<h3><span><strong>Eski Türkiye</strong></span></h3> <div>“<strong>Eski</strong> <strong>Türkiye”</strong> denilince farklı kesimler, farklı şeyler anlıyorlar. Uzunca bir süredir, <strong>İslamcı</strong> iktidar çevresi “<strong>Yeni bir Türkiye”</strong> inşası çabası içinde, ‘<strong>karanlık</strong> <strong>bir</strong> <strong>devir’</strong> tablosu çiziyor. İyi olan her şeyi <strong>AK</strong> <strong>Parti</strong> iktidarı ile başlattıkları için, öncesine dair her şey kötü. Buna karşılık, iktidara muhalefet eden kesim, her şeyi ile iyi bir <strong>Eski</strong> <strong>Türkiye</strong> tablosu çizmek konusunda çekingen, ama onlar da dolaylı yollardan eskiden her şeyin daha iyi olduğuna işaret ediyorlar.</div> <div>Her zaman, otoriter rejimlerin en kötü taraflarından biri “<strong>geçmişi temize çekmek</strong>”tir diye düşünürüm. <strong>AK</strong> <strong>Parti</strong> iktidarı yönetiminde inşa edilen otoriter rejim, tam da bunu yaptı. Geçmişte yaşananlar unutuldu, “<strong>kurumların</strong> <strong>yıkıldığını”</strong> iddia edenler geçmişte ‘<strong>kurumlar’ın</strong> iyi işlediğini iddia etmiş oluyorlar. “<strong>Askeri darbe sonrası bile daha iyiydi</strong>” diyenlerin belli ki ağızlarından çıkanı kulakları duymuyor. “<strong>Kuvvetler ayrımı ortadan kalktı</strong>” diye şikâyet edenler, belli ki bir zamanlar “<strong>kuvvetler ayrımı”nın</strong> olduğunu düşünüyor. Aslında, “<strong>olumsuz manada hiçbir şey değişmedi, dün neyse o</strong>” demek istemem. Doğrusu, en büyük değişim, tek parti döneminden sonra görülmedik derecede bir parti/devlet tablosunun oluşmuş olması.</div> <div>Öncesinde, birbirine güç geçiremeyen iktidar odakları, bürokrasinin farklı kanatları ve siyasi partiler birbirini bir ölçüde dengeliyordu, ama bu ne kurumsal bir kuvvetler ayrımı ne de demokratik bir işleyiş değildi. Bu denge, ordunun sivil siyaset üzerinde ağırlığı vardı ama, sıklıkla iddia edildiği gibi, tam anlamıyla “<strong>askeri</strong> <strong>vesayet</strong>” sistemi de değildi. Diğer yandan sivil siyaset alanı da demokratik bir zemin değildi. <strong>Soğuk</strong> <strong>Savaş</strong> yıllarında, <strong>Gladyo</strong> benzeri yapıların uzantıları, para militer güçleri sivil siyaset ile iç içe idi. <strong>12</strong> <strong>Eylül</strong> darbesi sonrası, sivil siyaset, askeri darbe zemininde inşa edildi, daha sonra demokrasi kahramanı sayılan <strong>ANAP</strong>/<strong>Turgut</strong> <strong>Özal</strong>, seksenli yılların sonlarında, siyasi yasakların devamı için kampanya yapıyordu. <strong>Doksanlı</strong> yıllar, her şeyden önce <strong>Kürtlere</strong> karşı, <strong>kirli</strong> <strong>savaşlar</strong>, <strong>faili</strong> <strong>meçhuller</strong> ile anılmayı hak ediyor. <strong>28</strong> <strong>Şubat</strong> süreci, <strong>laiklik</strong> adına bir dayatma rejimi üretti, <strong>İslamcıların</strong> partileri kapatıldı, <strong>başörtülü</strong> bir kadın milletvekili, <strong>Meclis’ten</strong> kovuldu.