Davası belli, tuttuğu bayrak belli! Bir Ülkü devi: Şerafettin Yılmaz

Davası belli, tuttuğu bayrak belli! Bir Ülkü devi: Şerafettin Yılmaz

Selim Çoraklı yazdı;

DAVASI BELLİ, TUTTUĞU BAYRAK BELLİ!

Bir Ülkü devi: Şerafettin Yılmaz

Değerli dostum Gazeteci Yazar Hüseyin Sarıkoç'un kaleme aldığı "Yakınlarının Kaleminden Şerafettin Yılmaz" isimli eseri okurken kitapta anlatılan bazı olaylar sebebiyle aklıma Arif Nihat Asya’nın, “Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor” isimli şiiri geldi.

Arif Nihat Asya, bu güzel şiirinde şehitler tepesinin boş olmadığını, birilerinin orayı beklediğini, o bekleyenlerin meçhul askerler değil, destanını yazmış, türbesi belli, yattığı toprak belli, tuttuğu bayrak belli olan şehitler olduğunu vurgular. Bu şehitlerin ahiretten uzanan elleri olduğunu ve fânilerin edeple gelip temiz dudaklarıyla bu elleri öptüğünü veciz bir şekilde anlatır. Yazı uzamasın diye şiirin sadece bir kısmını alıntılamak istiyorum:

“Şehitler tepesi boş değil,

Biri var bekliyor.

Ve bir göğüs, nefes almak için;

Rüzgâr bekliyor.

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;

Yattığı toprak belli,

Tuttuğu bayrak belli,

Kim demiş meçhul asker diye?

Destanını yapmış, kasideye kanmış.

Bir el ki; ahretten uzanmış,

Edeple gelip birer birer öpsün diye fâniler!

Öpelim temizse dudaklarımız,

Fakat basmasın toprağa temiz değilse ayaklarımız.

Destanı öksüz, sükûtu derin meçhul askerin;

Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye

Yattığı toprak belli,

Tuttuğu bayrak belli,

Kim demiş meçhul asker diye?”

Bu şiirin aklıma geliş gerekçesi kitapta geçen bazı yaşanan olaylar oldu. Herkesin 12 Eylül ceberut darbeci generallerinden korktuğu bir dönemde tarifi zor fedakârlık ve cesaretle 220 kişinin idamının istendiği 587 sanıklı “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nın avukatlığını bedelsiz olarak üstlenmiş gerçek bir “Dava adamı”nın bazı kırgınlıkları ve serzenişleri oldu. Kitapta Şerafettin Yılmaz’ı anlatan tanıdıklarının bazılarının da sanki onun unutulmaya mahkûm edildiğini, vefasızlığa maruz kaldığını ve yaptıklarının unutulduğunu ima eden yazılar yazması şiirin aklıma gelmesinin başka bir gerekçesiydi.

FEDAKÂR VE CESARET TİMSALİ…

12 Eylül 1980 askeri darbesinden önce cezaevine giren ve darbenin bütün zulmünü cezaevinde yaşayan dönemin bir tanığı olarak o zor dönemlerde bizlere uzanan ellerin unutulmadığını/unutulamayacağını başta belirtmek istiyorum. Suç yerimiz İstanbul olması hasebiyle bizim davalarımız Ankara’ya gitmiş, ancak yetkisizlik kararı verildiği için yeniden İstanbul Mahkemelerine gelmişti. Bu sebeple Şerafettin Yılmaz abi bizim davamızın avukatı olmasa da o dönemlerde cezaevlerinde onun cesaret ve fedakârlıkları sık sık gündeme gelmekte ve sohbetlerimizin konusu olmaktaydı.

Herkesin birbirinden kaçtığı bir dönemde büyük cesaret ve fedakârlık sergileyerek yaklaşık yedi yıla yakın “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nın öne çıkan avukatı olan Şerafettin Yılmaz'ın yaptıklarını unutmak bırakın dava arkadaşlığına, insanlığa bile sığmayacak bir nankörlük olur.

Bu açıdan Avukat Şerafettin Yılmaz, tıpkı Arif Nihat Asya’nın dediği gibi, yaptığı iş belli, tuttuğu yol belli, aldığı dava belli bir destan yazmış ve bu şanlı destanı tarihe mal etmiştir. Yapılanlar kimsenin bilmediği işler değildir. Dava destanı öksüz bırakılmamıştır. Şerafettin Yılmaz meçhul biri değil, aldığı dava belli olan ve bu davaya gönül veren herkesin bildiği bir dava insanıdır. Elleri temiz dudaklar tarafından şimdiye kadar edeple öpülen ve bundan sonra da edeple öpülecek olan bir büyüğümüzdür. Eğer birilerine “Ülkü devi” denilecekse bunda ilk sırayı alacak olanlardan biri değerli büyüğümüz, fedakâr insan ve cesaret sembolü Şerafettin Yılmaz abimizdir.

