<div><strong>1999</strong> yılından beri <strong>İslam’a, vatana, millete ihanet</strong> edeceklerini yazdığım ve söylediğim <strong>FETÖ</strong> ve militanları ile birçok mahkemede karşı karşıya geldim. </div> <div>Bu mahkemelerin bazılarında <strong>müşteki</strong>, bazılarında <strong>tanık</strong> bazılarında da <strong>sanık</strong> olarak bulundum. </div> <div>Çoğu kez<strong> hukukun ayaklar altına alındığı</strong> ve <strong>FETÖ’cü hakim ve savcıların</strong> bulunduğu mahkemelerde karşılaştığım bazı anekdotları <strong>tarihe not</strong> düşme adına iki makale çerçevesinde sizlerle paylaşmak istedim.</div> <h3><strong>FETÖ İLE MÜCADELE SÜRECİNİN ÖZETİ...</strong></h3> <div><strong>16 yıl</strong> içlerinde bulunduğum ve değişik kademelerinde görev yaptığım bu yapılanmanın yüzlerine <strong>İslam maskesi</strong> geçirdiklerini tespit ettiğim <strong>1999</strong> yılında ayrıldım. Ayrıldıktan sonra da hem yazarak hem de konuşarak <strong>bu şeytani yapının tehlikelerini</strong> anlattım.</div> <div><strong>1999-2005</strong> yılları arasında <strong>Cuma</strong> Dergisinde yayın yönetmenliği yaptım. Bu dergide “<strong>FETÖ”</strong> (Bu kavramı o dönemler literatüre sokan benim ve o zamanlar “<strong>Fetullahçı Ekonomik Terör Örgütü”</strong>nün kısaltılmışı olarak kullanıyordum. Çünkü hem bana hem diğer muhaliflerine karşı özellikle yayın piyasasında <strong>ekonomik terör </strong>estiriyorlardı. Kitaplarımın dağıtımını ve satılmasını engelliyorlardı. Bu sebeple o dönemler yayınladığım bütün kitaplarımı <strong>müstear isimlerle</strong> yazmak zorunda kaldım.) hakkında birçok eleştiri kaleme aldım. </div> <div>Özellikle <strong>İslami</strong> alanda yaptıkları tahribatlar, <strong>dinler arası diyalog </strong>diyerek ne kadar <strong>Yahudi</strong> ve <strong>Hıristiyan</strong> varsa onlarla <strong>kanka</strong> olmaları, <strong>kadınların</strong> <strong>tesettürü</strong> konusundaki tutarsızlıklarını ve ikiyüzlülükleri ve hemen her alanda sergiledikleri <strong>münafıkça tavırları </strong>konusunda yazdım. </div> <div>Bu dönemlerde <strong>iktidarla paralel</strong> yürüyorlardı, ancak bu <strong>iki gücü</strong> bir araya getiren sadece menfaatti. </div> <div>Bu <strong>menfaatin</strong> bir gün bitip, tarafların çatışacaklarını <strong>2006</strong> yılında kaleme aldığım bir makalede dile getirdim. Zaten öyle de oldu. </div> <div><strong>2010</strong> referandumunda <strong>Fetullah</strong>, “<strong>Elimden gelse mezardakileri bile getirip referandum hakkında evet oyu kullandırırdım.</strong>” diyecek kadar <strong>iktidar yanlısı </strong>görünüyordu.</div> <div>Referandumdan “<strong>Evet</strong>” oyu çıkınca, bunu kendi çalışmalarına bağlayan <strong>FETÖ</strong>, iktidardan isteklerini artırdıkça artırdı. </div> <div><strong>İktidar </strong>artık bunların isteklerine cevap veremez duruma gelince <strong>FETÖ,</strong> bu kez okları iktidara çevirdi. </div> <div>İlk raunt <strong>7 Şubat MİT krizi</strong> ile oldu. Bunu atlatan iktidar <strong>FETÖ’yü cezalandırmak</strong> için <strong>dershaneler</strong> kozunu piyasaya sürdü. </div> <div><strong>FETÖ</strong> bu kez <strong>17/25 Aralık</strong> operasyonlarına imza attı. </div> <div><strong>2009</strong> yılından beri takip ettiği bakanlar ve çocuklarının yolsuzluk dosyalarını piyasaya sürdü. Artık bu savaş dönülmez bir noktaya gelmişti.</div> <div><strong>İktidar</strong>, elindeki gücünü <strong>FETÖ’nün devlete yerleşmiş bütün kadrolarını budama</strong> yönünde kullanmaya başladı. Ancak görevden aldığı bürokratlar <strong>FETÖ’nün yargıda yerleşmiş militanları </strong>tarafından yeniden görevlerine geri iade ediliyordu. </div> <div>Bu savaş, <strong>15 Temmuz</strong> gecesine kadar sürdü.