- 10-08-2026 01:04
- 170
Fuad Safarov, Moskova’dan yazdı;
Kolektif savunmanın Mekke modeli
MOSKOVA
Doğu bilimleri uzmanı Farhad İbrahimov, (*) Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki savunma anlaşmasını Kommersant gazetesi için değerlendirdi.
Farklı başlıklar altında “Mekke Anlaşması”na dair söylediklerinin önemi sebebiyle bu defa köşemi, Farhad İbrahimov’un, analiz ve açıklamalarına bırakıyorum.
İbrahimov, değerlendirmesinde şunları ifade etti;
“Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, yaklaşık bir yıldır yürütülen görüşme ve istişareleri anlaşma zeminine taşıdı. Üç ülke, 7 Ağustos’ta Mekke’de ortak savunma anlaşmasına imza atarak, taraflardan birine yönelik saldırının üç ülkeye birden yapılmış sayılacağı kolektif savunma ilkesini fiilen kabul etti.
Anlaşmadaki ifade, NATO Antlaşması’nın 5. maddesini hatırlatsa da yeni yapının henüz bir “İslam NATO’su” olarak nitelendirilmesi için erken. Zira karar alma mekanizmaları ve tarafların üstleneceği yükümlülüklerin kapsamı henüz netleşmiş değil. Bununla birlikte siyasi mesaj oldukça açık: Üç büyük Müslüman ülke, güvenliklerini yalnızca dışarıdan gelecek bir güvenlik garantisine bağlamak istemiyor.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ocak ayında yaptığı açıklamada, bölge ülkelerinin güvenlik konusunda kendi aralarında uzlaşmasını sağlayacak daha geniş kapsamlı bir bölgesel güvenlik platformuna ihtiyaç olduğunu söylemişti. Aynı dönemde üçlü anlaşma üzerinde yaklaşık 10 aydır görüşmeler yürütüldüğü ortaya çıkmıştı.
Dolayısıyla Türkiye’nin Suudi Arabistan-Pakistan hattına sonradan dahil olduğu bir yapıdan ziyade, Ankara’nın uzun süredir ikili formatı daha geniş bir bölgesel güvenlik mimarisine dönüştürmeye çalıştığı görülüyor. Fidan’ın açıklamalarına göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaklaşımı, daha fazla bölge ülkesinin dahil olabileceği “kapsayıcı bir platform” oluşturulmasını öngörüyor.”
Suudi Arabistan-Pakistan anlaşması zemin hazırladı…
“Bu yapının temelleri aslında daha önce atılmıştı. Eylül 2025’te Suudi Arabistan ile Pakistan, taraflardan birine yönelik saldırının her iki ülkeye yönelik saldırı kabul edileceğini öngören “Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması”nı imzalamıştı.
Anlaşma, iki ülke arasında 20. yüzyılın ortalarına kadar uzanan askeri iş birliğinin hukuki çerçevesini güçlendirdi. Türkiye ile Pakistan arasında ise benzer bir karşılıklı savunma maddesi bulunmuyordu. Ancak iki ülke arasındaki askeri iş birliği, onlarca yıldır devam ediyor. Ortak tatbikatlar 1998’den bu yana düzenlenirken, Ankara ve İslamabad, Şubat 2025’te askeri iş birliğinin çeşitli alanlarını da kapsayan 24 anlaşmaya imza attı.
Bu noktada gündeme gelen soru ise şu: Üçlü yapı dörde çıkacak mı?
Bugün için en güçlü aday Mısır olarak öne çıkıyor.
Kahire, Riyad, Ankara ve İslamabad, 2026 baharından itibaren dörtlü formatta temaslarını artırdı. Dört ülkenin dışişleri bakanları 19 Mart’ta Riyad’da bir araya geldi. Mısır’ın anlaşmaya katılmasına ilişkin henüz resmi bir karar bulunmuyor. Dolayısıyla üyeliğin kesinleştiğini söylemek için erken. Ancak yapının genişletilmesi için gerekli siyasi altyapı şimdiden mevcut.
Üstelik Mısır, Türkiye ve Pakistan ile birlikte Suudi Arabistan’la 2015’ten bu yana terörle mücadele amacıyla oluşturulan İslam Askeri İttifakı’nın da üyesi. Ancak söz konusu oluşum hiçbir zaman kolektif savunma sistemi niteliği kazanmadı.”
Yeni ittifak kime karşı?
“Resmi açıklamalara göre anlaşma, belirli bir ülkeye karşı değil. Türkiye özellikle anlaşmanın savunma amaçlı olduğunu ve bölgedeki diğer ülkelere de açık bulunduğunu vurguluyor.