</div> <div>Tüm bunlar olurken, şimdi <strong>doksanlı</strong> <strong>yılları</strong> özleyenlerden bir itiraz sesi yükselmiyordu. Daha doğrusu, yükselen sesler, tüm bu olanlara <strong>tempo</strong> tutanların sesiydi. <strong>Cehenneme</strong> giden yolların böyle döşendiğini kimse unutmaya veya unutturmaya kalkmasın. Açıkça özlenecek bir tablonun olmadığı o dönemlere, şimdilerde duygusal ağıt yakılmaya başlandı. Bu çerçevede, belli ki, <strong>pop</strong> şarkıcısı <strong>Tarkan’ın</strong> konseri, <strong>Eski</strong> <strong>Türkiye</strong> ayinine dönüşmüş. O dönemin sorunları varmış, ama hiç olmazsa gelecek umudu varmış, şimdi de <strong>nostalji</strong> değil, söz konusu olan ‘<strong>Eskimeyen Türkiye’</strong> boyutuymuş, unutmayalımmış o güzel günleri (Özge Öner, Unutmamalı O güzel Günleri Eskimeyen Türkiye ve Tarkan Meselesi, Oksijen, 30 Ocak-5 Şubat 2026).</div> <div>Size bir şey söyleyeyim mi; bu kafadan yola çıkanların muhalefeti hiçbir zaman ciddi bir toplumsal karşılık bulamayacak. Mesele, sadece ‘<strong>muhafazakâr</strong> <strong>kesim’in</strong> duyarlılıklarını göz ardı etmek bile değil. Genel bir toplumsal empati yoksunluğu ve bundan kaynaklanan iticilik. Şimdilerde <strong>Kürtlerin</strong> haklarını savunmaya soyunanların, doksanlı yılları yine de ‘<strong>neşe’</strong> içinde hatırlayabilmesi. <strong>Tarkan</strong> konserinin bu neşeyi geri getirmiş olması. Hepsi çok sahte, çok itici.</div> <div>“<strong>Geçmiş, bir hatıra olarak değil, bugünün yerine ikame edilen bir yaşam biçimi olarak karşımıza çıkıyor</strong>”muş, “<strong>90’lar popu bu arayışın amiral gemisi</strong>”ymiş. “<strong>Bunun nedeni o dönemin iyi olması değil, o dönemin hala ortak bir referans sunabilmesi</strong>”ymiş (aynı yazı). Kimin ‘<strong>yaşam</strong> <strong>biçimi’</strong>, kimin ‘<strong>ortak</strong> <strong>referansı’</strong> diye sormak isterim.</div> <div>Bu toplumu (veya ezici çoğunluğunu) dindar, muhafazakâr olarak kodlayan <strong>İslamcı</strong> söyleme hiçbir şekilde katılmıyorum, bu çok toptancı bir bakış ve sonucu da bu iddia ile farklı kesimlere tek bir yaşam biçimini dayatmak. Bu zihniyet ile yönetildiğimiz sürece, az veya çok bu ülkede yaşayan herkesin, inanç ve yaşam biçimini özgürce yaşayabilmesi mümkün değil.</div> <div>Diğer taraftan, yine az veya çok sayıda bir kesimin kendi yaşam biçimi, dünya görüşü, umutları, vs. genellemesi ve <strong>Türkiye</strong> adına konuşması da bir başka sorunlu yaklaşım. Bugün başımıza gelenlerin çoğunun bu yaklaşım ve davranış biçimi olduğunu düşünenlerdenim. <strong>Doksanlı</strong> <strong>yılları</strong>, bu kesimin yok saymak istediği ‘<strong>diğer’</strong> kesimle birlikte yaşadım. <strong>Başörtülü</strong> bir kadının değil kamu hizmeti, değil üniversiteye benim ailemin evine girmesine bile kaş kaldırılan zamanları, ortamları, atmosferi gayet iyi hatırlıyorum. Yok sayılanların hepsi <strong>İslamcı</strong> değildi, ama pek çok yerde <strong>yasaklı</strong> idiler. <strong>Başörtülü</strong> kadınlara açık alanlar yok değildi, ama bu alanlar da <strong>hizmet</strong> <strong>alanları</strong> idi. Olayın inanılmaz bir sınıfsal boyutu vardı. Başta kadınlar olmak üzere, dindar muhafazakâr bir sosyal çevreden gelenler, adam sayılmıyordu. Meslek kuruluşlarında pek çok insan, <strong>eşinin</strong> <strong>başörtülü</strong> olduğunu gizlemek ihtiyacı duyuyordu. Uzun hikâye.