</div> <div>Arkasına <strong>CIA</strong> desteğini alan <strong>FETÖ,</strong> elindeki en son kozu oynamaya karar verdi ve <strong>darbe girişiminde</strong> bulundu. Ancak başarısız oldu. </div> <div>Böylece <strong>FETÖ ile iktidar</strong> arasındaki <strong>savaş</strong> artık çok farklı bir boyuta taşındı.</div> <div>“<strong>Karıncayı bile incitmez</strong>” denilen <strong>FETÖ</strong> <strong>militanları</strong> ellerindeki tankları, uçakları, helikopterleri kullanarak milletin üzerine ateş açtı ve <strong>251 kişiyi şehit </strong>edip, <strong>2300</strong> kişiyi yaraladı. Geçmiş dönemlerde vuku bulan hiçbir darbe girişiminde <strong>böyle bir alçaklık</strong> sergilenmemişti.</div> <div><strong>15 Temmuz sonrası FETÖ</strong>’nün bütün kurumlarına el konuldu. <strong>FETÖ’den</strong> beslenen iş adamlarının mallarına kayyum atandı ve sahipleri tutuklandı. </div> <div>Birkaç istisna hariç, örgütün bütün <strong>yönetici kadrosu</strong> bu sırada yurt dışına kaçtı veya kaçırıldı.</div> <div><strong>15 Temmuz</strong> öncesi başlayan ve bugüne kadar devam eden süreçte yazdığım yazılar, kitaplar ve televizyon konuşmalarım hakkında <strong>Fetullah ve müritleri</strong> değişik davalar açtılar. </div> <div>Devletin bunlar hakkında açtığı davalarda ise hem <strong>müşteki</strong> hem <strong>tanık</strong> oldum ve bildiğim bütün <strong>gerçekleri</strong> açıkladım.</div> <div>Bu örgütün yapılanması hakkında<strong> 4 Şubat 2014</strong> yılında yaptığım <strong>deşifreler</strong> <strong>Sabah</strong> gazetesinde manşet oldu. Bu şeytani yapının özellikle <strong>TSK, Yargı, Emniyet ve MİT </strong>gibi kritik devlet kurumlarında <strong>hücre tipi</strong> yapılanmaya gittiğini söyledim. </div> <div><strong>FETÖ avukatı Nurullah Albayrak</strong> aracılığıyla bu açıklamalarım üzerine hem <strong>İstanbul’da</strong> hem de <strong>Ankara’da</strong> iki ayrı tazminat davası açtı. </div> <div><strong>2014 Mart</strong> ayında ise <strong>“Gülen’in Ağlattığı Müslümanlar”</strong> isimli bir kitap yayınladım.</div> <div></div> <div><strong>FETÖ</strong> bu kitabım hakkında da hem <strong>Ankara’da</strong> hem de <strong>İstanbul’da</strong> ayrı ayrı 50 biner liralık tazminat davaları açtı. </div> <div>Aslında hukuki olarak sadece <strong>İstanbul’da</strong> dava açabilirlerdi. Ancak “<strong>hakimler” de “savcılar” da FETÖ militanı</strong> olunca <strong>hukuksuz dava açmak </strong>onlar için çocuk oyuncağı gibi bir şeydi. </div> <div>İki ayrı ilde dava açmalarının sebebi beni <strong>süründürmek</strong> ve susturmaktı. Ancak <strong>1999</strong> yılında beri <strong>bu şeytani yapıyla mücadele</strong> ediyordum ve beni <strong>hain</strong> ilan etmişlerdi. Hatta birçok <strong>AK Partili</strong> de “<strong>Sen Hocamıza hakaret ediyorsun!..</strong>” diyerek onlar da beni <strong>FETÖ </strong>ile beraber <strong>hain</strong> ilan etmişti.</div> <div><strong>2104-2016</strong> yılları arasında <strong>FETÖ’nün</strong> <strong>medyası</strong> hakkında birçok açıklamalar yaptım. Suç duyurularında bulundum. <strong>FETÖ’nün</strong> <strong>holdingi Kaynak Holding</strong> ve <strong>FEZA gazetecilik</strong> hakkında birçok dosyayı savcılara teslim ettim ve dava açılmasını sağladım. </div> <div>Bu sebeple şu anda <strong>FETÖ medyası ve holdingi</strong> hakkında<strong> ne kadar dava</strong> <strong>varsa</strong> hemen hepsinde ya <strong>müşteki</strong> ya da <strong>tanık</strong> olarak bulunuyorum. Bu durum <strong>FETÖ’nün Akın İpek </strong>gibi bazı işadamları hakkında açılan davalarda da böyle.