?>

NATO Zirvesi üzerinden Türkiye'yi okumak

Muhammed Işık

1 ay önce

Muhammed Işık yazdı;

NATO Zirvesi üzerinden Türkiye'yi okumak

Uluslararası zirveler, diplomatik takvimin sıradan toplantıları değildir. Liderlerin verdiği ortak fotoğraflar, yayımlanan bildiriler ve protokol görüntüleri, bu buluşmaların görünen yüzünü oluşturur. Asıl anlam ise toplantının yapıldığı şehirde, ele alınan başlıklarda ve ev sahibi ülkeye yüklenen sorumlulukta saklıdır. Bu yüzden Ankara'da gerçekleştirilen NATO Zirvesi, birkaç günlük diplomatik program olmanın çok ötesinde bir anlam taşımaktadır. Zirve, Türkiye'nin küresel güvenlik denklemindeki yerini ve uluslararası siyasette artan ağırlığını yeniden gündeme taşımıştır.
Dünya, Soğuk Savaş'ın sona erdiği yıllardaki iyimser güvenlik ikliminden oldukça uzak bir noktadadır. Rusya-Ukrayna Savaşı, Orta Doğu'da süregelen çatışmalar, enerji arzına yönelik kırılganlıklar, siber saldırılar, düzensiz göç hareketleri ve yapay zekâ destekli yeni tehditler, devletleri yeniden sert güç unsurlarına yöneltmektedir. Uluslararası sistem, ekonomik ilişkilerin tek başına güvenliği sağlayamayacağını yaşayarak öğrenmiştir. Bu tablo, askerî caydırıcılığı ve güvenlik iş birliklerini yeniden dünya siyasetinin merkezine yerleştirmiştir.
NATO'nun yeniden öne çıkmasının temel nedeni de budur. 1949 yılında Sovyet yayılmacılığına karşı kurulan ittifakın varlığı, Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle uzun süre tartışıldı. Hatta birçok uzman, NATO'nun tarihî görevini tamamladığını ileri sürdü. Fakat Balkanlar'daki savaşlar, 11 Eylül saldırıları, uluslararası terör örgütlerinin yükselişi ve son olarak Rusya'nın Ukrayna'ya yönelik saldırısı, güvenlik ortamını bütünüyle değiştirdi. Avrupa ülkeleri, savunma bütçelerini artırdı, müşterek tatbikatlar yoğunlaştı ve uzun yıllar askerî tarafsızlık siyaseti izleyen ülkeler bile NATO çatısı altında yer almayı tercih etti. Böylece ittifak, yeni güvenlik şartlarının belirleyici aktörlerinden biri hâline geldi.
Ancak günümüz NATO'su, kuruluş yıllarındaki gündemle hareket etmiyor. Siber güvenlik, uzay teknolojileri, kritik altyapıların korunması, enerji hatlarının emniyeti, insansız sistemler ve hibrit tehditler, ittifakın öncelikli çalışma alanları arasında yer alıyor. Artık savaşlar, cephe hattında başlayan askerî hareketlerden önce dijital altyapıları hedef alan saldırılarla başlayabiliyor. Bu dönüşüm, güvenlik kavramını askerî sınırların çok daha geniş bir alanına taşıdı.
Böyle bir dönemde Ankara'nın NATO Zirvesi'ne ev sahipliği yapması rastlantı değildir. Türkiye, 1952 yılından bu yana ittifakın önemli üyelerinden biridir. Üstelik sahip olduğu jeopolitik konum, bu üyeliğe çok daha geniş bir anlam kazandırmaktadır. Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan Türk Boğazlarını kontrol eden, Avrupa ile Asya arasında doğal geçiş güzergâhı oluşturan ve Balkanlar, Kafkasya ile Orta Doğu'nun kesişim noktasında bulunan Türkiye, NATO'nun güvenlik planlamasında kilit ülkeler arasında yer almaktadır.
