Bir Hilal yürüyüşü; Mekke’den yükselen jeopolitik dalga

Bir Hilal yürüyüşü; Mekke’den yükselen jeopolitik dalga

Mehmet Yıldırım yazdı;

Bir Hilal yürüyüşü; Mekke’den yükselen jeopolitik dalga

Mekke Anlaşması: Türkiye ittifak mı kuruyor, denge mi?

Mekke’de atılan imza; kâğıt üzerinde üç ülkenin savunma iş birliği olabilir.

Fakat jeopolitik açıdan bakıldığında mesele çok daha büyük.

Pakistan ile Suudi Arabistan arasında, 2025’te filizlenen askerî yakınlaşmanın Türkiye’yi de içine alarak Mekke Anlaşması adıyla üçlü bir sacayağına dönüşmesi; salt bir savunma paktı olmanın ötesinde küresel bir güç projeksiyonudur. Sürecin İslam dünyasının kalbi Mekke’de taçlandırılması bir tesadüf değil; aksine Batı patentli "İbrahim/Abraham Anlaşmaları"na karşı yerli, bölgesel ve ümmeti kapsayan bir alternatifin ilanıdır.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın aynı güvenlik denkleminde buluşması; Körfez'den Anadolu'ya, oradan Güney Asya'ya uzanan yeni bir güç hattının ortaya çıkması anlamına geliyor.

Üstelik bu üç ülkenin masaya koyduğu güç birbirinden farklı.

Suudi Arabistan sermayeyi, enerjiyi ve finansal gücü getiriyor.

Pakistan askerî kapasiteyi, stratejik derinliği ve nükleer caydırıcılığı getiriyor.

Türkiye ise jeopolitik konumu, savunma sanayii, askerî kapasitesi ve diplomatik hareket alanıyla bu üçgenin merkezine yerleşiyor.

İşte bu nedenle Mekke Anlaşması'nı yalnızca bir savunma paktı olarak okumak eksik olur.

Asıl soru şudur:

Türkiye yeni bir ittifaka mı giriyor, yoksa kendi etrafında yeni bir stratejik denge mi kuruyor?

Türkiye merkezli yeni bir stratejik denge kuruluyor. Koruyucu ve himaye eden kadim devlet. Türkiye daha yüzyıl önce bu coğrafyada yaşadıklarını ve düşmanlarını unutmadı; tabi ki kin gütmüyor. Ama ortada habire korlanan bir ateş var; söndürülmesi gereken.

Türkiye’nin asıl kazancı: Hareket alanı…

Türkiye'nin dış politikasında son yıllarda belirginleşen bir gerçek var:

Ankara artık tek bir güç merkezine yaslanarak hareket etmek istemiyor.

NATO üyeliği devam ediyor.

Avrupa ile ilişkiler sürüyor.

Rusya ile iletişim kanalları açık tutuluyor.

Körfez ülkeleriyle ekonomik ve stratejik bağlar geliştiriliyor.

Pakistan ve Asya ile savunma ilişkileri derinleşiyor.

Bu tablo bir çelişki değil.

Tam tersine, Türkiye'nin stratejik özerklik arayışının sonucudur.

Türkiye, farklı güç merkezleriyle aynı anda ilişki kurabilecek ve hiçbirine tamamen bağımlı kalmadan kendi kararını verebilecek kapasiteyi oluşturmak istiyor.

Mekke Anlaşması bu kapasitenin güvenlik alanındaki yeni halkasıdır.

Üç ülke, üç güç…

Anlaşmanın geleceğini anlamak için üç ülkenin birbirini nasıl tamamladığına bakmak gerekiyor.

Riyad'ın parası var.

Ankara'nın teknolojisi ve savunma sanayii var.

İslamabad'ın askerî kapasitesi ve Güney Asya'daki stratejik ağırlığı var.

Bu üç unsur sadece silah ve asker demek değil.

Enerji…

Savunma sanayii…

Teknoloji…

Yatırım…

Ulaştırma…

Siber güvenlik…

Ticaret koridorları…

Bunların tamamı ortak bir stratejinin parçalarına dönüştürülebilir.

