tarihinde <strong>Pakistan’ın</strong> kurulmasıyla <strong>İslâm’ın</strong> devletleşmesinin, <strong>İslâm</strong> ve <strong>Müslümanların aleyhine</strong> olduğuna inanmışlardı.</div> <div><strong>Osmanlı-Türkiye’deki Müslümanlar</strong> ise, emperyal dinin devlete bağımlılığından dolayı sivil <strong>Müslümanlığa</strong> (sünnet Müslümanlığı) yabancılaşmışlardı.</div> <div><strong>Dinin devlete</strong> bağımlılığı, totaliter ulusal devlete tepki olarak <strong>İslâm’ın</strong> sivil (sünnî) özünü yitirerek siyasîleşmesine yol açacaktı. <strong>Emperyal</strong> din siyasetinin ürünü dinin siyasîleşmesinin yol açtığı bu yozlaşmadan dolayı, <strong>28 Şubat</strong> kadrosunun hedeflediği gibi, <strong>dini gayr-i siyasîleştirmek,</strong> dinin otomatik olarak <strong>sivil özüne</strong> dönmesi mânâsına gelmiyordu.</div> <div><strong>Üç faktör, devletle birlikte dinin ve toplumun kaderini etkileyecekti:</strong></div> <div>1<strong>. Devletin yüceltilmesi: </strong>Sâsânî, Roma, Rus-İngiliz tehdidi ve ulusal devletlerden oluşan dört kaynağın tesiriyle Türkiye’de devlet, “mukaddes”ten “münezzeh” mertebesine çıkarılmıştı.</div> <div><strong>2. Emperyal dinin devlete bağımlılığı,</strong> İslâm’ın sahih sivil özünü yitirerek siyasîleşmesine yol açmıştı.</div> <div><strong>3. Ulusal devletlerin totaliter mantığı</strong>, emperyal devletler çağında olduğu gibi, devlet ile toplum veya politik toplum ile sivil toplumun net olarak birbirinden ayrılmasına imkân vermiyordu.<strong> </strong></div> <h3><strong>Siyasî İslâm’dan Şeriatsız İslâm’a</strong></h3> <div>Demek ki bu derin tarihî-içtimaî arkaplan bilinmeden <strong>28 Şubat</strong> projesi anlaşılamazdı.</div> <div>Laikliğin “<strong>lâ-dinîlik=dinsizlik</strong>” mânâsı, <strong>Batı’da</strong> devletin kiliseden, <strong>Türkiye’de</strong> devletin dinden arındırılmasını ifade ediyordu. Ancak sayılan <strong>üç faktör,</strong> devletle birlikte <strong>toplumun da dinden</strong> arındırılmasını ve bunun için <strong>toplumla dinin</strong> (cemaatle sünnetin) birlikte dönüştürülmesini gerektiriyordu.</div> <div>Bu da <strong>üç kademeden</strong> oluşan bir projeydi:</div> <strong>Şeriatın tahkiri ve tağyiriyle dini gayr-i siyasîleştirerek “dinin devlete tecavüzünü önlemek”</strong> <strong>Kentsel mühendislikle mahalle eksenli cemaatin, dinin yaşanacağı ortamın ortadan kaldırılması, sosyal yabancılaşmanın derinleştirilmesi</strong> <strong>Sünnetin tahkiri ve tağyiriyle dinin deistik hale getirilerek, cemaatle yaşanır olmaktan çıkarılarak vicdanlara haps edilmesi</strong> <div><strong>28 Şubat’ın bu temel üç kademeli sekülerleştirme projesi, beş merhaleye tafsil edilebilirdi:</strong></div> <strong>İrritasyon: </strong>Yoğun politik ve medyatik propagandayla, şok dalgasıyla Müslümanların “Biz şeriat devleti diye boş bir ütopyanın peşinde mi koşuyormuşuz” diye inançlarının, ideallerinin sarsılması <strong>Urbanizasyon: </strong>Toplumun yaşayış ve inanış tarzı oturma (mekân) tarzı tarafından belirlendiği için 28 Şubat’ın Batılı akıl hocaları, toplumsal mühendisliğin aslında kentsel mühendislik olduğuna dikkat çektiler. Geleneksel “(ehl-i) sünnet ve cemaat” deyimince, toplumun inanç bağı (sünnet), mahalle-câmi (cemaat) eksenli fıtrî şehir yapısına bağlıydı. O yüzden deizmin başı, kitlesel (apartman, site eksenli) kentselleşmeyle, insanların mahalle ve câmiyle birlikte cemaat ve sünnetten koparılmasıydı. <strong>Modernizasyon: </strong>Seküler sistemin Müslümanları bünyesine almasını önleyen zina ve faiz yasağının dinen aşılması <strong>Sekülerizasyon:</strong> Sünnetin itikadî ve amelî iki boyutuna göre sekülerleştirme projesi de iki boyutluydu: <div><strong>A. İtikadî:</strong> Sünnet Müslümanlığı yerine Kur'ân Müslümanlığının (Deizmin (peygambersiz din) özel adı olarak mealizmin (Peygamberin tek mucizesi, dinin tek kaynağı Kur'ân’dır iddiası) teşviki</div> <div><strong>B. Amelî:</strong> Sünnet Müslümanlığı yerine Kültür Müslümanlığının teşviki</div> <strong>Kemalizasyon: </strong>Kemalizm’e karşı Müslümanların gizli bir iktidarı meşrûlaştırma hissiyle, “Kemalizmsiz Kemal” imajıyla Atatürkçü kılınması. <div><strong>1990 İdeoloji-sonrası</strong> devirde <strong>28 Şubat</strong> darbesinin özü, ideolojinin (İslâmcılık) sarsılması üzerinden bizzat dinin (İslâm) sarsılması, ideolojiden (İslâmcılık) feragatin bizzat dinden (İslâm) feragate vardırılmasıydı.</div> <div><strong>Müslümanlık</strong> ile <strong>İslâmcılık, “namaz kılmak”</strong> ile <strong>“namaz kılmadığı halde İslâmî düzeni savunmak”</strong> olarak tanımlanarak kolaylıkla birbirinden ayrılabilirdi; ancak <strong>İslâm</strong> ile <strong>şeriatı</strong> (irtica), <strong>Müslüman</strong> ile <strong>şeriatçıyı</strong> (mürteci) birbirinden ayırmak imkânsızdı.</div> <div><strong>Fanatik laisistlerin</strong> bu konuda en çok zorlandıkları <strong>başörtülü</strong> ana ile kızı misalinde <strong>Müslüman</strong> ile <strong>şeriatçı</strong> nasıl ayrılacaktı?</div> <div>Zira ikisi de “<strong>Biz, Allah’ın emrince başımızı örtüyoruz</strong>” deseler de <strong>fanatik</strong> muhataplarını ikna edemiyorlardı.</div> <div>Biraz empatik olanlar, “<strong>Ana, âdet gereğince, kızı, dinî şuurla”</strong>, cadı avcısı laisistler ise, <strong>“Hayır, ana, âdet gereğince, kızı, laik devlete meydan okumak için başını örtüyor</strong>” diyorlardı.</div> <div>Bu yüzden <strong>28 Şubat</strong> ekibi, “<strong>el kesme, çember sakallı</strong>” gibi imaj manipülasyonu, algı operasyonu ile <strong>şeriat</strong> ve <strong>şeriatçıyı İslâm</strong> ve <strong>Müslümandan</strong> ayırmaya çalışacaktı.