- 12-08-2026 19:12
- 165
Mehmet Yıldırım yazdı;
Selâhaddin Hattı; Kudüs’e giden yol yeniden çiziliyor!
Mısır ve Suriye Sultanı, Eyyubiler Devleti'nin kurucusu ve Kudüs'ü Haçlılar'dan geri alan efsanevi Müslüman komutan Selâhaddin Eyyubi’ye selam olsun!
Kudüs’ün fethi; hikaye değil, masal da değil. Yaşanan bir hakikat; kuvvetli bir örnek.
Onun için kimisi Kürt, kimisi Türk, kimisi de Arap dedi.
Akademisyen ve bazı tarihçilere göre bugün ki Azerbaycan sınırından kalkıp; Tikrit’e (Irak) yerleşen Kürt kökenli bir aileye mensuptu.
Selâhaddin Eyyubi, hükümdar olmadan önce Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı Atabeylikler (Zengiler) bünyesinde yetişmiş, Türk askeri ve idari geleneklerini benimsemiş; Kürtçe, Farsça, Arapça ve Türkçe konuşabilen bir liderdi. Daha sonra ise kurduğu Eyyubiler Devleti'nin bizzat Sultanı olmuştur.
Onu önemli kılan; 27 Recep 583 (1187) tarihinde Kudüs’ü Haçlı İşgalinden kurtarmasıydı.
Yaşadığı dönemde İslam dünyasında etnik kimlikten ziyade dini ve siyasi aidiyet ön planda olduğu için kendisi daha çok "Müslümanların lideri ve komutanı" kimliğiyle tanınmıştır.
Ortadoğu’nun haritasına yalnızca sınırları görerek bakarsanız birbirinden kopuk ülkeler görürsünüz: Mısır, Libya, Gazze, Suriye, Irak…
Ama haritaya denizleri, geçitleri, ticaret yollarını, enerji koridorlarını ve güvenlik hatlarını eklediğinizde başka bir tablo ortaya çıkar.
Afrika Boynuzu’ndan Kızıldeniz’e, Süveyş’ten Akdeniz’e, Kahire’den Şam’a, Mezopotamya’dan Anadolu’ya uzanan büyük bir jeopolitik kuşak…Karadeniz, İstanbul/ Boğazlar, Kafkasya, Balkanlar, Türkistan, Pasifik...
İşte bu kuşağın adı Selâhaddin Hattı .
Bu, yeni bir fetih çağrısı değil; Türkiye’nin kendi güvenliğini, çevresindeki coğrafyanın istikrarıyla birlikte düşünmesini anlatan stratejik bir metafordur. Hibrit Savaş ve konveksiyonel silahların gölgesi altında yaşayan/ hayatta kalan mustazafların( ezilen, baskı altında tutulanlar) korunması için atılan adım.
Güney Suru: Türkiye’nin yeni güvenlik kuşağı…
Türkiye’nin güvenlik anlayışı artık yalnızca sınır çizgilerinden ibaret olamaz.
Kızıldeniz’deki kriz Süveyş’i, Süveyş Akdeniz’i, Libya Doğu Akdeniz’i, Gazze bütün bölgeyi, Şam’daki gelişmeler ise Mezopotamya’yı etkiliyor.
Binlerce kilometre uzakta başlayan bir kriz, Ankara’nın güvenlik dosyasına dönüşebiliyor.
Bu nedenle Türkiye’nin güneyinde görünmeyen bir güvenlik kuşağı oluşuyor.
Güney Suru.
Fakat bu surun taşları tanklardan oluşmuyor.
Diplomasiden, ekonomiden, ticaretten, enerjiden, ulaşımdan ve insan ilişkilerinden oluşuyor…
Kahire neden kilit nokta?
Bu haritada Mısır’ın yeri başka.
Mısır sadece Kahire değildir. Nil’dir. Süveyş’tir. Kızıldeniz’dir. Afrika ile Ortadoğu arasındaki kapıdır.