</div> <div><strong>FETÖ’cü polis müdürleri</strong> hakkında yaptığım açıklamalardan dolayı <strong>7 Emniyet müdürü</strong> aynı dilekçe ile ayrı ayrı <strong>7 savcılığa suç duyurusunda</strong> bulundu ve hakkımda <strong>100 bir TL’lik tazminat davaları </strong>açtılar.</div> <div>Bu davalardan birinde <strong>105 gün hapis</strong>, diğerinde <strong>11 ay 20 gün hapis cezası</strong> aldım. <strong>105 gün hapis cezası</strong> paraya çevrildi, diğeri ise hala <strong>Yargıtay’da</strong> bekliyor.</div> <div>Bugün bile birçok <strong>dava</strong> devam ediyor ve ben <strong>mahkemeleri</strong> “<strong>ikinci</strong> <strong>vatan”</strong> eyledim.</div> <div>Davalar o kadar çok ki, bu durumu bilen bazı arkadaşlar, “<strong>Yahu, bu davalardan bıkmıyor musun?</strong>” diyorlar. </div> <div>Ben de “<strong>Davadan davaya koşa koşa dava adamı olduk. Davalardan bıkmayız!.</strong>.” diye espri yapıyorum.</div> <h3><strong>ANKARA FETÖ ÇATI ANA DAVASI...</strong></h3> <div><strong>FETÖ</strong> hakkında <strong>2014</strong> yılında Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesinde açılan “<strong>FETÖ ÇATI ANA DAVASI”</strong>NDA <strong>ana tanıklardan biri</strong> olarak yerimi aldım.</div> <div>Böylece <strong>2014</strong> yılında başlayan mahkemelerdeki mücadelem halen devam etmektedir.</div> <div>Baştan beri <strong>özetlediğim</strong> <strong>süreçte</strong> süren bu mahkemelerde <strong>ilginç anekdotlar</strong> yaşandı…</div> <div>Bunları <strong>tarihe not düşme</strong> adına sizlerle paylaşmak istedim.</div> <div><strong>Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi</strong>nde açılan “<strong>FETÖ ÇATI ANA DAVASI</strong>” sanıkları arasında AK Parti İstanbul milletvekili <strong>İlhan</strong> <strong>İşbilen</strong>, Zaman gazetesi eski sahibi <strong>Alaattin Kaya</strong>, STV Genel müdürü <strong>Hidayet Karaca </strong>da tutuklu olarak yargılanıyordu. </div> <div>Mahkeme öncesi 55 sayfa savcılığa <strong>ifade</strong> vermiştim. Mahkemede de <strong>4-5 saat</strong> ifademe başvurdular. Sanıklardan <strong>İlhan İşbilen, FETÖ </strong>yapılanmasının ilk elemanlarından olmasına rağmen örgüt ile ilişkisini adeta <strong>inkar</strong> ediyordu. </div> <div>Zaman gazetesine Genel Müdür olmasının <strong>Fetullah</strong> ile bir ilgisi olmadığını, <strong>SEMA</strong> videoyu kurmadığını, <strong>AK Parti</strong>’den milletvekili olmasının <strong>FETÖ</strong> ile ilişkisi bulunmadığını ve <strong>Fetullah’ı</strong> bir kez <strong>Manisa Kurşunlu Han</strong>’da tıraş ettiğini söylemişti. Aynı durum <strong>Alaattin Kaya</strong> için de geçerliydi. Bu durum bana sorulunca şöyle cevap verdim:</div> <div>“<strong>Hakim Bey, İlhan İşbilen’in FETÖ hakkında söylediği tek şey doğru. O da Fetullah’ı Manisa’da tıraş etmesi. Gerisi hepsi yalan.”</strong></div> <div><strong>Sonra da İlhan İşbilen ve Alaattin Kaya’ya dönerek şunları söyledim: </strong></div> <div><strong>“Yahu biraz erkek olun. Örgüt içinde ikiniz de üst düzey yöneticisiniz. İlhan İşbilen, bu örgütü dijitalle tanıştıran sen değil misin? </strong></div> <div><strong>Neyi inkar ediyorsunuz. Devekuşu gibisiniz. Başınızı kuma gömünce vücudunuzu gizleyeceğinizi zannediyorsunuz?</strong>”</div> <div>Mahkeme sanıkları örgütün soru çalıp kendi militanlarına vermelerini de inkar ediyorlardı.</div> <div>“<strong>Yahu neyi inkar ediyorsunuz!.. Ben örgüt içinde iken bizzat bu işlerin içinde bulundum. Soruları çalıp, elemanlarımıza vermedik mi? Yüzünüz kızarmadan nasıl inkar ediyorsunuz?