</div> <div><strong>28 Şubat</strong> darbesinin tipik gerekçesi, “<strong>irtica buzdağının ucu</strong>”, <strong>“mürteci”</strong> bürokratların dinen <strong>haram</strong> olduğu inancıyla <strong>namahrem</strong> kadınlarla <strong>tokalaşmaktan</strong> kaçınmalarıydı. <strong>16 Mart 1998</strong> tarihli bir <strong>gazete</strong> haberini okuyalım:</div> <div><strong>“</strong><strong>Tarikatçı vali ve kaymakamlara yönelik</strong> son yılların en kapsamlı operasyonu, <strong>Genelkurmay</strong> Başkanlığı'nın hazırladığı ve <strong>30 valinin</strong> tek tek adının sıralandığı ayrıntılı listeyi <strong>Köşk'e</strong> ulaştırmasıyla başladı. </div> <div>Valilerin yanı sıra <strong>400'e</strong> yakın <strong>kaymakamın</strong> adının, tarikatlarla ilişkisi ve geçmişteki faaliyetlerini kapsayan ayrıntılı rapor üzerine <strong>Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel,</strong> Devlet Denetleme Kurulu'na (DDK) talimat vererek, olayın acilen araştırılmasını istedi. </div> <div>Demirel, ‘<strong>Tesettürlü, kadın eli sıkmayan, imam-hatip kökenli, dinî vakıflarla ilişkili</strong>’ türünden <strong>‘kişisel özelliklere’</strong> de yer verilerek sıralanan mülki idare amirleri listesini, <strong>Başbakan Mesut Yılmaz'a</strong> da iletti.</div> <div>Operasyonun <strong>Köşk</strong> perdesi, <strong>DDK Başkanı Fahri Öztürk'ün Batı Çalışma Grubu'nun</strong> illerde yaptığı ayrıntılı araştırmanın sonuçlarını içeren raporunda işaret edilen valileri büyüteç altına almasıyla açıldı" (https://www.hurriyet.com.tr/gundem/5-tarikatci-vali-39010080).</div> <div><strong>İnsan toplumu, erkek-kadın</strong> münasebetinde temellendiği için modernleşmenin özünde <strong>erkek-kadın</strong> münasebetlerinin değişmesi yatıyordu.</div> <div><strong>12 Eylül</strong> sonrasında <strong>Müslümanların “açılımı”</strong> sürecinde, <strong>Nilüfer Göle’nin “Modern Mahrem”</strong> dediği <strong>Müslüman</strong> kadınlar, <strong>mahremiyetten</strong> (privacy) <strong>kamusallığa</strong> (publicity) geçmeye başlasalar da <strong>zina</strong> (ya yaklaşma) <strong>yasağı,</strong> mahremiyetin tam kaybını önlüyordu. <strong>İslâm</strong> dini, <strong>“Zinaya yaklaşmayın” âyetine</strong> dayanan naslara istinaden namahremle tokalaşmayı yasaklamıştı.</div> <div><strong>28 Şubat’ın</strong> akıl hocalarına göre dinin <strong>zina</strong> yasağı, <strong>Müslümanların</strong> toplumla, <strong>faiz</strong> yasağı, <strong>sistemle</strong> bütünleşmelerini önlüyor, <strong>Müslümanları</strong> ve bağlı oldukları <strong>şeriatı,</strong> topluma ve sisteme <strong>potansiyel tehdit</strong> kılıyor, bu yüzden (Yaşar Nuri Öztürk’ten daha muteber) bir <strong>ilahiyatçının</strong> bu şer‘î yasakları kaldırması gerekiyordu.</div> <div>Sahte müctehidin <strong>zaruret</strong> gerekçesiyle <strong>zinaya yaklaşmaya</strong> (namahremle tokalaşmaya) ve <strong>faizle krediye</strong> cevaz vermesiyle <strong>şeriatın</strong> tıkadığı <strong>Müslümanların</strong> toplumla ve sistemle bütünleşmesi sürecinin önü açıldı. <strong>Hilafetin</strong> ilgasından sonra dinde hakikî otorite kalmadığı içn hakikî müctehidlerin <strong>mukallidi,</strong> talebesi bile olamayacak <strong>sahte müctehidlerin ibahî</strong> (libertine) <strong>fetvaları,</strong> ciddî bir tenkit ve itirazla karşılaşmadan kabul buldu.</div> <div>Hâlbuki <strong>Mecelle’deki</strong> “<strong>Zaruretler, mahzurları mübah kılar</strong>” kaidesindeki <strong>haramları mübah</strong> kılacak zaruretten kasıt, <strong>örfî</strong> (içtimaî) değil, <strong>şer‘î</strong> zarurettir.</div> <div>Yani <strong>hayat hakkı</strong> başta olmak üzere telafisi mümkün olmayan zarûriyyât denen <strong>beş temel haktan birinin</strong> tamamen kaybı riskiyle <strong>beka kaygısını</strong> doğuran haldir; <strong>sahte müctehidin</strong> iddia ettiği gibi, <strong>hacet</strong> veya <strong>menfaat</strong> değil.</div> <div>İkincisi, gene <strong>Mecelle’deki</strong> “<strong>Zaruretler, kendi mikdarlarınca takdîr olunur</strong>” kaidesi de, “<strong>Battı balık yan gider</strong>” mantığıyla zaruret haddini aşmayı önler.</div> <div><strong>Keyfî zaruret</strong> mantığıyla örgüt lideri de “<strong>Zaruret halinde </strong>(devlete sızmak için) <strong>başınızı açabilir, soruları çalabilir, içki içebilir, zina yapabilirsiniz</strong>” diyecekti. Ancak bunlar, daha ziyade <strong>örgüt-içi talimat</strong> olarak kalırken <strong>Abant Konsili</strong> müftüsü, <strong>ibahî fetvalarıyla İslâm’a</strong> ve <strong>Müslümanlara</strong> <strong>F. Gülen</strong>’den daha çok zarar vermişti.</div> <div><strong>Türkiye’de</strong> ve dünyada <strong>İslâm’a</strong> en büyük ihanetleri yapanlara <strong>şeyhülislâm</strong> muamelesinin yapılması, lakabının verilmesi, <strong>hilafet</strong> sonrası otorite boşluğunun, <strong>fitnenin</strong> sonucuydu.</div> <div>Bunlardan sadece <strong>Gülen’in ihaneti</strong> hayattayken ifşa edilmişken diğerleri <strong>sinsi misyonlarını</strong> sürdürüyorlardı.</div> <h3><strong>İdeolojiden Külte Kemalizm</strong></h3> <div><strong>28 Şubat </strong>darbesiyle gelen <strong>2000</strong> sonrası devirde iktidar ve muhalefet pozisyonlarıyla birlikte rakip ideolojiler, İslamizm ile birlikte <strong>Kemalizm</strong> de dönüşecekti.</div> <div>Bu süreçte <strong>İslamizm’in</strong> dönüşmesi planlı, <strong>Kemalizm’in</strong> dönüşmesi ise buna bağlı olarak <strong>spontane</strong> sayılabilirdi.