Bu yüzden Ankara-Kahire ilişkilerini yalnızca diplomatik normalleşme veya ekonomik işbirliği olarak okumak eksik kalır.
Libya, Kızıldeniz, Afrika ve Gazze’yi konuşuyorsanız Mısır’ı konuşmak zorundasınız.
Kahire yoksa güney hattı eksiktir.
Türkiye’nin asıl gücü; bağ kurmak!..
21. yüzyılda devletlerin gücü yalnızca ordularının büyüklüğüyle ölçülmüyor.
Hangi limana ulaşabildiğiniz…
Hangi ülkeyle ticaret yaptığınız…
Hangi başkentte telefonunuzun açıldığı…
Hangi toplumda güven oluşturduğunuz…
Kriz anında hangi kapının size açıldığı…
Bunların tamamı stratejik güçtür.
Türkiye’nin Afrika’dan Ortadoğu’ya, Akdeniz’den Kafkasya’ya uzanan geniş coğrafyada sahip olduğu en önemli avantajlardan biri de budur: bağ kurabilme kapasitesi.
Bir doktor, mühendis, diplomat, akademisyen veya öğrencinin yıllar önce kurduğu ilişki, bugün görünmez bir stratejik sermayeye dönüşebilir. Bugün birçok ülkede Türkçe konuşan insan var: Türkiye’ye gönülden bağlı.
Devlet aklı bazen bugünün anlaşmasını değil, yirmi yıl sonrasının bağlantısını kurar. “Büyük Ağ” kavramı da tam olarak bu uzun vadeli stratejik hafızaya dayanıyor.
Doğudaki düğüm: güvenlik mi, siyaset mi?
Hattın en hassas bölgesi ise doğuda düğümleniyor.
Mezopotamya… Şam’ın kuzeyi… İran’ın batısı…
Türkiye, Irak, Suriye ve İran’ın kesiştiği bu coğrafyada güvenlik, siyaset, enerji, ticaret ve bölgesel güç mücadelesi birbirinden ayrı düşünülemez.
Türkiye açısından mesele yalnızca sınır güvenliği değildir.
Asıl mesele, bölgedeki siyasi ve güvenlik dengelerinin Türkiye’nin aleyhine yeni bir tehdit alanı oluşturmasına izin vermemektir.
Bu nedenle Ankara’nın bölgesel güvenlik mimarisi, yalnızca askerî tedbirlerden değil; diplomasi, ekonomik entegrasyon, siyasi diyalog ve bölgesel istikrardan oluşuyor.
583/1187’yi yeniden okumak…
Ve bütün yollar bizi 583’e götürüyor.
Selâhaddin’e.
Kudüs’e.
Fakat asıl soru “Selâhaddin Kudüs’ü nasıl aldı?” olmamalı.
Daha önemli soru şudur:
Selâhaddin Kudüs’e gitmeden önce neyi birleştirdi?
Çünkü Kudüs’ün fethi Kudüs’ün önünde başlamadı.
Mısır vardı. Şam vardı. Mezopotamya vardı.
Dağınık siyasi güçlerin ortak bir stratejik zeminde buluşması vardı.
İşte bugünün Selâhaddin Hattı fikri de buradan doğuyor.
Kudüs’e giden yol Kudüs’ten başlamaz!..
Bugün Kudüs’ü konuşurken yalnızca Kudüs’e bakmak yetmez.
Kahire’ye, Şam’a, Mezopotamya’ya, Kızıldeniz’e, Akdeniz’e ve Arap Körfezi’ne bakmak gerek.
Ve bütün bu coğrafyaları birbirine bağlayan güvenlik ve ekonomik koridorları görmek gerekir.
Çünkü Kudüs, yalnızca bir şehir değil; bölgesel dengelerin kesiştiği bir jeopolitik merkezdir.
Türkiye’nin Kudüs yaklaşımı da bu nedenle yalnızca diplomatik söylemle sınırlı değildir.