</strong>” diyerek inkarlarını yüzlerine çarptım. </div> <div>Hakime de dönerek, “<strong>Ama hakim Bey, biz bu hırsızlıkları o zamanlar cihat olarak kabul ediyor ve yapıyorduk…</strong>” dedim.</div> <div>Mahkeme Hakimi, “<strong>Selim Bey Fetullahçılar devlete nasıl sızdı?</strong>” diye bir soru sorunca da şu cevabı verdim:</div> <div>“<strong>Hakim bey!.. Sızma diye bir şey yok. Her şey devletin en üst düzey görevlilerinin izniyle yapıldı. Cumhurbaşkanları, başbakanlar, genelkurmay başkanları FETÖ’nün yolunu açtı.</strong></div> <div><strong>1960’lı yılların sonundan 2013 yılına kadar devlet erki bu yapıyı besledi. 2002-2013 yılları arasında da ‘Ne istediler de vermedik!..’ diyen AK Parti besledi. </strong></div> <div><strong>Bu sebeple, adı geçen sürece bu örgüte ben de dahil kim yardım ve yataklık yaptıysa bu mahkemede onlar da yargılanmalıdır. Bu canavarı hepimiz ellerimizle büyüttük.</strong>”</div> <div>İfadem bitip, sanık avukatlarının soru sorma zamanı gelince <strong>Hidayet Karaca</strong>’nın avukatı şöyle bir soru sordu:</div> <div>“<strong>Selim Bey, 17/25 Aralık tarihlerinde dört bakanın yolsuzluk yaptığına inanıyor musunuz?</strong>”</div> <div>Hayatım boyunca doğruluğu kendime şiar edindiğim için bu soruyu şöyle cevapladım:</div> <div>“<strong>Elbette inanıyorum. Ben politikaya atılıp da yolsuzluk yapmayan (hele de bakan olursa) kimsenin olmadığına inananlardanım. </strong></div> <div><strong>Ne yazık ki bizde, politik arena yolsuzluk yapmaya müsait. Ancak benim merak ettiğim niye sadece 2009 yılından beri elinizde olan dört bakan hakkındaki yolsuzluk dosyalarını 17/25 Aralık 2013 yılına kadar sakladınız? </strong></div> <div><strong>Niye kendi abiniz olan bakanların ve çocuklarının yolsuzluk dosyalarını gündeme getirmediniz?</strong>”</div> <h3><strong>MAHKEME ÖNCESİ YAŞANANLAR…</strong></h3> <div><strong>Ankara’da</strong> süren bu dava öncesinde de ilginç olaylar yaşadım. Dava <strong>Ankara’da</strong> olduğu ve hiçbir<strong> AK Partilinin</strong> mahkemelere <strong>tanık</strong> olarak katılmadıklarına kızdığım için mahkemeye <strong>gitmeme</strong> kararı aldım ve dilekçe gönderdim. </div> <div>Mahkeme ana tanıklardan biri olduğum için getirilmem hakkında <strong>İstanbul Terörle Mücadele</strong>’ye yazı yazılmış.</div> <div>Mahkemeden bir gün önce <strong>İstanbul Terörle Mücadele Şubesi</strong>’nden bir müdür beni aradı ve “<strong>gece beraberce Ankara’ya gideceğimizi ve bunun için araba ayarlamaya çalıştıklarını</strong>” söyledi. </div> <div>Ben de “<strong>Gerek yok sizin gelmenize, ben giderim.</strong>” dedim. Ancak onlar, <strong>mahkemenin emri</strong> olduğu için “<strong>götürmezsek bize hesap sorarlar</strong>” diye ısrar ettiler. </div> <div>Gece saat 24.00 sıralarıydı. </div> <div>Otogara giderek bilet aldım ve <strong>Ankara’ya</strong> hareket ettim. <strong>Bolu </strong>dağında iken terörle mücadeleden telefon ederek <strong>hazırlanmamı</strong> istediler. </div> <div>Ben de, “<strong>Ben Bolu dağındayım ve Ankara’ya gidiyorum. Mahkemeye sizin getirmek istediğinizi ama benim size zahmet olmasın diye yalnız geldiğimi söyleyeceğim.</strong>” diyerek telefonu kapattım. </div> <div>Aslında mahkeme, benim <strong>tanık olarak korunmam adına</strong> böyle bir yola başvurmuştu.</div> <div>Sabah mahkemeye gittim ve yazı işleri müdürü ile görüştüm. </div> <div>Benim yalnız geldiğimi görünce; “<strong>Ya Selim Bey, niye yalnız geldiniz. Biz emniyete sizi korumakla alakalı talimat verdik</strong>.” dedi. </div> <div>Ben de, “<strong>Onlar getirmek istediler ama ben zahmet olmasın diye istemedim. Onların bir suçu yok. Hem ben biliyorsunuz daha önce de tanıklık yaptığım için koruma vermek istediler ama kabul etmedim.