Keşke demeyi hiç sevmem ama kitabı okuyunca geçmişte yaşanan bazı kırgınlıklar için, “Keşke yaşanmasaydı, keşke böyle davranılmasaydı, keşke büyüklerimizin bazıları biraz vefalı olsaydı” demek zorunda kaldım.

O BİR HUKUK DEVİ…

Şerafettin Yılmaz’ın 12 Eylül askeri darbesi sonrasında yüzlerce insanın davası için gerçekleştirdiği savunmalar aslında onun nasıl bir hukuk devi olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü tarihte 220 idam istenen ve 587 sanığı olan MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası gibi başka bir dava bulmak gerçekten zordur. O dönemlerdeki kısıtlı imkânlara rağmen geliştirdiği sistem ile bütün sanıklar hakkında muazzam savunmalar yapan Şerafettin Yılmaz abinin yaptıklarıyla hukuk tarihine adının altın harflerle yazılmaya layık biri olduğunu özellikle belirtiyorum.

Bir numaralı sanığı Milliyetçi Hareket Partisinin lideri Alparslan Türkeş olan MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası, 29 Nisan 1981 tarihinde başlamış ve 5 yıl 11 ay 8 gün sürerek 7 Nisan 1987 tarihinde sonuçlanmıştır. Dava sürecinde geçen zamanda birçok avukat, davanın takibini bırakırken, Şerafettin Yılmaz abi sabırla, kararlı bir şekilde davanın sonuna kadar avukatlığı bedelsiz olarak devam ettirmiş, sonrasında da dava ile ilgili belgeleri bir arşiv haline getirmiştir. Bugün MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasıyla ilgili belgelerin çoğu Şerafettin abinin arşivinin ürünüdür. Bu anlamda da MHP ve Ülkücü kuruluşlar, Şerafettin Yılmaz’a çok şey borçludur.

TARİHE ŞAHİTLİK!..

Değerli dostum Hüseyin Sarıkoç hazırladığı hacimli kitabın önsözünde, Şerafettin Yılmaz abinin ısrarla, “Bu kitap bir övgü kitabı olmasın, çok dikkat edelim” dediğini bizlere aktarsa da ister istemez onun fedakârlık ve cesaretini yaşayarak görenlerin övmeleri gayet doğaldır. Büyük bir dava adamı olduğuna şahit olduğumuz Şerafettin Yılmaz’ın, yazılardaki övgüleri çoktan hak ettiğine inanıyorum. O sebeple kitabı okuyanlar övgülere takılmadan anlatılanların aslında birer tarihi şahitler olduğunu nazara almalı ve anlatılanların gelecek nesillere ibret almaları için bir ders niteliğinde görmelidir.

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİ SAVUNDU...

Şerafettin Yılmaz abi, yaşadığı olaylarla aslında sadece sanıkların değil, darbeciler tarafından yargılanan Türk Milliyetçiliğinin savunmasını yapmıştır. Bu anlamda kendini Türk milliyetçisi sayan herkesin Şerafettin Yılmaz’ın 12 Eylül Askeri mahkemelerindeki savunmalarına minnet duymak zorundadır.  Bazıları bunu değişik gerekçelerle ve mazeretlerle yapmasa da gelecek nesiller Şerafettin Yılmaz’ı saygıyla anacaklardır. Zaten hayatta iken bunca dostunun yazdıkları da duyulan bu minnetin birer tezahürü olmuş.

Kitapta sık sık adı geçen ve bana göre yine bir ülkü devi olan Galip Erdem abinin “Türk milliyetçiliğinin en büyük meselesi Türk Milliyetçileridir” sözünün aktarılması bazı milliyetçilerin vurdumduymazlığını çok güzel resmetmiş.