</div> <div>Bu dönüşümde, birbirine bağlı iki faktör, <strong>Soğuk Savaş-İdeoloji</strong> devrinin bitişi ile <strong>Gülenizm’in</strong> yükselişi rol oynadı. <strong>“Tarihin Sonu”</strong> devri, <strong>İslamizm</strong> gibi, <strong>12 Eylül</strong> ile ordu ideolojisi olarak tahkim edilen <strong>Kemalizm’e</strong> de hayat şansı tanımıyordu.</div> <div><strong>Kemalizm,</strong> temelde <strong>harbiye-mülkiye, askerî-sivil</strong> bürokrasinin, <strong>CHP’nin</strong> ideolojisiydi; gücünü <strong>ideolojiden</strong> değil, <strong>iktidardan,</strong> politik pozisyondan alıyordu.</div> <div>Dolayısıyla iki dinamik, <strong>politik</strong> gücüyle birlikte onu bitirecekti: <strong>Birincisi, CHP’nin</strong> uzun süreli iktidar mahrumiyeti, <strong>ikincisi,</strong> sosyal değişmenin artmasıyla yeni sosyal güçlerin zuhuru.</div> <div><strong>Kemalizm’in</strong> politik çöküşünü <strong>ideolojik güçlenmeyle</strong> telafi etmek için vakit çok geçti.</div> <div><strong>“Atatürk’le güreşen genç”</strong> diye bilinen, <strong>Kemalizm’in</strong> en ateşli ve donanımlı ideoloğu <strong>M. Saffet Engin</strong> (1900-1987), <strong>Mustafa Kemal’in</strong> vefatından kendi vefatına kadar geçen (1938-1987) yarım asırlık sürede <strong>unutulmuş,</strong> vefatı bile fark edilmemişti.</div> <div><strong>Suna Kili</strong> (1929–2015) gibi <strong>sathî</strong> yorumcularından sonra <strong>Kemalizm’in</strong> ciddî bir teorisyeni, dahası <strong>Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Hablemitoğlu</strong> gibi aydınların tasfiyesiyle samimî taraftarı da kalmamıştı. Ancak <strong>ideolojiler</strong> yok olmaz, kabuk değiştirirlerdi.</div> <div>Ünlü antropolog <strong>Clifford Geertz’in</strong> (1973: 224) tesbitiyle ideoloji, “<strong>fikirler ve semboller manzumesi</strong>”dir; <strong>adalet</strong> fikri, <strong>terazi</strong> sembolü gibi.</div> <div>Mitolojilerde görüldüğü gibi <strong>semboller,</strong> ontolojik olarak makûlât ile mahsûsât âlemlerini, epistemolojik olarak reel ile ideali birbirine bağlama, dolayısıyla ideolojinin tabiatında yatan çelişkileri giderme gibi birçok işlev görürler.</div> <div>Ancak <strong>“fikirler ve semboller manzumesi”</strong>nden geriye sadece <strong>semboller</strong> kalırsa, o ideoloji <strong>külte</strong> dönüşmüş olur. <strong>Kemalizm’in</strong> yaşadığı bu <strong>ideolojik dönüşümün, kültün iki boyutu</strong> vardı:</div> <strong>İdolizm</strong> (putperestlik, lider kültü): “Kemalizmsiz Kemal” imajıyla, Nutuk’u okuyup anlama, Kemalizm’i temellendirme çabası yerine Anıtkabir’de tapınma, iman tazeleme ayinleri. <strong>Fetişizm:</strong> Kemalizm’i rakı, süveter, büst, heykel, anıtkabir gibi sembollere indirgeme. <div><strong>Yılmaz Özdil </strong>gibi Kemalistlerin <strong>Kemalizm’i rakıya</strong> indirgemesi, <strong>Nihat Genç</strong> gibi Kemalistlerin bile tepkisine sebep oldu.</div> <div>Nitekim <strong>“İrtica, PKK'dan daha tehlikeli”</strong> sözüyle hatırlanan <strong>28 Şubat’ın</strong> şahinlerinden, devrin <strong>Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya</strong> da <strong>Erbakan’a</strong> tehdit olarak verdiği <strong>rakı</strong> siparişiyle <strong>Kemalist kıyamın</strong> bayrağını açmıştı!</div> <div>Devrin <strong>REFAHYOL</strong> hükümetinin başbakanı <strong>Necmettin Erbakan'ın</strong> <strong>3 Ağustos 1996</strong>'daki <strong>Yüksek Askerî Şura</strong> (YAŞ) toplantıları sırasında <strong>Başbakanlık Konutu'nda</strong> verdiği akşam yemeğinde<strong> içki</strong> verilmemesine tepki gösteren <strong>Erkaya,</strong> garsonu yanına çağırarak, “<strong>Oğlum, git bana rakı getir</strong>” dedi (https://www.milliyet.com.tr/the-others/guven-erkaya-oldu-5314252). Bu kafaya göre <strong>irticanın panzehiri,</strong> rakıydı!</div> <div><strong>Kemalizm,</strong> bu yapısal dönüşümle birlikte işlevsel dönüşüme de uğradı.</div> <div>Bu sürecin püf noktası, <strong>Kemalizm’in “dikey”</strong> bir ideoloji olmaktan çıkarak hem <strong>muhalefet,</strong> hem <strong>iktidarı meşrûlaştırmaya</strong> yarayan <strong>“yatay” bir külte</strong> dönüşmesidir.</div> <div>Eski ve kılık değiştirmiş ideolojiler olarak <strong>Kemalizm</strong> ile <strong>Gezizm,</strong> karşı pozisyonlardaki eski <strong>İslâmcılar</strong> için <strong>iktidar</strong> ve <strong>muhalefet ideolojileri</strong> olarak işledi.</div> <div><strong>Kemalizm,</strong> dış destekli, medya inisiyatifli kalkışmalar ve linç kampanyalarıyla eski sosyalist, <strong>İslamist</strong> vs. bilumum iktidar muhaliflerinin buluşacağı bir <strong>muhalefet ideolojisi</strong> olarak <strong>Gezizm’e</strong> dönüştü.</div> <div>Önceden <strong>M. Kemal</strong> ve <strong>Kembalizm’e karşı</strong> olan <strong>eski sosyalistler</strong> ve <strong>İslamistler,</strong> iktidara karşı hızla <strong>Kemalistleşerek Gezizm’de</strong> buluştular. Diğer taraftan <strong>yeni muktedirler</strong> için <strong>Kemalizm, politik din</strong> olarak <strong>fetişizme, İslamizm,</strong> sivil din olarak <strong>mealizme</strong> (deizm) dönüştü.</div> <div>Tabiatıyla bu politik ve ideolojik dönüşüme bağlı olarak politik ve ideolojik mücadele safları ve tarzları da değişti.</div> <div><strong>Türkiye’de Almanca Kulturkampf</strong> denen, <strong>Cemil Meriç’in</strong> tabiriyle <strong>Hira evlatları ile Olimpos çocukları</strong> (Alparslan’ın torunları ile Diyojen’in torunları) arasında yürütülen ezelî din (kültür) mücadelesi, ulus devletleri çağında ideoloji mücadelesine dönüşmüştü.</div> <div><strong>1960–1990</strong> arasındaki <strong>Soğuk Savaş</strong> devriyle <strong>İslamizm</strong> ve <strong>Kemalizm</strong> gibi rakip ideolojilerin bitişiyle birlikte <strong>ideolojik mücadele</strong> de bitti.