</strong>” dedim.</div> <div>Mahkemenin yazı işlerinde beklerken diğer tanıklar da geldi. </div> <div>Yazı İşleri Müdürü bütün tanıklara bir kağıt vererek yaptıkları masrafları yazmalarını, bunun mahkeme tarafından karşılanacağını söyledi. </div> <div>Herkes aldıkları kağıda yaptıkları yol ve yemek masraflarını yazmaya başladı. </div> <div>Ben hiç oralı olmadım. Mahkeme Yazı İşleri Müdürü olan <strong>Leyla Hanım</strong>, “<strong>Selim Bey sen niye yazmıyorsun?</strong>” diye sorunca da şunu söyledim:</div> <div>“<strong>Leyla hanım, 60 lira verdim Ankara’ya geldim. 60 da gidiş biletim. 30 lira da yemek yerim. Toplam 150 TL eder. Ben bu parayı devletimden almaya haya ederim.</strong>”</div> <div>Yanımdaki diğer tanıkların benim bu açıklamamdan rahatsız olduklarını sezince onlara, “<strong>Kusura bakmayın arkadaşlar. Bu benim için geçerli. Elbette yapılan masrafları almanız sizin en doğal hakkınızdır.</strong>” açıklamasını yaptım.</div> <div>Mahkemede ifademin alınması öğleden sonraya kalmıştı. </div> <div>Öğle yemeği sırasında <strong>Leyla Hanım,</strong> benim korumasız geldiğimi ve yol masrafı almadığımı hakime anlatmış. </div> <div>Mahkemeye girince ilk olarak hakim bana, “<strong>Yahu Selim Bey, niye koruma istemedin ve yol masrafı almadın?</strong>” diye sorunca şöyle cevap verdim:</div> <div>“<strong>Hakim bey, koruma bilerek istemedim. Bunlarla 1999 yılından beri en güçlü oldukları dönemde bile koruma olmadan mücadele ettim. </strong></div> <div><strong>Bunlardan asla korkum yok. Hem Allah dilemediği müddetçe kimse bir şey yapamaz. </strong></div> <div><strong>Ecel birdir değişmez. Kimin haddine ki vakti gelmeden ona ilişilsin. </strong></div> <div><strong>O yüzden emniyetin verdiği korumayı da kabul etmedim. Masraflar meselesine ne gelince ben böyle bir ödenek almaktan haya ederim.</strong>”</div> <div>Hamd olsun, <strong>FETÖ ile mücadelemde</strong> en ufak bir maddi çıkarım olmadı. Hakkım olmasına rağmen <strong>teklif edilenleri</strong> de böylece reddettim.</div> <h3><strong>AKIN İPEK DAVASI…</strong></h3> <div><strong>FETÖ’nün</strong> işadamı militanlarından biri de <strong>Akın İpek</strong>’ti. </div> <div><strong>Akın İpek,</strong> kağıt işiyle girdiği iş piyasasında <strong>FETÖ</strong> sayesinde <strong>Altın</strong> <strong>madeni</strong> işine de el atarak hızla büyüdü. Aslında bu büyümede <strong>FETÖ’nün</strong> gayri resmi olarak elde ettiği himmetlerin (Kara paraların) kahir ekseriyetinin <strong>Akın İpek kanalıyla</strong> sisteme sokulmasının payı büyüktür.</div> <div><strong>15 Temmuz </strong>öncesi <strong>Akın İpek </strong>tıpkı diğer örgüt yöneticileri gibi yurt dışına kaçtı ve <strong>İngiltere’ye</strong> sığındı. </div> <div>Hakkında açılan davalardan dolayı bütün mallarına el konuldu ve şirketlerine kayyum atandı. Görülen mahkemelerde isteyerek olmasa da ben de <strong>tanık</strong> olarak bulundum.</div> <div>Bir gün<strong> 25. Ağır Ceza</strong> Mahkemesinden bir celp geldi. </div> <div>Benim, bu mahkemede davam yoktu. </div> <div>Merak ederek adliyeye gittim ve bunun <strong>ne davası</strong> olduğunu sordum ancak cevap alamadım. </div> <div>Mahkeme günü gittiğimde hakime ilk olarak şunu sordum:</div> <div>“<strong>Hakim Bey, ben bu davada nasıl tanık oldum?</strong>”</div> <div>“<strong>FETÖ Çatı ana davasında Akın İpek ile ilgili yaptığınız açıklamalardan dolayı sizi tanık olarak kabul ettik.