</div> <div>Ama tabii, <strong>Kürt</strong> <strong>meselesi</strong> açısından hatırlattığımız gibi, konu sadece <strong>başörtüsü</strong> veya <strong>muhafazakarlık</strong> üzerindeki <strong>ayrımcılık</strong> değildi. <strong>Merkez</strong> partilerinde ve ana akım medyada, <strong>seküler</strong> <strong>milliyetçilik</strong> hakimdi. <strong>Susurluk</strong> skandalından sonra, merkez <strong>sağ</strong> ve <strong>sol</strong> partilerin <strong>MHP</strong> ile koalisyon kurması yadırganmıyordu, vs.</div> <div><strong>Eski</strong> <strong>Türkiye</strong> değil, ‘<strong>eskimeyen</strong> <strong>Türkiye’</strong> özleniyormuş. Bir direniş olarak “<strong>neşe geri çağrılıyor</strong>”muş. Tabii, bu hissiyatın <strong>sınıfsal</strong> ve <strong>siyasi</strong> boyutunun ötesinde bir de <strong>zaman</strong> boyutu var. <strong>Orta</strong> yaş ve üzeri <strong>beyaz</strong> <strong>Türkler</strong>, sadece eski <strong>Türkiye’deki</strong> konumlarını değil, gençlik/erken orta yaş yıllarını özlüyorlar. Her zaman böyle olur, insanların çoğu, özellikle de <strong>ayrıcalıklı</strong> bir hayat yaşamış olanlar, kendi <strong>kişisel</strong> <strong>tarihleri</strong> çerçevesinde <strong>geçmişi</strong> özler. Alıntıladığımız yazar gibi gençlerin, o dönemleri hatırlaması mümkün değil, belli ki o döneme dair <strong>anlatılan</strong> <strong>masallara</strong> inanmış.</div> <div>Ben, <strong>yetmişlerin</strong> ikinci yarısı, <strong>seksenli</strong>, <strong>doksanlı</strong> <strong>yılları</strong> gayet iyi hatırlayacak yaşlardayım. <strong>Tarkan’ın</strong> popüler olduğu dönemde, kişisel hayatım gayet keyifliydi ama <strong>Tarkan</strong> konseri, bana sadece ‘<strong>zaman</strong> <strong>tüneli’</strong> etkisi yaptı, daha doğrusu <strong>zaman</strong> <strong>içinde</strong> donup kalmak gibi bir <strong>bayatlık</strong> <strong>hissi</strong> verdi. İşin bu kısmı <strong>siyasi</strong> değil, ama çok önemli. Mevcut <strong>Türkiye</strong> hiç de <strong>mutluluk</strong> <strong>verici</strong> bir <strong>tablo</strong> sergilemiyor orası kesin. Ama işin bir de <strong>zamanla</strong> ilişkili bir <strong>boyutu</strong> var, yaş ilerledikçe <strong>gençliğin</strong>, parlak kariyerlerin, popülerliğin yitip gitmesini kabullenmezsek, mutsuz yaşlanırız. Dahası, <strong>geçmişi</strong> <strong>parlatmak</strong> suretiyle <strong>gençleri</strong> <strong>yanıltırız</strong>, benden söylemesi.</div> <div>.</div> <div><strong>Nuray Mert, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div>