</div> <div>Bu bitiş, doğrudan <strong>dinî mücadeleye</strong> dönüşü değil, <strong>dinî mücadelenin sembolik dönüşümünü,</strong> yani dinî mücadele ile <strong>ideolojik</strong> mücadele arasında kalan <strong>sembolik mücadeleyi, inançlar</strong> ve <strong>öğretiler</strong> yerine <strong>semboller</strong> ve <strong>fetişler</strong> savaşını getirecekti.</div> <div>Bu süreçte <strong>Kemalist</strong> geçinenlerin sürekli <strong>“Yallah Arabistan’a”</strong> (Hira Dağına) diye <strong>Müslümanlara</strong> saldırmaları, ideolojik savaşın aslına, <strong>mitolojik bir inanç savaşına, Hira-Olimpos</strong> imajlarının hakikate dönüştüğünü gösteriyordu.</div> <div><strong>İdeolojik</strong> mücadelenin bu dönüşümü, ideolojinin iki boyutlu yapısı, <strong>“fikirler ve semboller manzumesi”</strong> olarak tarifi açısından anlaşılabilirdi.</div> <div>Çağımızdaki <strong>dört faktör, 28 Şubat</strong> ve sonrasındaki <strong>ideolojik-sembolik mücadelenin şiddetini</strong> arttırdı:</div> <strong>Soğuk Savaş-sonrası devir: İdeolojilerin bitişi</strong> <strong>Hakikat-sonrası (post-truth) devir: İdeolojilerle birlikte hakikat idealinin, ahlakî kaygıların da bitişi</strong> <strong>İslamizm-sonrası iktidar: Ezelî Olimpos intikam hissiyle beslenen siyasî muhalefetin şiddetlenmesi</strong> <strong>Dijital medya çağı:</strong> <div>İnsanlık tarihinde <strong>birincil iletişimden</strong> sonra <strong>ikincil kitle iletişimiyle</strong> büyük bir devrim, ardından <strong>“üçüncül iletişim”</strong> diyebileceğimiz <strong>dijital medya</strong> ile daha büyük bir <strong>devrim</strong> yaşandı.</div> <div>Devrimin büyüklüğü, <strong>dijital çağla</strong> gelen <strong>formel ve sosyal medya</strong> ayırımından kaynaklandı.</div> <div><strong>Dijital dergi ve gazete</strong> kurmanın malî kolaylığı, yasalara göre yer sağlayıcının içerikten sorumluluktan muaf tutulması, anonim kullanıcıların medyatik terörüne davetiye çıkarmak demekti.</div> <div>Bu <strong>kaotik ve manipülatif</strong> yapısıyla <strong>dijital medya, sözde Arap baharı</strong> ve <strong>Türkiye’de Gezi kalkışmasında</strong> görüldüğü gibi, <strong>küresel üst akıl</strong> tarafından <strong>Doğulu</strong> ülkeleri istikrarsızlaştırmak için <strong>fitne</strong> ve <strong>fesad</strong> aracı olarak kullanılacaktı.</div> <div><strong>Dijital medya terörü,</strong> iki unsurdan oluştu.</div> <div><strong>1. Dezenformasyon</strong> (yalan haber),</div> <div><strong>2. Kara propaganda</strong>.</div> <div><strong>Dijital kara propaganda, 1933-1945</strong> yılları arasında <strong>Nazi Almanya’sının Propaganda</strong> Bakanlığını yapan <strong>Joseph Goebbels’in “büyük yalan”</strong> doktrinine dayandı.</div> <div>Eskiden <strong>Müslümanlara</strong> karşı <strong>irtica kampanyalarını</strong> yürüten <strong>merkez medya,</strong> TCK’nın <strong>163.</strong> maddesinin ilgasıyla birlikte <strong>2000’den</strong> sonra <strong>tarafsızlaşmaya</strong> başladı. Ancak <strong>internet</strong> teknolojisiyle birlikte <strong>dijital medyanın</strong> gelişmesiyle <strong>Müslümanlara</strong> karşı <strong>geleneksel irtica kampanyalarından daha şiddetli, kirli linç kampanyaları</strong> yürütecek <strong>Gezi</strong> (Goebbels) <strong>medyası, Gezizm</strong> ile birlikte büyüdü.</div> <div>Sayılan <strong>dört faktörün</strong> birleşmesiyle <strong>28 Şubat</strong> sonrasında <strong>Batı-destekli Gezi</strong> (Goebbels) <strong>medyası,</strong> tamamen <strong>“büyük yalan”</strong> felsefesiyle <strong>İslâm’a</strong> ve <strong>Müslümanlara</strong> karşı <strong>terör aracı</strong> olarak işledi.</div> <div><strong>İslamizm</strong> ile <strong>Kemalizm,</strong> ideolojik, fikrî olarak eriyince geriye kalan <strong>semboller</strong> (Peygamber, Atatürk, Kâbe, Anıtkabir), <strong>hakikat-sonrası çağın dezenformasyon medyasının imaj manipülasyonu,</strong> algı operasyonu malzemesi oldular.</div> <div><strong>Kemalist</strong> ideolojiyi <strong>lider kültüne</strong> dönüştürenler için <strong>Atatürkçülük</strong> ölürken <strong>Atatürk</strong> ölümsüzleşmişti!</div> <div><strong>Nutuk’tan</strong> bir cümle okumaktan, anlamaktan <strong>âciz sözde Kemalistlerin Müslümanlara</strong> sürekli <strong>Atatürk</strong> fotoğrafını göstermesi, adeta <strong>“vampire soğan göstermek”</strong> kabilinden yürütülen <strong>kirli bir</strong> sembolik savaştı.</div> <div>Bazı firmalar tarafından yeniden üretilen <strong>Atatürk'ün</strong> baklava desenli süveterinin, <strong>“Kemalist ümmetin üniforması”</strong> gibi sunulması, <strong>fetişizmin cinnet noktasına</strong> vardığını gösteriyordu.</div> <div><strong>Hasan Âlî Yücel</strong> (1897–1961) gibi, hem <strong>Doğu’ya,</strong> hem <strong>Batı’ya</strong> bakan hakikî <strong>Türk aydınlanmasını</strong> temsil eden <strong>idealist Kemalistler,</strong> büyük ümit bağladıkları <strong>Kemalizm’in rakı</strong> ve <strong>süvetere</strong> indirgediğini görselerdi kahr olurlardı.</div> <div>Arapça <strong>fikir</strong> ile <strong>küfür</strong> kelimeler aynı üç harften (f-k-r) oluşur; <strong>fikir</strong> giderse <strong>küfür</strong> kalır. <strong>Hasan Âlî Yücel</strong> gibi idealist <strong>Kemalistlerden</strong> geriye, onun hazırlattığı <strong>Tanzimat,</strong> <strong>T</strong>ürk <strong>Hukuk Lûgati</strong> gibi abidevî eserlerden bir cümle bile okuyup anlamaktan âciz, <strong>sekülerizm-Kemalizm’i</strong> sadece <strong>şeriata</strong> ve <strong>Müslümanlara küfr</strong> etmekten ibaret sanan, <strong>fikir</strong> yerine <strong>küfür</strong> üreten <strong>küfürbazlar,</strong> linç güruhu kalmıştı.