Ankara’nın gücü, bölgesel istikrarı destekleyen diplomasiyle, ekonomik bağlantılarla, insani kapasiteyle ve güvenlik mimarisiyle birlikte harmanlanıyor.
Türkiye’nin tarihsel sınavı…
Türkiye’nin önündeki mesele artık yalnızca Suriye sınırını korumak değildir.
Afrika’da etkin olmak yetmez; Afrika’yı Akdeniz’e bağlayan yolları görmek gerekir.
Mısır’la yakınlaşmak yetmez; Kahire’nin bölgesel ağırlığını hesaba katmak gerekir.
Libya’da var olmak yetmez; Doğu Akdeniz’in bütün denklemini okumak gerekir.
Kürt meselesinde güvenlik üretmek yetmez; bölgesel siyasi dengeyi de gözetmek gerekir.
Kudüs’ü savunmak yetmez; Kudüs’ü çevreleyen jeopolitiği anlamak gerekir.
İşte Türkiye’nin bölgesel güç olma iddiasının gerçek sınavı burada başlıyor.
Selâhaddin Hattı neyi ifade ediyor?
Selâhaddin Hattı’nı doğru okumak gerekiyor.
Bu bir savaş hattı değildir.
Bir işgal planı değildir.
Bir imparatorluk projesi değildir.
Başka devletlerin egemenliğini ortadan kaldırma çağrısı hiç değildir.
Bu kavram, Türkiye’nin kendi güvenliği ile bölgesel istikrar arasındaki bağlantıyı gören bir stratejik perspektif olarak okunmalıdır.
Afrika’yı Ortadoğu’dan koparmadan…
Ortadoğu’yu Akdeniz’den ayırmadan…
Akdeniz’i Anadolu’dan bağımsız düşünmeden…
Anadolu’yu Balkanlar, Kafkasya ve Türkistan’dan koparmadan…
Bütün bu coğrafyaları aynı güvenlik ve bağlantı haritasında okuyabilmek.
İşte mesele budur.
Çünkü güçlü devlet yalnızca sınırlarını koruyan devlet değildir.
Sınırlarının ötesinde ne olduğunu bilen devlettir.
Ve son söz…
Ortadoğu yeniden şekilleniyor.
Güneyde yeni bir güvenlik kuşağı oluşuyor.
Kahire yeniden önem kazanıyor.
Şam yeniden denkleme giriyor.
Mezopotamya yeniden hareketleniyor.
İslamabad’tan Mekke’ye, Kızıldeniz’den Süveyş’e, Kahire’den Şam’a, Şam’dan Mezopotamya’ya ve oradan Anadolu’ya uzanan hat; Türkiye’nin güvenlik geleceğini doğrudan ilgilendiriyor.
583’n bugüne bıraktığı en önemli ders ise bir fetihden çok daha geniştir:
Kudüs’e ulaşmadan önce Kudüs’e giden yolu kurmak.
Bugünün Türkiye’si için bunun karşılığı açıktır:
Türkiye, Kudüs’e giden yolu savaşla değil; diplomasi, ekonomi ve bölgesel istikrarla inşa ederek Güney Suru’nun sadece koruyucusu değil, bölgesel güvenliğin kurucu gücü olur.
“Terörsüz Türkiye” süreci kapsamında hazırlanan Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi ve Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında tarihî "MEKKİ Anlaşma"; KUDÜS’e giden yolun örülmesidir.
.
Mehmet Yıldırım, dikGAZETE.com
https://x.com/Kehf_tekI_iz
https://islamansiklopedisi.org.tr/selahaddin-i-eyyubi
https://www.dikgazete.com/haber/milli-dayanisma-ve-toplumsal-butunlesmenin-guclendirilmesine-dair-kanun-teklifi-yasalasti-1014472.html
https://www.akra.media/Medya/HaberDetay/107093/mekke-de-tarihi-imza
https://akra.media/Haber/HaberDetay/100086/sagduyulu-ittifak-cagrisi