Ancak anlaşmanın siyasi arka planı çok daha karmaşık. Yapıda hem İran hem İsrail faktörü hem de ABD’nin bölgedeki güvenlik garantörlüğüne yönelik giderek artan soru işaretleri bulunuyor.
Yeni ittifakı yalnızca “İran karşıtı bir oluşum” olarak tanımlamak ise fazla basit olur.
Suudi Arabistan’ın Tahran’la uzun süredir devam eden sorunları bulunuyor. 2026’da İran ve İran’la bağlantılı güçlerin gerçekleştirdiği saldırılar Suudi Arabistan’ı da etkilerken, İran saldırılarının Suudi Arabistan topraklarındaki ABD tesislerine kadar ulaşması Riyad açısından önemli bir güvenlik sorunu oluşturdu.
Bu durum yalnızca İran’la ilişkiler açısından değil, ABD’nin bölgedeki güvenlik şemsiyesinin ne ölçüde etkili olduğu açısından da kritik bir mesaj verdi.
Bununla birlikte Suudi Arabistan, İran’la gerilimi düşürmeye yönelik diplomatik çabalarını sürdürüyor. Tahran’la doğrudan büyük bir savaş, ülkenin petrol altyapısı ve yatırım projeleri açısından ciddi risk oluşturacağı gibi, Riyad’ın iddialı “Vizyon 2030” programını da tehdit edebilir. Bu nedenle Suudi Arabistan açısından savaş yerine caydırıcılık daha avantajlı görünüyor.”
Kolektif savunma ne kadar gerçekçi?
“Asıl soru, anlaşmanın taraflarının pratikte ne ölçüde ortak hareket etmeye hazır olduğu.
Son aylarda Suudi Arabistan, İran ve Yemen’deki Husilerin saldırılarına birçok kez maruz kaldı. Üstelik Riyad ile Pakistan arasındaki karşılıklı savunma anlaşması bu saldırılar gerçekleştiğinde zaten yürürlükteydi.
İslamabad, Suudi Arabistan’daki askeri varlığını güçlendirdi ancak doğrudan çatışmaya girmekten kaçındı. Bu durum, kolektif savunma yönündeki siyasi deklarasyon ile başka bir ülkenin savaşını otomatik olarak kendi savaşı haline getirme iradesi arasında önemli bir fark bulunduğunu gösteriyor.
Pakistan’ın İran’la doğrudan bir çatışmaya hazırlanan bir ülke olduğu da söylenemez. İki ülkenin ortak sınırı bulunuyor; ekonomik ilişkiler ve güvenlik alanındaki temaslar da devam ediyor.
Pakistan ve İran cumhurbaşkanları Haziran ayında ilişkileri geliştirme konusunda yeniden görüş birliğini teyit etti. İslamabad, mevcut kriz sırasında İran’ın egemenliği ve toprak bütünlüğünü savunan açıklamalar yaptı ve arabulucu rolü üstlenmeye çalıştı.
Pakistan kamuoyunda, dış baskılar karşısında İran’la dayanışma gösterilmesine yönelik eğilim, İran’la savaşa girilmesi yönündeki taleplerden çok daha güçlü.”
Türkiye’nin İran yaklaşımı…
“Türkiye’nin pozisyonu ise daha farklı.
Ankara, bölgesel düzeyde Tahran’la rekabet ediyor ancak bu rekabet onlarca yıldır ticaret, diplomasi ve özellikle Kürt silahlı örgütleri konusunda ortak çıkarlarla birlikte yürütülüyor.
Türkiye ayrıca İran’a yönelik kara baskısında Kürt silahlı gruplarının kullanılmasına yönelik girişimlerin engellenmesinde önemli rol oynadı.
Bu durum, Türk-İran rekabetinin sınırlarını da ortaya koyuyor. Tahran’ın bazı alanlarda zayıflaması Ankara’nın çıkarına olabilir. Ancak İran’ın parçalanması ve Türkiye sınırlarında yeni bir istikrarsızlık alanının ortaya çıkması Ankara açısından tamamen farklı bir tablo yaratır.
Öte yandan bunun tersini düşünmek de doğru olmaz. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, İran’ın mevcut gerilimden tartışmasız bir galip olarak çıkmasını istemiyor.
Tahran, ABD-İsrail ittifakıyla yaşadığı çatışmayı bölgesel nüfuzunu uzun vadede artıracak şekilde sonuçlandırırsa, İran’ın bölgedeki pazarlık gücü önemli ölçüde artabilir.
Dolayısıyla üç ülkenin istediği tablo, İran’ın tamamen yenilmesi değil; ancak aynı zamanda İran’ın bölgedeki kuralları tek başına belirleyecek ölçüde güçlenmemesi.”
İsrail faktörü…
“Bu noktada İsrail devreye giriyor.
İsrail, bugün yeni ittifakın üç üyesini aynı noktada buluşturan en önemli unsurlardan biri.