</div> <h3><strong>Kemalizm’den Gülenizm’e</strong></h3> <div>Sivil alanda <strong>28 Şubat’ın</strong> açık aktörü, <strong>Süleyman Demirel,</strong> gizli aktörü, <strong>Fetullah Gülen’di.</strong></div> <div><strong>28 Şubat</strong> sürecinde <strong>Necmettin Erbakan</strong> ile birlikte <strong>samimî Müslüman</strong> kanaat önderleri zulme uğrarlarken <strong>Gülen,</strong> kapalı kapılar arkasında <strong>sinsi görüşmeler,</strong> hesaplar yapıyordu. <strong>Küresel</strong> plan doğrultusunda <strong>Gülenizm, 1990’dan</strong> sonra <strong>tasfiye</strong> edilecek <strong>İslamizm</strong> ile <strong>Kemalizm’i,</strong> politik ile sivil dini birleştiren bir <strong>ideoloji</strong> olarak devlete ve topluma hâkim kılınacaktı.</div> <div><strong>FETÖ’nün</strong> önde gelen yazarlarının sürekli <strong>İslamizm</strong> ile <strong>Kemalizm’i</strong> eleştirmeleri tesadüf olamazdı.</div> <div>Aslında bu projenin <strong>yasal karşılığını</strong> açıkça görmek mümkündü.</div> <div>Bilindiği gibi, <strong>Türk Ceza Kanunu’nun 163.</strong> maddesi, yıllarca Demokles’in kılıcı gibi <strong>Müslümanların</strong> tepesinde sallandırıldı. <strong>8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, 1991</strong> yılında <strong>“Terörle Mücadele Yasası”</strong> çıkarma gerekçesiyle faşist ve komünistlerin cezalandırıldığı <strong>141-142.</strong> maddelerle birlikte Müslümanların cezalandırıldığı <strong>163.</strong> maddeyi de kaldırdı. </div> <div><strong>163. madde,</strong> "Dini veya dinî hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapan veya telkinde bulunan”lara <strong>5-10</strong>, “Laikliğe aykırı olarak, devletin sosyal veya ekonomik veya siyasî veya hukukî temel düzenini, kısmen de olsa dinî esas ve inançlara uydurmak amacıyla cemiyet tesis, teşkil, tanzim veya sevk ve idare eden"lere <strong>8-15 yıl hapis cezası </strong>öngörüyordu.</div> <div><strong>141, 142 ve 163.</strong> maddeler, aslında <strong>eylemi</strong> değil, <strong>düşünceyi cezalandıran</strong> maddelerdi.</div> <div><strong>Bu üç maddenin</strong> eyleme yönelik boşlukları <strong>3713</strong> sayılı <strong>Terörle Mücadele Yasası</strong> ile dolduruldu. <strong>Düşünce</strong> bakımından ise <strong>“bir joker gibi”</strong> bunların, bilhassa <strong>163.</strong> maddenin boşluğunu dolduracak <strong>5816</strong> sayılı <strong>Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun</strong>, yürürlükte bırakıldı. <strong>5816</strong> sayılı kanun, <strong>“rollerini oynadıktan”</strong> sonra bir anda sırra kadem basan esrarengiz <strong>Ticaniler</strong> adlı uydurma tarikatın provokasyonu, <strong>Atatürk heykel</strong> ve <strong>büstlerine</strong> saldırması üzerine <strong>1951</strong> yılında <strong>Menderes Hükümeti'nce</strong> çıkarılmıştı.</div> <div>Yabancı akademisyenler, “<strong>Dünyada hiçbir demokratik ülkede yasayla korunan bir lider yok, yasayla koruma, bir lidere hakaret olarak yeter</strong>” deseler de <strong>5816</strong> sayılı kanun, ısrarla yürürlükte tutuldu.</div> <div><strong>Gülenizm,</strong> tam <strong>1990’dan</strong> sonra tasfiye edilecek <strong>İslamizm</strong> ile <strong>Kemalizm’in</strong> yerini alma hedefine ulaşmak üzereydi ki <strong>kültürel</strong> alanın ötesinde <strong>FETÖ</strong> olarak bizzat <strong>politik</strong> alana, <strong>devlete</strong> hâkim olmaya kalkınca <strong>beka</strong> refleksiyle, can havliyle harekete geçen <strong>Türk devleti</strong> tarafından son anda ipi çekildi.</div> <div><strong>Türk devletinin</strong> kırmızı çizgisi <strong>din</strong> değil, <strong>devletti;</strong> dine değil, devlete dokunduğu için <strong>FETÖ’nün</strong> ipi çekildi. Böylece <strong>devlet</strong> kurtulurken olan <strong>dine</strong> oldu. Farklı kesimler tarafından <strong>FETÖ’nün yükselişi</strong> kadar <strong>çöküşü</strong> de <strong>“sünnet”</strong> denen <strong>hak din İslâm’ın</strong> aleyhine kullanıldı.</div> <h3><strong>28 Şubat Muhasebesi: Maddî Zulüm</strong></h3> <div><strong>28 Şubat</strong>, sadece <strong>Müslümanların</strong> değil, insaflı insanların dilinde zulümle özdeş hale geldi; “<strong>28 Şubat zulmü, 28 Şubat mağdurları</strong>” deyimleri klişe haline geldi.</div> <div><strong>28 Şubat muhasebesi,</strong> zulmün <strong>zalim</strong> ve <strong>mazlum</strong> olarak iki tarafına göre yapılacaktı.</div> <div><strong>Zalimler</strong> açısından bakıldığında <strong>28 Şubat,</strong> yanlarına kar kalmadı, <strong>failler</strong> hayattayken hesap soruldu. “<strong>el-Hâinü hâifün</strong>” (Hain, korkaktır) atasözü, zulmün korkuya gebe olduğunu ifade eder. <strong>Merhum Erbakan’a</strong> karşı arslan olan, hayasızca davranan devrin kudretli generalleri, mahkemelerde hâkimler karşısında süt dökmüş kediye dönmüşlerdi.</div> <div><strong>28 Şubat</strong> davasında sanık devrin <strong>Hava Kuvvetleri Komutanı</strong> emekli <strong>Orgeneral Ahmet Çörekçi,</strong> hâkimin “<strong>MGK normalse niçin Erbakan’ın ‘boncuk boncuk terlediği’ fotoğraflarının yayınlandığı</strong>” sorusuna, “<strong>Boncuk boncuk terleme fotoğrafları, başkaları tarafından yapılmış olabilir. Orada Sayın Başbakan boncuk boncuk terletilmedi. Hastalık olup olmadığını da bilmiyorum</strong>” diye pişkince cevap vermişti (https://www.milliyet.com.tr/gundem/boncuk-boncuk-terleme-sorusu-1797829).</div> <div><strong>Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nde</strong> görülen <strong>28 Şubat</strong> davası, <strong>13 Nisan 2018'de</strong> karara bağlandı.