Türkiye açısından asıl fırsat da burada.

Mesele Suudi Arabistan'a silah satmak veya Pakistan'la askerî tatbikat yapmak değildir.

Mesele, üç ülkenin kapasitesini birbirine bağlayan bir savunma-ekonomi-teknoloji ekosistemi kurabilmektir.

Fakat her gücün bir bedeli var!..

Mekke Anlaşması, Türkiye'ye alan açıyor.

Ama aynı anda Ankara'nın önüne yeni riskler de koyuyor.

Çünkü Suudi Arabistan'ın İran'la, Pakistan'ın Hindistan'la yaşadığı stratejik gerilimler Türkiye'nin dış politika hesabına doğrudan veya dolaylı biçimde girebilir.

İran açısından bakıldığında mesele daha hassas.

Tahran, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattını kendisine karşı oluşturulmuş bir güvenlik kuşağı olarak algılarsa; Ankara'nın İran'la yürüttüğü denge politikası zorlaşabilir.

Oysa Türkiye'nin İran'la ilişkisi yalnızca siyasi değil.

Enerji var.

Ticaret var.

Irak var.

Suriye var.

Kafkasya var.

Sınır güvenliği var.

Dolayısıyla Türkiye'nin İran'ı tamamen karşısına alan bir bloklaşmanın parçası olması, kendi stratejik hareket alanını daraltır.

Ankara'nın başarısı, caydırıcılığı artırırken; düşmanlık alanını büyütmemesine bağlıdır.

Pakistan varsa Hindistan da var!..

Denklemin diğer hassas noktası Hindistan.

Pakistan'ın anlaşmaya dahil olması; Mekke Anlaşması'nı Ortadoğu'nun dışına taşıyor.

Artık masada Güney Asya da var.

Bu Türkiye için önemli bir fırsat.

Ankara, Körfez ile Güney Asya arasında stratejik bağlantı noktası olabilir.

Ancak Hindistan'ın bu yapıyı Pakistan lehine yeni bir güvenlik bloğu olarak değerlendirmesi; Türkiye'nin Yeni Delhi ile ilişkilerini zorlaştırabilir.

Burada Ankara'nın ince bir diplomasi yürütmesi gerekiyor.

Pakistan'la stratejik ortaklık, Hindistan'la stratejik rekabet anlamına gelmemeli.

Türkiye'nin amacı taraf olmak değil, ağırlık merkezi olmaktır.

“İslam NATO'su” demek neden yanlış?

Mekke Anlaşması'na hemen “İslam NATO'su” demek cazip gelebilir.

Fakat stratejik olarak yanlış bir çerçeve oluşturur.

Çünkü İslam dünyası tek bir siyasi blok değil.

İslam ülkelerinin her birinin güvenlik öncelikleri başka.

Dolayısıyla üç ülkenin oluşturduğu yapı bütün İslam dünyasını temsil eden bir askerî ittifak gibi sunulursa, daha ilk günden karşı bloklaşmaları tetikleyebilir.

Oysa Türkiye açısından daha akıllıca model şudur:

Kapalı bir askerî ittifak değil, açık ve genişleyebilir bir bölgesel güvenlik platformu.

Böyle bir model Türkiye'nin diplomatik alanını daraltmaz; tam tersine genişletir.

Washington, Moskova, Pekin ve Yeni Delhi’nin hesabı…

Mekke Anlaşması'nın yankısı üç ülkenin sınırlarında kalmayacak.

Washington, NATO üyesi Türkiye'nin yeni güvenlik ilişkilerini dikkatle izleyecek.

Pekin, Pakistan'ın stratejik konumu nedeniyle gelişmeyi önemseyecek.

Moskova, Türkiye ve Suudi Arabistan'ın yeni güvenlik yakınlaşmasının Ortadoğu'daki dengeleri nasıl değiştireceğini hesaplayacak.

Yeni Delhi ise Pakistan'ın yeni bir güvenlik şemsiyesi kazanmasını yakından takip edecek.

Yani Mekke'deki masa üç kişilik olsa da, masanın çevresindeki sandalye sayısı çok daha fazla.

