Muhammed Işık yazdı;
Enflasyonla yaşamaya çalışma çabası
Türkiye'de evin fiyatı yükselince ev sahibi üzülmüyor. Arabanın değeri arttığında otomobil sahibi şikâyet etmiyor. Arsa ikiye katlandığında kimse “Keşke ucuzlasaydı.” demiyor.
Telefonun fiyatı yükseliyor, elinizdeki telefonun ikinci el değeri de artıyor. Bundan memnun oluyorsunuz.
Tuhaflık tam burada başlıyor.
Marketteki fiyat artışından şikâyet eden insan, sahip olduğu malın fiyatı yükseldiğinde bunu servet artışı olarak görüyor. Yeni otomobil almak isteyen, fiyatların düşmesini bekliyor; otomobili olan aracının daha pahalı olmasını istiyor. Ev almak isteyen konut fiyatlarından yakınıyor; evi olan fiyatların daha da yükselmesini bekliyor.
Türkiye'nin enflasyon hikâyesini anlamak için ekonomi kitaplarının yanına insan davranışlarını da koymak gerekiyor.
Çünkü uzun yıllar yüksek enflasyonla yaşayan toplumlarda fiyat artışı, zamanla hayatın olağan parçasına dönüşüyor. İşletme, fiyatını geçmiş enflasyona göre belirliyor. Çalışan ücret talebini beklediği artışa göre hesaplıyor. Ev sahibi kirasını geçmiş döneme bakarak artırıyor. Tüketici ise “Bugün almazsam yarın daha pahalı olur” diyerek alışverişini öne çekiyor.
Böylece enflasyon yalnızca fiyatları artırmıyor; enflasyon beklentisi de üretiyor.
Asıl mücadele burada başlıyor.
Türkiye'nin enflasyon tecrübesi yeni değil. Osmanlı dönemindeki para tağşişlerinden savaşların maliyetine, Cumhuriyet dönemindeki yüksek enflasyon yıllarından bugüne kadar fiyat istikrarı, sürekli tartışılan bir mesele oldu.
Fakat buradan “Türkiye'nin kaderi enflasyondur” sonucu çıkmaz.
Tarih kader değildir; fakat alışkanlıkları şekillendirir.
Yıllarca yüksek enflasyon yaşayan insan, fiyatların düşmesini beklemek yerine daha fazla yükselmesini beklemeye başlar. Bu beklenti de davranışları etkiler.
Üstelik Türkiye'de servetin önemli bir bölümü taşınmaz, otomobil, altın ve benzeri varlıklarda tutuluyor. Dolayısıyla enflasyon bir taraftan hayatı pahalılaştırırken diğer taraftan sahip olunan varlıkların nominal değerini artırıyor.
İnsan ekmeğin, kiranın ve eğitimin ucuzlamasını istiyor; fakat evinin, arabasının ve arsasının değer kaybetmesini istemiyor.
Enflasyonun insan zihninde kurduğu muhasebe tam olarak budur.
Türkiye'de enflasyon denince faiz ve kur konuşuluyor. Oysa üretim kapasitesi, enerji ithalatı, ara malı bağımlılığı, finansman maliyeti ve ihracat gücü de aynı masada olmalı.
Yüksek faiz kredi maliyetini artırır. Kurun uzun süre baskılanması ihracatçının rekabet gücünü zorlayabilir. Fakat bunun karşısına “Faizi düşürelim, kuru yükseltelim” gibi kolay reçeteler koymak da ekonomi politikası değildir.
Çünkü yüksek enflasyon işletmelerin önünü görmesini zaten zorlaştırıyor.
Asıl mesele, üretim gücünü artıracak bir düzen kurabilmek.
Bir işletmeye “Fiyatını artırma!” demek kolaydır.
Daha zor olan, o işletmenin daha düşük maliyetle ve daha yüksek verimlilikle üretmesini sağlayacak şartları oluşturmaktır.
Sanayicinin fiyat artışı manşetlere taşınıyor. Peki hizmetler?
Berber, kuaför, tamirci, özel kurs, bakım hizmetleri, yerel işletmeler...
Hizmet fiyatları da ciddi biçimde yükseliyor. Merkez Bankası’nın verileri, 2025'te hizmet enflasyonunun mal enflasyonunun oldukça üzerinde seyrettiğini gösteriyor. Kira, eğitim ve rekabetin sınırlı olduğu bazı yerel hizmetler fiyat artışlarında önemli rol oynuyor.
O hâlde soru şu:
- Sanayi fiyatlarını konuştuğumuz kadar hizmet fiyatlarını konuşuyor muyuz?
Yeterince konuşmuyoruz.
Fakat hizmet sağlayıcısını suçlamak da çözüm değildir. Kira, elektrik, personel, vergi ve diğer işletme giderleri yükseliyorsa hizmet fiyatı bundan etkilenecektir.
Sorulması gereken soru şudur:
- Bir hizmetin fiyatı neden bu kadar hızlı yükseliyor?
Cevap; maliyet, verimlilik, rekabet, kira ve arz kapasitesinin birlikte incelenmesini gerektirir.
Türkiye'nin dış ticaret açığı da bu tartışmanın dışında tutulamaz.
2025'te Türkiye'nin mal ihracatı 273,4 milyar dolar, ithalatı 365,5 milyar dolar oldu. Yaklaşık 92 milyar dolarlık fark ortaya çıktı.
Çin burada özel bir başlık.
Türkiye ile Çin arasındaki ticarette büyük bir açık bulunuyor. Çin'i suçlamak kolay. Fakat asıl soru şu:
- Çin'in ürettiğini Türkiye neden aynı ölçekte üretemiyor?
Daha önemlisi, üretebildiğimizi neden dünya pazarlarında yeterince rekabetçi biçimde satamıyoruz?
Mesele Çin'in Türkiye'ye mal satması değil. Mesele Türkiye'nin daha yüksek katma değerli ürünleri daha fazla üretip satamaması.
Ara malı, makine, elektronik ve yüksek teknoloji ürünlerinde dışa bağımlılığı azaltmadan kalıcı bir ekonomik denge kurmak zor.
Türkiye'nin enflasyonu düşürmesi gerekiyor. Bundan kimsenin kuşkusu yok.
Fakat düşük enflasyon tek başına ekonomik zafer değildir.
Enflasyon düşerken sanayi kapasitesi zayıflıyorsa, yatırımlar erteleniyorsa, ihracatçı rekabet gücünü kaybediyorsa ve ithalata bağımlılık artıyorsa başka bir sorun üretmiş oluruz.
Türkiye'nin hedefi yalnızca fiyat artış hızını düşürmek olmamalı.
Daha fazla üretmek, daha verimli üretmek, teknoloji geliştirmek, ithal girdiye bağımlılığı azaltmak ve dış pazarlarda daha fazla kazanmak zorundayız.
Çünkü enflasyonla mücadele, fiyatları bastırma yarışı değildir.
Asıl mesele, fiyatların neden sürekli yükselmek zorunda kaldığı bir ekonomik yapı içinde yaşadığımızı değiştirmektir.
Ve bunun yolu da bellidir:
Daha güçlü üretim, daha yüksek verimlilik ve daha fazla ihracat.