</div> <div>Devrin <strong>Genelkurmay 2. Başkanı </strong>emekli<strong> orgeneral Çevik Bir</strong>'in de aralarında olduğu <strong>18 sanığa</strong> “<strong>Türkiye Cumhuriyeti icra vekilleri heyetini cebren ıskat veya vazife görmekten men</strong>‘” suçundan <strong>müebbet</strong> hapis cezası verildi.</div> <div><strong>Yargıtay 3. Ceza Dairesi</strong>, temyiz incelemesini <strong>9 Temmuz 2021</strong>'de tamamlayarak <strong>Çevik Bir’in</strong> de aralarında bulunduğu <strong>14 general</strong> hakkında verilen <strong>müebbet</strong> hapis cezası kararını onadı. <strong>Çevik Bir,</strong> demans hastalığı gerekçesiyle <strong>21 Ağustos 2021'den</strong> itibaren <strong>11</strong> aydır tutuklu bulunduğu İzmir Buca 1 No'lu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumundan <strong>tahliye</strong> edildi.</div> <div>Bir, mahkemede yaptığı savunmasında da büyük bir pişkinlikle <strong>hedef şaşırtmayı</strong> seçti:</div> <div>“<strong>28 Şubat dönemi ile suçlanmakta olan bizlerin, yani TSK’nın, 21 yıl önce irtica tehdidi konusunda, devletin yönetiminin aldığı MGK kararlarına dayalı yaklaşımının ne kadar haklı ve doğru olduğu apaçık ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşımın doğruluğu, son olarak yaşanan 15 Temmuz olaylarında da belgelenmiştir…</strong>”</div> <div>Bir, bu yalanla “<strong>Biz, 15 Temmuz kalkışmasından yıllar önce FETÖ tehlikesini görerek önünü kesmeye kalktık</strong>” diyordu.</div> <div>Hâlbuki <strong>28 Şubat,</strong> değil <strong>FETÖ’ye</strong> karşı, <strong>Fetullah Gülen’le birlikte</strong> yapılmıştı.</div> <div><strong>Genelkurmay Başkanı Karadayı, 28 Şubat’tan</strong> 2 yıl önce <strong>FETÖ’cüleri</strong> makamında ağırlamış, elleriyle <strong>ödül</strong> vermişti.</div> <div><strong>Erbakan, Gülen’in</strong> can düşmanıydı.</div> <div><strong>Gülen, 28 Şubat’ta</strong> askerle birlikte hareket etmiş, <strong>merhum Erbakan</strong> ve hükümetine “<strong>Beceremediniz, artık bırakın</strong>” çağrısını yapmış, başta <strong>Karadayı</strong> ve <strong>Bir</strong> olmak üzere darbe mimarlarına <strong>“hoşgörü”</strong> ödülleri dağıtmıştı (https://www.yenisafak.com/yazarlar/aydin-unal/yuzsuzlugun-bu-kadari-2044855).</div> <div>Ancak <strong>28 Şubat’ın</strong> resmî failleri askerlerden hesap sorulurken <strong>medya ayağından</strong> sorulmadı.</div> <div><strong>Başörtülü</strong> hanımları ihbarı <strong>vatandaşlık görevi</strong> sayan <strong>gazeteci</strong> kılıklı etki ajanlarının <strong>halen medyadaki misyonlarını</strong> sürdürmesi, <strong>28 Şubat’ın</strong> sürekliliğinin göstergesiydi.</div> <div><strong>28 Şubat</strong> muhasebesinin <strong>mazlumlar</strong> tarafına gelince <strong>mağduriyet, maddî ve manevî</strong> olarak ikiye ayrılabilirdi.</div> <div><strong>28 Şubat</strong> devrinde <strong>hapiste</strong> gördükleri işkencelerle aklî ve bedenî sıhhatlerini yitiren <strong>Hasan Mezarcı</strong> ile <strong>Salih Mirzabeyoğlu, 28 Şubat</strong> mağduriyetinin <strong>sembolleri</strong> oldular. Ancak, bunlarınki, <strong>Allah bilir,</strong> ecrini ahirette alacakları maddî mağduriyetti. Asıl imtihan, <strong>28 Şubat</strong> ile imanların, kimliklerin sarsıldığı manevî mağduriyetti.</div> <h3><strong>İslâmcılıktan Feragatten İslâm’dan Feragate</strong></h3> <div><strong>28 Şubat’ın</strong> akıl hocaları, “<strong>Ölümle korkutup sıtmaya razı etme</strong>” tabiriyle özetlenen bir büyük psikolojik harekât ile <strong>Müslümanları</strong> dönüşmeye, sekülerleşmeye zorlamıştı.</div> <div>Bu psikolojik harekât, “<strong>Dininizi hayata geçirme iddianızdan, Müslüman kimliğinizden vazgeçerseniz iktidar nimetlerini tatmanıza izin veririz, aksi takdirde sizi en temel haklarınızdan bile mahrum ederiz</strong>” şeklinde gizli ve açık, <strong>tehdit</strong> ve <strong>vaad</strong> karışımı bir mesaja dayanıyordu.</div> <div>“<strong>Sonradan görme, gâvurdan dönme</strong>” ile “<strong>Allah, gördüğünden geri bırakmasın</strong>” sözlerinin anlattığı hakikatlerle, sonradan görme hırsı ve gördüğünü, kazandığını yitirme korkusuyla bu <strong>mesajın tesiri,</strong> dönüşümün şiddeti arttırıldı.</div> <div><strong>Beka endişesi</strong> altında <strong>din,</strong> sırttan atılacak bir yük olarak görülecekti.</div> <div><strong>İslâmcılık,</strong> lafzen <strong>şeriatçılık</strong> demekti; yaşanan süreç, <strong>ideoloji</strong> (şeriatçılık) olarak <strong>İslâmcılıktan feragatin</strong> fiilen <strong>din</strong> (Allah’ın emri) olarak <strong>şeriattan, İslam’dan</strong> feragate vardığını gösterdi.</div> <div>Evrensel kaideye göre “<strong>İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanırlar</strong>”dı.</div> <div><strong>28 Şubat</strong> şokuyla sekülerleşen <strong>Müslüman</strong> aydınlardan bir kısmı günah çıkarırlarken, bir kısmı <strong>“Aslında İslâm ve İslâmcılık o değil, buymuş</strong>” diye <strong>İslâm’ın</strong> ve <strong>İslâmcılığın</strong> tarifini değiştirerek dönüşümlerine kılıf bulmaya çalıştılar.</div> <div>Fiilen <strong>İslâm’dan</strong> feragat ettikleri halde “<strong>Biz, İslâmcılıktan feragat etmiş değiliz, hâlâ İslâmcıyız</strong>” diye kendilerini kandıran <strong>eski İslâmcıların</strong> hali, karanlıkta <strong>ıslık</strong> çalmaya benzerdi.</div> <div><strong>Din</strong> idrakindeki bu kritik değişme, <strong>kimlik</strong> tanımında ve <strong>siyaset</strong> anlayışında <strong>İslâmcılıktan muhafazakârlığa</strong> geçiş olarak kendini gösterdi.