</strong>”</div> <div>Mahkeme bana <strong>Akın İpek</strong>’le ilgili bir çok soru sordu ve ben bildiklerimi, şahit olduklarımı anlattım. </div> <div><strong>Akın İpek</strong>’in abisi ve diğer sanıklar hem <strong>Akın İpek’</strong>in hem de kendilerinin<strong> FETÖ ile bağlarının olmadığını</strong> iddia ediyorlardı. </div> <div>Ben, <strong>Akın İpek’in FETÖ</strong> ile ilişkilerine bizzat şahit olan biri olarak bunun doğru olmadığını, <strong>Akın İpek</strong>’in servetinin kahir ekseriyetinin örgütün himmet paralarıyla oluştuğunu ifade ettim. </div> <div><strong>Akın İpek</strong>’in, <strong>Fetullah</strong> hakkında gazetelere de yansıyan, “<strong>Ben Hocamın bir gülüşüne servetimi veririm.</strong>” dediğini de hatırlattım.</div> <div>Tanık ifadem bitince <strong>Akın İpek</strong>’in avukatı (Bu avukat FETÖ Çatı Ana Davasında da Fetöcülerin avukatlığını yapan ünlü biriydi) benim hakkımda mahkeme başkanına şunu söyledi:</div> <div>“<strong>Hakim bey. Bu Selim Çoraklı’nın tanık ifadelerini kabul etmiyoruz. Bu arkadaşı, FETÖ Çatı Ana Davası mahkemesinde de dinledik. Bu kişi bir polis ajanı.</strong>”</div> <div>Hakimden söz aldım ve şunları dedim:</div> <div>“<strong>Hakim Bey!.. Bu mahlukat, ‘polis ajanı’ diyerek neyi kastetti bilmiyorum ama üç kuruş paraya FETÖ’cü hainlerin itliğini yapmaktansa polis ajanlığını şeref olarak bilirim. </strong>Bu mahlukata da söyle, soracağı hiçbir soruyu cevaplamayacağım.”</div> <h3><strong>“GÜLEN’İN AĞLATTIĞI MÜSLÜMANLAR” KİTABIMIN DAVASI…</strong></h3> <div>Yukarıda da bahsettiğim gibi <strong>Fetullah Gülen,</strong> avukatı <strong>Nurullah</strong> <strong>Albayrak</strong> kanalıyla <strong>2014</strong> yılında kaleme aldığım <strong>“Gülen’in Ağlattığı Müslümanlar”</strong> kitabım hakkında hem <strong>Ankara</strong> hem de <strong>İstanbul’da</strong> tazminat davası açmıştı. </div> <div><strong></strong></div> <div><strong>FETÖ’nün</strong> <strong>avukatları,</strong> tam 26 sayfa iddianame hazırlayarak benim <strong>Fetullah Gülen</strong> hakkında belgeleriyle ortaya koyduğum <strong>eraciflerini,</strong> “<strong>hakaret ettim</strong>” sayarak sıralamışlardı. Ancak bunu yaparken <strong>çalakalem</strong> yazdıkları belliydi. </div> <div>Belli ki mahkemede de <strong>hakim</strong> olarak <strong>kendi abilerinin</strong> düşeceğini hesaplamışlardı. Ama <strong>Allah,</strong> (cc) yaptıkları planı başlarına çarptı ve mahkeme, <strong>onların</strong> <strong>abisi olmayan bir hakime</strong> düştü.</div> <div>Bu mahkemede “<strong>Fetullah’ın akıl sağlığının araştırılmasını ve avukatların vekaletlerinin nasıl alındığının incelenmesini” </strong>de istedim.</div> <div>Birkaç duruşmadan sonra mahkemeden <strong>sözlü savunma hakkı </strong>istedim ve son mahkemede <strong>1 saat 15 dakika savunma</strong> yaparak bütün iddialarını yerle bir ettim. </div> <div>Sözlü savunmam bitince <strong>hakim</strong>, hemen mahkeme katibine dönerek, “<strong>Yaz kızım. Davanın reddine…</strong>” diyerek davayı, <strong>Fetullahçı</strong> avukatların yüzüne çarptı.</div> <div>Bu mahkemede <strong>Fetullah’ı</strong> <strong>dört</strong> <strong>avukat</strong> savunurken ben, <strong>avukat tutmadan</strong> kendimi savundum. İşin ilginç yanı <strong>AK Parti’</strong>den hiç kimse bu davaya sahip çıkmadı.</div> <div>Bu davadan sonra <strong>Ankara’da</strong> açılan <strong>dava</strong> da düştü.</div> <h3><strong>POLİS MÜDÜRLERİNİN TAZMİNAT OYUNU!..</strong></h3> <div>Bir televizyon kanalında <strong>FETÖ ile ilgili açıklamalar</strong> yaparken, “<strong>Emniyet içinde çöreklenen FETÖ’cülerin ne gibi kumpaslar yaptıklarını</strong>” örnekleriyle anlattım. Ancak televizyon konuşmamda hiçbir <strong>isim</strong> vermedim.