Bugün Karadeniz'in güvenliği konuşulurken Türkiye'yi, enerji koridorları değerlendirilirken Anadolu'yu, bölgesel krizler ele alınırken Ankara'yı denklemin dışında bırakmak mümkün değildir. Bu nedenle Ankara'daki zirveyi, birkaç günlük güvenlik uygulamaları veya şehir hayatını etkileyen tedbirlerle değerlendirmek eksik bir okuma olacaktır. Asıl üzerinde durulması gereken konu, Türkiye'nin değişen uluslararası dengeler içindeki stratejik konumu ve bu konumun beraberinde getirdiği sorumluluklardır. Zirvenin asıl mesajı da tam burada yatmaktadır.
Bir devletin uluslararası sistemdeki etkisi, nüfusu ya da ekonomik büyüklüğü kadar bulunduğu coğrafyayla da ölçülür. Tarih boyunca büyük güçlerin rekabet alanlarına bakıldığında Anadolu'nun neden sürekli ilgi odağında olduğu açıkça görülür. Asya, Avrupa ve Afrika'nın kesişim noktasında yer alan Türkiye; Karadeniz'i Akdeniz'e bağlayan Türk Boğazlarına hâkim konumu, enerji ve ticaret yolları üzerindeki yeri ve kriz bölgelerine yakınlığıyla küresel güvenlik hesaplarının merkezinde bulunmaktadır.
Türkiye'nin 1952 yılında NATO'ya katılması da bu jeopolitik gerçekliğin doğal sonucuydu. Soğuk Savaş boyunca ittifakın güneydoğu kanadını koruyan Türkiye, bugün de aynı önemi taşımaktadır. Değişen yalnızca tehditlerin niteliğidir. Dün Sovyet yayılmacılığı ön plandaydı; bugün ise bölgesel savaşlar, uluslararası terör, düzensiz göç, siber saldırılar ve enerji güvenliği aynı anda dikkate alınmaktadır. Bu geniş güvenlik alanı, Türkiye'nin stratejik değerini azaltmak yerine daha da artırmıştır.
Rusya-Ukrayna Savaşı bunun en somut örneğini ortaya koydu. Savaşın başlamasıyla birlikte gözler yeniden Karadeniz'e çevrildi. Türkiye, Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ni uluslararası hukuk çerçevesinde uygulayarak Karadeniz'deki askerî dengenin korunmasında önemli rol üstlendi. Bu tutum, Ankara'nın bölgesel ve küresel güvenlik bakımından da kritik bir konumda bulunduğunu gösterdi. Boğazlar üzerindeki hâkimiyet, Türkiye'ye askerî olduğu kadar diplomatik bir etki alanı da kazandırmaktadır.
Türkiye'nin ağırlığını belirleyen tek unsur coğrafyası değildir. Türk Silahlı Kuvvetleri, NATO'nun en büyük ve en tecrübeli orduları arasında yer almaktadır. Kore Savaşı'ndan Balkanlar'a, Kosova'dan Afganistan'a kadar pek çok uluslararası görevde üstlenilen sorumluluk, Türkiye'nin ittifak içindeki güvenilirliğini pekiştirmiştir. Bu tecrübe, askerî kapasiteyi, kriz yönetimini ve uluslararası koordinasyon yeteneğini de ortaya koymaktadır.
Son yıllarda savunma sanayiinde kaydedilen ilerleme de bu tabloyu tamamlayan önemli bir başlıktır. Yerli ve millî imkânlarla geliştirilen insansız hava araçları, savaş gemileri, elektronik harp sistemleri, füze teknolojileri ve hava savunma projeleri, Türkiye'nin güvenlik alanındaki hareket kabiliyetini genişletmiştir. Savunma sanayii artık yalnızca askerî ihtiyaçları karşılayan bir sektör değildir; diplomatik ilişkileri, ihracatı ve uluslararası iş birliklerini de etkileyen stratejik bir güç unsurudur.