İşte Türkiye'nin stratejik ağırlığı da burada ortaya çıkıyor.

Ankara aynı anda Washington'la, Moskova'yla, Pekin'le, Riyad'la, İslamabad'la ve diğer bölgesel aktörlerle konuşabilen nadir ülkelerden biri.

Bu avantaj korunmalı.

Asıl tehlike: Otomatik savaş yükümlülüğü…

Bir savunma anlaşmasının en zor sınavı imza günü değil, kriz günüdür.

Suudi Arabistan'a saldırı olursa ne olacak?

Pakistan-Hindistan gerilimi savaşa dönüşürse Türkiye'nin pozisyonu ne olacak?

İran'la çatışma çıkarsa Ankara nasıl davranacak?

Türkiye'nin kendi güvenlik çıkarlarıyla müttefiklerinin çıkarları çatışırsa hangi mekanizma işletilecek?

İşte bu sorular cevaplanmadan hiçbir savunma paktı tam anlamıyla güvenlik üretmez.

Çünkü Türkiye'nin bölgesel çıkarları diğer iki ülkeden çok daha geniş.

Ankara aynı anda NATO'yu, Avrupa'yı, Rusya'yı, İran'ı, Kafkasya'yı, Ortadoğu'yu ve Asya'yı hesaba katmak zorunda.

Bu nedenle Türkiye'nin en önemli kırmızı çizgisi şu olmalı:

Mekke Anlaşması Türkiye'yi başkalarının savaşlarının otomatik tarafı haline getirmemeli.

Ankara güvenlik ortağı olabilir.

Ama stratejik kararlarının sahibi olmayı sürdürmelidir.

Mekke’nin gerçek anlamı…

Mekke'nin seçilmesi anlaşmaya askerî anlamının ötesinde sembolik bir sorumluluk yüklüyor.

Bu şehir bir cepheleşmenin merkezi değil; Müslümanların ortak hafızasının merkezidir.

Dolayısıyla Mekke'den çıkan güvenlik anlayışı bir ülkeye karşı kurulmuş blok değil; çatışmayı azaltan bir bölgesel düzen üretmelidir.

Bu başarılırsa anlaşma yalnızca Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ı birbirine bağlamaz.

İran'la diyalog için de alan açabilir.

Katar, Mısır, Endonezya, Malezya, Maldivler ve Afrika ile Türkistan ülkeleriyle yeni güvenlik ve ekonomi kanalları oluşturabilir.

O zaman Mekke Anlaşması, “İslam NATO'su” olmaktan çıkar;

İslam dünyasında yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin başlangıç noktası haline gelir.

Son söz: Türkiye’nin hedefi cephe değil; merkez olmalı!..

Mekke Anlaşması, Türkiye'ye büyük bir fırsat sunuyor.

Mekke Anlaşması bir kutuplaşma ekseni değil, istikrar ve kalkınma ekseni olmalı.

Türkiye'nin önündeki tarihî fırsat da burada.

Ankara yeni bir cepheye katılmak zorunda değil.

Yeni bir blok kurmak da zorunda değil.

Türkiye'nin yapması gereken daha büyük:

Bloklar arasında kendi ağırlık merkezini oluşturmak.

Çünkü geleceğin çok kutuplu dünyasında güç, yalnızca en fazla silaha sahip olmak değildir.

Güç; aynı anda farklı merkezlerle konuşabilmek, kendi güvenliğini sağlayabilmek, ekonomik kapasitesini stratejik avantaja çevirebilmek ve hiçbir çatışmanın otomatik tarafı olmadan gerektiğinde denge kurabilmektir.

Mekke Anlaşması, Türkiye için tam da bu sınavdır.

Ankara'nın hedefi yeni bir cepheye katılmak değil, yeni denklemin merkezinde yer almaktır.

.

Mehmet Yıldırım, dikGAZETE.com

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan Ortak Savunma Anlaşması imzaladı

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Bu anlaşma, güvenlik ve savunma işbirliğine katkı sağlayacak

"Mekke Ortak Savunma Anlaşması" uluslararası basında geniş yer buldu

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