Şerafettin Yılmaz, 1980 Darbesi'nden sonra MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasında nasıl yer aldığını bir söyleşisinde şöyle anlatmıştır: "Avukatlık mesleğinde iyiydim ama ben avukatlığı sevemedim. İstanbul'a gitmiştim. Arkasından ihtilal olunca ortağım Nevzat Kösoğlu, arkadaşım Cengiz Gökçek, Sadi Somuncuoğlu ve liderimiz Alparslan Türkeş'in bende vekâletleri vardı. Davet almadan geldim. Benim bir yapım var, eğer bir şeyi üstlenmişsem onu tamamlamadan ayrılamıyorum. Bütün hayatım böyledir. Duruşmaya girdim ve yaklaşık 7 yıla yakın o davayı takip ettim. Başlangıçta bir sürü avukat vardı ama ben avukatlık mesleğinden bir şey beklemediğim için kendimi de buna tahsis ettiğim için tamamıyla bu davayla yatıp kalktım.”

BORCUNU ÖDEYEN DAVA ADAMI…

Şerafettin Yılmaz abi, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sona erdikten sonra da kenara çekilmemiş, sivil toplum kuruluşlarında yine fedakârca çok büyük hizmetlere imza atmıştır. Bu anlamda neler yaptığını öğrenmek isteyenler onun Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’ndaki faaliyetlerini mutlaka incelemelidir. Çünkü o, kendini Türk milletine borçlu hisseden ve bunu, "Bütün dünya bir tarafa, tek başıma millete karşı kendimi borçlu hissediyorum ve yapıp ettiklerimle bu borcu ödüyorum" diyen malum bir dava insanıdır.

Yaptığı faaliyetlerle ülkemizde milli ve tarihi şuurun gelişmesine büyük katkı sağlayan Şerafettin Yılmaz, insanımızın düşüncelerinin daha etkin bir şekilde ortaya koymaları gerektiğine inanarak mücadelesine devam etmiştir.

DAVA ADAMI HUKUKÇU…

600 sayfa gibi hacimli bir kitapta yer alan 95 akademisyen, siyasetçi, hukukçu, gazeteci, iş ve kültür insanının yazıları Şerafettin Yılmaz abinin hayatı ve hukuk mücadelesi hakkında oldukça doyurucu bilgiler vermektedir. Yazı yazanların hemen tamamı Şerafettin Yılmaz'ı; fedakârlığı, cesareti, dava adamı kimliği, hukuk mücadelesi ve kültür hayatına katkılarıyla öne çıkarmaktadır. Yine bütün yazarlar Yılmaz’ın insan ilişkilerindeki başarısından söz etmekte ve onun iyi bir dost, iyi bir arkadaş, iyi bir insan ve iyi bir Türk milliyetçisi olduğu üzerinde ittifak etmektedirler.

Kitaptaki bütün yazarların ittifakıyla Şerafettin Yılmaz inandığı konuda taviz vermeyen, başladığı işi başarmak için her yolu deneyen, zorluklardan yılmayan biridir.

Gözlemlerime göre kitabın tek olumsuz yanı bazı tekrarların yapılmış olmasıdır.  Kitapta 95 yazı var. Her bir tanıdık, Şerafettin Yılmaz abi ile kendi yaşadığı anılarını anlatırken onu merkeze koydukları için okuyucu bazı hadiseleri birkaç kez tekrar okumuş oluyor.

GELECEK NESİLLERE ROL MODEL…

Yazımın başında Arif Nihat Asya’nın şiirindeki benzetmeleri Şerafettin Yılmaz abiye uyarlamıştım. Yazımı bitirirken de onun davası belli, tuttuğu bayrak belli, yaptığı işler belli, fedakârlık ve cesaretiyle ortaya koyduğu hukuk mücadelesi belli, meçhul olmayan bir büyük dava insanı olduğunu bir kez daha tekrarlıyorum. Tarihin Şerafettin Yılmaz’ı bir hukuk ve dava kahramanı olarak yazacağına eminim. Gelecek nesiller ve özellikle de genç avukatlar için iyi bir rol model olan Şerafettin Yılmaz’a Rabbim nice uzun ve bereketli ömürler versin.

Böyle bir dava adamı ve ülkü devini gelecek nesillere tanıtmak için kitap yazmaya karar veren ve bu kararlılığı ile altı yüz sayfayı geçen bir kitap hazırlayan dostum ve meslektaşım Hüseyin Sarıkoç’u ve eseri okuyucuyla buluşturan Ötüken yayınlarını tebrik ediyorum.

Unutmayın; kendi değerlerine sahip çıkmayan toplumların gelişmesi ve belli bir olgunluğa ulaşması mümkün değildir.

.

Selim Çoraklı, dikGAZETE.com

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