Türkiye'nin güvenlik gündemini farklılaştıran en önemli başlıklardan biri de terörle mücadeledir. Yaklaşık yarım asırdır farklı terör örgütleriyle mücadele eden Türkiye, sınır güvenliği ve düzensiz göç baskısını da aynı anda yönetmektedir. Avrupa'nın birçok ülkesinin uzaktan takip ettiği güvenlik tehditleri, Türkiye için günlük hayatın parçasıdır. Bu nedenle Ankara'nın güvenlik öncelikleri ile bazı müttefiklerin bakış açısı her zaman örtüşmeyebilir. Ancak bu durum, Türkiye'nin ittifak içindeki önemini azaltmaktan çok, güvenlik tecrübesini daha değerli hâle getirmektedir.
Enerji güvenliği de Türkiye'nin stratejik konumunu güçlendiren başka bir başlıktır. Hazar Havzası'ndan Avrupa'ya uzanan boru hatları, Kafkasya'yı Akdeniz'e bağlayan ulaştırma koridorları ve Doğu Akdeniz'deki enerji rekabeti, Türkiye'yi vazgeçilmez bir geçiş ülkesi hâline getirmektedir. Enerji arz güvenliği artık ekonomik bir mesele olmanın ötesinde millî güvenliğin ayrılmaz bir parçası olarak görülmektedir. Bu nedenle Türkiye'nin jeopolitik değeri, askerî ve diplomatik kapasitesiyle birlikte değerlendirilmektedir.
Ankara'daki NATO Zirvesi işte bu tablo içinde anlam kazanmaktadır. Zirve, Türkiye'nin herhangi bir üye ülke olmasından daha ziyade bulunduğu coğrafya, sahip olduğu askerî kapasite ve yürüttüğü diplomatik temaslar sebebiyle uluslararası güvenlik mimarisinin kilit aktörlerinden biri olmasından dolayı önem taşımaktadır. Dolayısıyla Ankara'da ağırlanan liderler kadar, o liderleri bir araya getiren jeopolitik gerçek de dikkatle okunmalıdır. Çünkü bugün tartışılan konu, NATO'nun geleceği kadar Türkiye'nin değişen dünya düzenindeki yeridir.
Ankara'daki NATO Zirvesi boyunca kamuoyunda en çok konuşulan başlıkların başında güvenlik tedbirleri geldi. Kapatılan yollar, değişen ulaşım güzergâhları ve günlük hayatı etkileyen uygulamalar doğal olarak eleştirilere konu oldu. Demokratik toplumlarda bu eleştirilerin dile getirilmesi kadar tabii bir durum yoktur. Ne var ki böylesine önemli organizasyonlarda meseleye yalnızca günlük hayatın konforu üzerinden bakmak, resmin tamamını görmeye yetmez.
Devletlerin güvenlik anlayışı, gerçekleşmiş olaylardan çok, gerçekleşme ihtimali bulunan riskler üzerine kuruludur. Güvenlik planlamasının başarısı çoğu zaman görünmez. Çünkü hedef, bir saldırıya müdahale etmekten önce saldırının meydana gelmesini engellemektir. Bu yüzden uluslararası zirvelerde alınan tedbirler, günlük hayatın akışından daha çok en olumsuz senaryolar dikkate alınarak belirlenir.
Dünyanın önde gelen ülkelerinde düzenlenen NATO, G7 ve G20 zirvelerinde de benzer uygulamalar görülmektedir. Şehir merkezlerinin güvenlik çemberine alınması, hava sahasının geçici olarak sınırlandırılması, toplantı alanlarının kilometrelerce çevresinde koruma kuşakları oluşturulması uluslararası güvenlik protokollerinin olağan parçasıdır. Bu uygulamalar, özgürlükleri hedef alan tercihlerden ziyade ev sahibi devletin üstlendiği uluslararası sorumluluğun gereğidir.