</div> <div>Siyaset anlayışında bu geçiş, makuldü; ancak kimlik tanımında <strong>İslâmcılık</strong> ile <strong>muhafazakârlık</strong> arasında <strong>Müslümanlığın</strong> kaybı, <strong>sekülerleşmenin muhafazakârlaşma</strong> olarak gerçekleştiğini gösteriyordu.</div> <div><strong>Muhafazakârlık, Fransız İhtilali’ne</strong> tepkiyle doğan <strong>izafî</strong> bir kavramdı; <strong>ateizme</strong> göre <strong>muhafazakârlık,</strong> dine yaklaşma, <strong>sünnîlik</strong> olarak <strong>Müslümanlığa</strong> göre tam aksine <strong>dinden uzaklaşma</strong> idi.</div> <div><strong>Sünnetin</strong> itikadî ve amelî iki boyutuna göre <strong>sekülerleşme projesi</strong> ve süreci de iki boyutluydu ki bu ikisi “<strong>Sünnetten Külte</strong>” deyiminde birleştirilebilirdi:</div> <div><strong>A. İtikadî:</strong> Sünnet Müslümanlığı yerine <strong>Kur'ân Müslümanlığının</strong> (Deizmin (peygambersiz din) özel adı olarak <strong>mealizmin</strong> (Peygamberin tek mucizesi, dinin tek kaynağı Kur'ân’dır iddiası) teşviki</div> <div><strong>B. Amelî: </strong>Sünnet Müslümanlığı yerine <strong>Kültür Müslümanlığının</strong> teşviki</div> <h4>A. İtikadî: Sünnet Müslümanlığı yerine Kur'ân Müslümanlığı</h4> <div><strong>“İnandıkları gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanırlar</strong>” kaidesince <strong>Müslümanların</strong> toplumla ve sistemle bütünleşmesini önleyen <strong>zina</strong> ve <strong>faiz yasağının</strong> dinen aşılmasıyla başlayan modernleşmenin sonucu sekülerleşmeydi.</div> <div><strong>Hadisin</strong>, dolayısıyla <strong>nebevî-ilahî otoritenin inkârı</strong> mânâsına gelen “<strong>Peygamberin tek mucizesi, dinin tek kaynağı Kur’ân’dır</strong>” iddiasını ifade eden <strong>mealizm, deizmin</strong> (peygambersiz İslâm) özel adıydı. Buna <strong>“mealizm”</strong> dememizin sebebi, <strong>Kur'ân Müslümanı</strong> geçinenlerin aslında <strong>Arapça</strong> ve <strong>Kur'ân bilmeden</strong> çelişki dolu <strong>Türkçe mealler</strong> üzerinden <strong>İngiltere’nin XIX. asırda Hindistan’da</strong> yaydığı <strong>Kuranizmi</strong> (Kur'ân Müslümanlığı) savunmalarıdır.</div> <div>Önce <strong>Yaşar Nuri Öztür</strong>k’ün dillendirdiği “<strong>Peygamberin tek mucizesi Kur’ân’dır</strong>” iddiası, bilahare <strong>deizmin sloganı</strong> olarak <strong>ilahiyat fakültelerine</strong> yayıldı.</div> <div><strong>28 Şubatçıların</strong> hedefi, <strong>Yaşar Nuri Öztürk</strong> gibiler sayesinde <strong>ilahiyatta</strong> temellendirilecek <strong>deizmin Hz. Ebu Hüreyre’yi</strong> öcüleştirme, deve bevli gösterisi gibi yollarla hadisleri itibarsızlaştıracak elemanlarınca topluma yayılmasıydı.</div> <div><strong>İslâm düşmanı Gezi medyasının</strong> bizzat <strong>Cumhurbaşkanımızın, cenaze namazlarına</strong> katıldığı <strong>Şevket Eygi, Kadir Mısıroğlu</strong> gibi <strong>Müslüman aydınlara</strong> “<strong>gerici yazarlar geberdi</strong>” diye <strong>kin</strong> kusarken, <strong>Yaşar Nuri Öztürk, Hasan Onat</strong> gibi ilahiyatçıların arkasından “<strong>acı kaybımız</strong>” diye <strong>ağıt</strong> yakması, adeta bunların <strong>“peygamberli</strong> <strong>ve peygambersiz</strong>” <strong>farklı dinlerden</strong> olduklarını gösteriyordu.</div> <div>Bu açıdan <strong>Kültür Müslümanlığı, konservatizm</strong> ile <strong>deizmin, modernlik</strong> ile <strong>sekülerliğin</strong> halitasıydı.</div> <div><strong>Gülenizm’in FETÖ</strong> olarak çöküşüyle <strong>fetişizm</strong> ve <strong>mealizme</strong> yöneliş hızlandı.</div> <div>Bu arada <strong>Namık Kemal Zeybek, İbrahim Maraş</strong> gibi politikacı ve ilahiyatçılar, <strong>politik din</strong> olarak <strong>fetişizm</strong> yerine doğrudan <strong>Kemalizm’i, Türkçe ezan</strong> ile, <strong>sivil din</strong> olarak <strong>mealizm</strong> yerine “T<strong>ürk deizmi</strong>” olarak <strong>Tengrizmi</strong> savundular.</div> <div>Bu, <strong>Peygambersiz İslâm</strong> projesinin <strong>Budizmden Tengrizme</strong> uzanan sürekliliğini ve <strong>28 Şubat</strong> ekibinin <strong>“Ümmet-i Muhammed’i Ümmet-i Kemal</strong> kılma, <strong>Buhârî</strong> yerine <strong>Nutuk</strong> okutma” <strong>projesinin</strong> tahakkukunu gösteriyordu.</div> <h4>B. Amelî: Sünnet Müslümanlığı yerine Kültür Müslümanlığı</h4> <div><strong>Muhafazakârlık, “Sünnet Müslümanlığının”</strong> yerini alan <strong>“kültür Müslümanlığının”</strong> politik-ideolojik ifadesiydi.</div> <div>Bazen birbirinin yerine kullanılan <strong>“Kültür Müslümanlığı”</strong> ile <strong>“Medeniyet Müslümanlığı”</strong> tabirleri arasındaki nüans, insanoğlunun gerçeği aşma, <strong>ideale uzanma</strong> özleminden kaynaklanır.</div> <div><strong>“Kültür Müslümanlığı”,</strong> realizmin, seküler realiteye teslimiyet, modern topluma uyma zihniyetinin, <strong>“Medeniyet Müslümanlığı”</strong> ise <strong>ütopizmin,</strong> akim <strong>İslâm</strong> devleti projesinin yerini alan <strong>İslâm medeniyeti</strong> ütopyasıyla modern toplumu aşma özleminin ifadesiydi.</div> <h3><strong>28 Şubat’ın Miadının Dolması </strong></h3> <div><strong>Genelkurmay’ın</strong> irticaî faaliyetleri desteklediği iddiasıyla <strong>ambargo</strong> için <strong>fişlediği</strong> firmalar arasında yer alan “<strong>Cihad Köfte Salonu</strong>” (!), bugün <strong>28 Şubat kara mizahı</strong> olarak hatıralarda kaldı.</div> <div>“<strong>28 Şubat darbesi</strong>” ile “<strong>28 Şubat zulmü</strong>” <strong>tabirleri,</strong> bu darbenin <strong>hâkim/mahkûm, etkileyen/etkilenen</strong> olarak iki tarafına işaret eder.