</div> <div>Zikrettiğim dönemde bu şubenin başında halen içerde olan ve ömür boyu hapis cezası alan <strong>Nazmi Ardıç</strong> isimli <strong>FETÖ’cü müdür </strong>bulunuyordu. </div> <div>Televizyon programındaki konuşmalarımı dinledikten sonra yanına <strong>6 polis müdürü</strong> daha alarak bir dilekçe hazırlamışlar ve ayrı ayrı <strong>yedi ayrı savcı </strong>da benim hakkımda <strong>suç duyurusunda</strong> bulunmuşlar. </div> <div>Beş savcı bunun dava konusu yapılamayacağını açıklayarak “<strong>soruşturmaya yer yoktur</strong>” kararı vermiş. Ancak <strong>iki savcı </strong>(Demek ki bu savcılar da FETÖ militanıydı. Yoksa böyle saçma bir davayı hiçbir savcı kabul etmez.) <strong>iddianame</strong> hazırlayarak, mahkemeye vermiş. </div> <div><strong>Nazmi Ardıç</strong> ve <strong>Said Gök</strong> isimli müdürlerin açtıkları <strong>100 bin TL’lik tazminat davaları</strong> sebebiyle iki mahkemede yargılandım.</div> <div>Mahkemede daha önce savcılıklar tarafından “<strong>kovuşturmaya yer yoktur</strong>” kararı verilen bir dosya için bu mahkemenin <strong>bu iddianameyi nasıl kabul ettiğini</strong> sordum. Ancak hakim, “<strong>Savunmanı yaparsın, suçun yoksa dava düşer.</strong>” gibi bir cevap verdi. </div> <div>Zaten bu <strong>polis müdürlerinin</strong> hakkımda dava açmalarının tek sebebi beni <strong>yıldırmak</strong> ve mücadelemden alıkoymaktı. </div> <div>Bunu bana bizzat yine <strong>FETÖ yapılanması</strong> içinde bulunan ve önemli bir görevi olan <strong>bir polis müdürü</strong> söylemişti. </div> <div><strong>FETÖ’den</strong> yargılanan o müdür de <strong>ömür boyu hapis</strong> cezası aldı.</div> <div>Mahkemelerde bu müdürlerin <strong>yaptıklarının hukuksuz olduğunu </strong>belgeleriyle ortaya koydum. Zaten o davayı kabul eden <strong>hakimler</strong> de <strong>FETÖ’den</strong> tutuklandı. </div> <div>Sonra gelen hakimler ise davayı düşürdü ve ben iki mahkemeden daha kurtuldum.</div> <h3><strong>HAKİMİN AÇTIĞI DAVADAN CEZA ALMAM!..</strong></h3> <div><strong>Adnan Oktar</strong> denen şarlatan, “Twitter” üzerinden kendisine “<strong>Silikonluların şeysi, Karı oynatan gavat, İslam düşmanı vs.</strong>” dediğimi iddia ederek hakaret davası açtı. Dava, tam da <strong>2014</strong> yılında <strong>FETÖ’yü deşifre ettiğim tarihlere</strong> denk gelmişti.</div> <div>Davayı kabul eden hakim, ekran görüntülerini <strong>delil</strong> sayıyordu. </div> <div>Ben bunların <strong>sahte</strong> olduğunu söylememe ve aynı hakaretleri içeren ekran görüntülerinin kendi adına da olduğunu mahkemeye vermeme rağmen (o görüntüleri ben bilgisayarda bunların delil olamayacaklarını ispatlamak için hazırlamıştım.) bana <strong>105 gün ceza </strong>verdi ve 5 yıl erteledi.</div> <div><strong>Adnan</strong>’ın avukat müritleri, bu ceza davasına dayanarak bir de bana tazminat davası açtılar. Ben de<strong> tazminat davası</strong> açılan mahkemeye, bana <strong>105 gün ceza veren hakimin sosyal medyada FETÖ’yü öven paylaşımları olduğunu</strong> ve bu cezayı bunun için bana verdiğini mahkemeye delilleriyle sundum.</div> <div>Devam eden mahkemelerde “<strong>Adnan’ın akıl sağlığının araştırılmasını</strong>” isteyince avukatları davayı geri çekmek zorunda kaldılar.</div> <div>Bu mahkemeye bana, <strong>105 gün ceza veren hakimin FETÖ hakkında sosyal medyada çıkan paylaşımlarını</strong> delil olarak sunmuştum. </div> <div>Bir savcı, bu dilekçemi alarak <strong>hakime hakaret</strong> ettiğim iddiasıyla soruşturma açmaya karar vermiş. </div> <div>Halbuki “<strong>bir sanığın mahkemeye verdiği hiçbir delil, suç unsuru olamaz</strong>” diye hukukta hüküm vardır.