Türkiye açısından bu sorumluluk daha ağırdır. Çünkü ülkemiz uzun yıllardır terör örgütleriyle mücadele eden, çevresindeki çatışmalardan doğrudan etkilenen ve yabancı istihbarat servislerinin yoğun ilgi gösterdiği bir coğrafyada bulunmaktadır. Böylesine hassas bir güvenlik ortamında düzenlenen uluslararası zirvelerde en küçük ihmalin dahi ağır sonuçlar doğurabileceği göz ardı edilemez.
Elbette herkes gibi ben de uluslararası toplantıların hiçbir kısıtlamaya yol açmadan gerçekleşmesini isterim. İşimize rahatça gitmeyi, kültür ve sanat faaliyetlerini aksatmadan sürdürebilmeyi, anayasanın güvence altına aldığı hakları dilediğimiz gibi kullanabilmeyi arzu ederim. Ancak arzu edilen ile devletin karşı karşıya bulunduğu güvenlik gerçekleri her zaman aynı çizgide buluşmayabilir.
NATO'yu eleştirmek, ittifakın politikalarına karşı çıkmak veya farklı güvenlik anlayışlarını savunmak demokratik hayatın tabii sonucudur. Ancak eleştirinin inandırıcılığı, ortaya konulan alternatiflerle ölçülür. "Karşı çıkıyorum" demek kolaydır; önemli olan, ortaya çıkabilecek güvenlik boşluğunu hangi yöntemle dolduracağınızı açıklayabilmektir. Güvenlik politikaları, sloganlar yerine risk analizi, istihbarat ve devlet tecrübesiyle şekillenir.
Bu noktada sivil toplum kuruluşları ile devlet kurumlarının taşıdığı sorumluluk arasında belirgin bir fark vardır. Sivil toplum kuruluşları görüş bildirir; devlet ise karar alır ve o kararın bütün sonuçlarını üstlenir. Şayet güvenlik tedbirleri gevşetilse ve zirve sırasında bir terör saldırısı ya da uluslararası kriz yaşansa, bunun siyasi, diplomatik ve insani bedelini toplumun tamamı öder. Devlet yönetenlerin omuzlarındaki yük de tam olarak budur.
Ankara'daki NATO Zirvesi birkaç gün sonra hafızalarda yerini yeni gündemlere bırakacaktır. Fakat bu zirvenin gösterdiği bir gerçek, uzun süre önemini koruyacaktır: Türkiye, uluslararası güvenlik ve diplomasinin merkez ülkelerinden biridir. Bu konum, ülkemize saygınlık kazandırdığı kadar ağır sorumluluklar da yüklemektedir. Stratejik değeri artan devletlerin güvenlik hassasiyeti de aynı ölçüde artmaktadır.
Bu nedenle Ankara'daki zirveyi değerlendirirken odağımızı birkaç günlük tedbirlere çevirmek yerine, Türkiye'nin değişen dünya düzenindeki konumuna yöneltmeliyiz. Tartışmanın merkezinde NATO'dan çok, Türkiye'nin küresel güç dengeleri içinde üstlendiği sorumluluk ve taşıdığı stratejik ağırlık yer almalıdır. Devletlerin büyüklüğü, ev sahipliği yaptıkları zirvelerin sayısıyla ölçülmez; asıl ölçü, bu organizasyonların gerektirdiği sorumluluğu hukuk çerçevesinde, kararlılıkla ve başarıyla yerine getirebilme kabiliyetidir.
Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi, aslında NATO'nun Türkiye'yi nasıl gördüğünden çok, Türkiye'nin değişen dünya düzeninde kendisini nasıl konumlandıracağına dair güçlü bir hatırlatmadır. Coğrafya milletlere büyük imkânlar sunabilir; fakat o imkânları kalıcı bir güce dönüştüren unsur, akılcı devlet yönetimi, güçlü kurumlar ve uzun vadeli stratejik bakıştır.

.

Muhammed Işık, dikGAZETE.com

NATO Zirvesi Haberleri

YAZARIN DİĞER YAZILARI