</div> <div>Dolayısıyla <strong>sıfır-toplamlı oyun</strong> mantığınca bu darbede <strong>hâkim-etkileyen</strong> tarafın kazancı, <strong>mahkûm-etkilenen</strong> tarafın kaybı mânâsına gelecektir.</div> <div>Bu kayıptan kasıt, <strong>28 Şubat</strong> muhasebesinin asıl konusunu oluşturan <strong>Müslüman kimliğin</strong> kaybıdır.</div> <div><strong>Müslüman</strong> kimliğin kaybı, <strong>28 Şubat</strong> darbesinden en çok etkilenen <strong>“mürteci”</strong> erkekler ve kadınlara, mağdurlar ve mağdurelere göre değişir.</div> <div><strong>28</strong> Şubat zulmünün <strong>Müslümanlarca</strong> zâhiren <strong>kazanç,</strong> bâtınen <strong>kayıp</strong> olarak görülen <strong>ana konusu,</strong> tesettürdür.</div> <div><strong>28 Şubat </strong>darbesinin ana gerekçesi, dinine bağlı <strong>Müslüman</strong> kadın ve erkeklerin kamudaki görünürlüğünün artışıyla kendini gösteren <strong>irtica</strong> (siyasî İslâm) tehlikesiydi.</div> <div>Zamanla <strong>başörtüsü yasağıyla</strong> birlikte <strong>28 Şubat</strong> bitti; başörtülü kadınların kamudaki görünürlüğü giderek arttı. Ancak bu kez de “<strong>Başörtüsü davasını kazandık, tesettür ruhunu yitirdik; Mağdur bacılar gitti, mağrur bayanlar geldi</strong>” yorumlarıyla, zâhiren <strong>kazancın</strong> bâtınen <strong>kayıp</strong> olduğu kanaatiyle, bu <strong>kazancın maliyetinin muhasebesi</strong> başladı.</div> <div><strong>Mahremiyetinden</strong> dolayı <strong>dinî-içtimaî</strong> değişmenin sensörü olduğu için <strong>Müslüman kadının tesettürünün</strong> yozlaşma muhasebesinin ana konusu olması tabiîydi. Ancak <strong>Müslüman kadın tesettürüne</strong> bu dikkat, <strong>Müslüman erkeğin kimlik kaybının</strong> gözden kaçırılmasına yol açtı.</div> <div><strong>28 Şubat</strong> darbesinin ana gerekçesi, <strong>toplumsal dindarlaşmanın</strong> siyasete yansımasının göstergesi, <strong>laikliğe tehdit</strong> olarak alınan <strong>“mürteci”</strong> bürokratların <strong>dinî</strong> inançlarından dolayı <strong>namahrem kadınlarla tokalaşmaktan</strong> kaçınmalarıydı.</div> <div><strong>28 Şubat’ın</strong> (1998–2002) <strong>Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu,</strong> “<strong>İrtica sürdükçe 28 Şubat gerekirse bin yıl sürecek</strong>” demişti.</div> <div>Her devrin adamı <strong>Abant Konsili</strong> müftüsünün <strong>ibahî</strong> fetvalarının verdiği <strong>“rahatlamayla”</strong> artık <strong>namahremle tokalaşma</strong> kaygısının, bu kaygıyı koruyan <strong>“mürteci”</strong> bürokrat haberlerinin kalmaması, bin yıl sürecek denen <strong>28 Şubat’ın</strong> çok geçmeden hedefine ulaştığını, <strong>gerekçesinin</strong> kalmadığını gösteriyordu.</div> <div>Bu açıdan <strong>2010, 28 Şubat’ın fiilî bitişinin tarihi</strong> olarak alınabilirdi.</div> <div>Devrin <strong>Sağlık Bakanı Recep Akdağ</strong>, <strong>Çankaya Köşkü</strong>’nde verilen <strong>29 Ekim 2010</strong> tarihli resepsiyonda <strong>Cumhurbaşkanı Abdullah</strong> <strong>Gül</strong>’ün eşi <strong>Hayrunnisa Gül</strong> ile tokalaşmaktan kaçınırken <strong>Ali Bardakoğlu</strong> tokalaşmış, <strong>Bardakoğlu,</strong> dine uyan bakanla dine uymayan <strong>Diyanet İşleri Başkanı</strong> manzarası arasındaki çelişkinin sebebini soranlara şu açıklamayı yapmıştı:</div> <div>“<strong>Ben, şahsen elini uzatan hanımefendilerin elini sıkmakta bir beis görmüyorum. Tokalaşmanın haram olduğunu bildiren açık bir dinî metin bulunmamaktadır</strong>.”</div> <div>Hâlbuki namahremle tokalaşma yasağı, <strong>Kur'ân-ı Kerim’deki</strong> “<strong>Zinaya yaklaşmayın</strong>” emri uyarınca açık dinî naslara, sahih hadislere dayandığı için <strong>İslâm</strong> tarihinde hiçbir <strong>Müslüman</strong> âlim buna cevaz vermemişti. Dinimizde <strong>namahremle tokalaşmanın</strong> yeri olmadığına göre, “<strong>Ben bunda bir beis görmüyorum</strong>” diyene, “<strong>Sen hangi dindensin</strong>?” diye sormak gerekirdi.</div> <div>Dolayısıyla toplum, alttan kendiliğinden sekülerleştiği için üstten sekülerleştirecek, <strong>28 Şubat’ı sürdürecek</strong> yeni darbelere gerek kalmamıştı. Ancak burada mesele, <strong>28 Şubat’ın başardığı</strong> sekülerleşmenin <strong>Batılı mânâda hakikî</strong> bir <strong>sekülerleşme</strong> olup olmadığıydı.</div> <div><strong>28 Şubat’ın</strong> planını çizen <strong>Bernard Lewis</strong> gibi <strong>Batılılar, Batı’da</strong> sekülerleşmenin <strong>din</strong> ile <strong>diyanet</strong> arasındaki <strong>sınırın</strong> ortadan kalkmasıyla sonuçlanan normatif, hakikî bir sekülerleşme olduğunu biliyorlardı. Ancak <strong>İslâm dünyasında din ile diyanet, İslâm</strong> ile <strong>Müslümanlık</strong> arasındaki sınırlar ilelebet bakiydi; <strong>28 Şubat’ın</strong> başardığı gibi <strong>İslâmî sekülerleşme,</strong> ancak <strong>diyanet-Müslümanlık</strong> boyutunda olabilirdi. Dolayısıyla <strong>ilahî din</strong> olarak <strong>asliyetini</strong> koruduğu sürece <strong>İslâm’a</strong> karşı <strong>Batılıların-28 Şubatçıların mücadelesi</strong> bitmeyecekti.</div> <div>.</div> <div><strong>Prof. Dr. Bedri Gencer, dikGAZETE.com</strong></div> <div>-Yazı, geçtiğimiz gün Milat gazetesinde yayınlandı-</div> <div>KAYNAKÇA</div> <div>Birand, Mehmet Ali (1984) 12 Eylül Saat: 04.00. İstanbul: Karacan.</div> <div>Bozkurt, Mahmut Esat (1940) Atatürk İhtilâli: Türk İnkılâbı Tarihi Enstitüsü Derslerinden. İstanbul: İstanbul Üniversitesi.</div> <div>Geertz, Clifford (1973) The Interpretation of Cultures: Selected Essays. New York: Basic Books.</div> <div>Gencer, Bedri (2019) Gelenekten Modernliğe Osmanlı. İstanbul: Ketebe.</div> <div> </div>