7 Ekim 2023 öncesinde Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in ardından “İbrahim Anlaşmaları”nı genişleterek İsrail’le ilişkileri normalleştirme ihtimalini değerlendiriyordu.
Gazze savaşı ise bu adımın Suudi Arabistan açısından siyasi maliyetini büyük ölçüde değiştirdi. Riyad, 2026’da da bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik açık ve inandırıcı bir yol haritası olmadan İsrail’le normalleşmeyeceğini açıkladı.
Türkiye ise İsrail’le ciddi siyasi gerilim içerisinde. Pakistan da İsrail’i devlet olarak tanımıyor.
Bu nedenle İsrail faktörü, yeni ittifak açısından İran faktörü kadar önemli; hatta üç ülkeyi ortak bir siyasi zeminde buluşturan unsur olarak daha güçlü hale gelmiş olabilir.”
ABD’nin güvenlik şemsiyesi sorgulanıyor…
“Son olarak Donald Trump ve ABD faktörü öne çıkıyor.
2026’da yaşanan gelişmeler, bölgedeki ülkelerin önüne önemli bir soru koydu: Eğer Körfez’deki Amerikan askeri tesisleri dahi saldırıların hedefi olabiliyor ve kayıplar yaşanabiliyorsa, güvenliğin esas olarak Washington’la ittifaka dayandırıldığı mevcut model ne kadar güvenilir?
ABD’nin bölgedeki askeri varlığı ortadan kalkmış değil. Ancak Washington’ın müttefiklerine mutlak güvenlik sağlayabileceği yönündeki beklentilerin gerçekçi olmadığı daha açık biçimde görülmeye başlandı.
Bu durum ABD ile ilişkilerin kopacağı anlamına gelmiyor. Türkiye, NATO üyesi olmaya devam ediyor; Suudi Arabistan ve Pakistan da Washington’la yakın ilişkilerini sürdürüyor.
Burada söz konusu olan daha çok, ABD’nin sağlayacağı güvenliğin bir gün ABD’nin verdiği sözlerin gerisinde kalması ihtimaline karşı alternatif bir güvenlik mekanizması oluşturulması.
Bu açıdan Mekke’de imzalanan anlaşma, Orta Doğu’nun tek bir dış güvenlik garantörünün etrafında şekillenen sistemden, birden fazla bölgesel güç merkezinin yer aldığı daha karmaşık bir güvenlik dengesine doğru ilerlediğinin yeni bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Dolayısıyla yeni anlaşmayı yalnızca “İran karşıtı” veya “İsrail karşıtı” bir ittifak olarak görmek doğru olmaz. Daha ziyade Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın İran, İsrail ve ABD arasında kendi bağımsız güç merkezlerini oluşturmaya yönelik girişimi olarak değerlendirmek gerekir.
Suudi Arabistan, bu yapıya ekonomik kaynakları ve Arap dünyasındaki siyasi ağırlığıyla katkı sağlıyor. Türkiye, NATO içerisindeki en büyük ordulardan birine ve gelişmiş bir savunma sanayisine sahip. Pakistan ise büyük bir askeri güç ve İslam dünyasının nükleer silaha sahip tek ülkesi konumunda.
Mısır’ın yapıya katılması halinde ittifakın ölçeği önemli ölçüde değişebilir. Bu durumda “İslam NATO’su” tartışmaları daha somut bir siyasi zemine oturmaya başlayabilir.
Kahire’nin ardından başka ülkelerin de katılması halinde ise bağımsız bir Müslüman güvenlik mimarisi oluşturma girişimi gündeme gelebilir. Böyle bir yapı, mutlaka belirli bir ülkeye karşı olmak zorunda değil. Temel amaç, bölge ülkelerinin Washington’a veya Tahran ile Tel Aviv arasındaki değişen güç dengesine tamamen bağımlı olmadan kendi güvenliklerini şekillendirmeleri olabilir.
Şimdilik ortaya çıkan tablo, daha çok bölgesel bir “güvenlik sigortası” niteliğinde.
Farklı tehdit algılarına, çıkar ve hedeflere sahip üç ülke, Orta Doğu’da yaşanabilecek bir sonraki krizi tek başlarına karşılamanın maliyetinin giderek arttığı sonucuna varmış görünüyor.”
Rusya’dan “Mekke Anlaşması”na dair bir bakış getirebilmek için bu açıklama ve değerlendirmeye dikkat çekmek istedim.
.
Fuad Safarov, dikGAZETE.com
(*)

Farhad İbrahimov, Rusya Halkların Dostluğu Üniversitesi (RUDN) Ekonomi Fakültesi öğretim görevlisi ve Rusya Hükümeti Finans Üniversitesi uzmanı