</div> <div><strong>Savcı,</strong> bu hükmü es geçerek mahkemeye delil olarak sunduğum dilekçem için beni ifadeye çağırdı. </div> <div>Savcıya ifade vermeye gittiğimde şunları söyledim:</div> <div>“<strong>Sayın savcı. Siz eğer hukuktan haberiniz olsa böyle bir dava açamazdınız. </strong></div> <div><strong>Benim bir sanık olarak mahkemeye verdiğim delili, kanun suç saymazken siz onu alıp nasıl benim hakkımda soruşturma açarsınız. Ben bu hususta size ifade vermiyorum. Bildiğinizi yapın.</strong>”</div> <div>Sonra da kapıyı çekip çıktım.</div> <div><strong>Savcı,</strong> arkamdan dava açmış ve ne yazık ki mahkeme de kabul etmişti. Gerekçe ise bir hakime “<strong>Paralel örgüt mensubu</strong>” dediğim iddiasıydı. </div> <div>Bu soruşturmayı açan <strong>savcı,</strong> daha sonra yaptığı bir <strong>yolsuzluktan</strong> dolayı<strong> meslekten men </strong>edilip cezaevine düştü.</div> <div>Mahkeme günü elimde bir koli bandıyla gittim. </div> <div>Hakim kadındı. </div> <div>Mahkeme başlar başlamaz, “<strong>Hakime hanım size bir soru sormak istiyorum.</strong>” dedim. </div> <div>Hakim, “<strong>Burada soruları biz sorarız.</strong>” dedi. </div> <div>Ben de, “<strong>Hakime hanım. Sizin soracağınız sorulara cevap vermemi istiyorsanız önce benim soracağım soruya sizin cevap vermeniz lazım. Aksi halde bakın elimde koli bandı var, ağzımı bantlayıp size cevap vermeyeceğim</strong>.” diye açıklama yaptım. </div> <div>Kafası oldukça karıştığı belli olan Hakime Hanım, “<strong>Tamam buyurun sorun</strong>” demek zorunda kaldı.</div> <div>“<strong>Hakime Hanım. Ceza hukukunda tarif edilmemiş bir suçtan dolayı birine ceza verebilir misiniz?</strong>”</div> <div>“<strong>Hayır?</strong>”</div> <div>“<strong>Peki beni burada ne ile yargılıyorsunuz? Bir hakime ‘Paralel örgüt mensubu’ dediğimi iddia ediyorsunuz. </strong></div> <div><strong>Kaldı ki bu benim bir mahkemeye verdiğim dilekçenin hukuksuz olarak alınıp suç aleti yapılmasıyla oluştu. Sizin bu davayı asla kabul etmemeniz gerekirdi. </strong></div> <div><strong>Mesela paralel değil de yuvarlak desem de davayı kabul edecek miydiniz?</strong>”</div> <div>(Ceza hukukunda bütün suçlar tarif edilmiştir. Tarif edilmeyen suçtan dolayı kimseye ceza verilemez hükmü vardır.)</div> <div>Bu cevap karşısında şaşıran hakim, “<strong>Ben dosyayı bir inceleyeyim Selim Bey</strong>.” diyerek <strong>bir ay sonraya</strong> gün verdi.</div> <div>Bir sonraki mahkemede, açılır açılmaz hakim kararını açıkladı: “<strong>11 ay yirmi gün ceza. Cezanın bir yıl ertelenmesine…</strong>”</div> <div>Hakime Hanım sözünü bitirince, “<strong>Hakime Hanım. Cinayet işlesem bu kadar ceza vermezdiniz. Fakat sizin de bu cezadan rahatsız olduğunuz halinize yansımış. Koltuğunuza bile yarım oturarak cezayı açıkladınız.</strong>” dedim.</div> <div>“<strong>Selim Bey. Bunun Yargıtay’ı var. Siz dilekçe verin temyize gönderelim. Haklıysanız orada aklanırsınız</strong>.” diye açıklama yapan hakime şunu söyledim:</div> <div>“<strong>Ben dilekçe vereceğim ama süre tutum dilekçesi vereceğim. Gerekçeli kararınızı merak ediyorum. Bakalım orada ne uyduracaksınız. İsterseniz bir dava da siz açın</strong>.”</div> <div>Gerekçeli karar 2 ay sonra çıktı ve <strong>Hakim,</strong> benim mahkemede “<strong>diğer hakime hakaret ettiğimi açıkladığımı”</strong> gerekçe göstermiş. </div> <div>Bu tamamıyla büyük bir yalandı. </div> <div>İki mahkeme olmuştum ve tutanaklar elimdeydi. </div> <div>Bunları <strong>temyiz dilekçesine</strong> yazarak davayı <strong>Yargıtay’a</strong> yolladım.</div> <div><strong>2016</strong> yılından <strong>2020</strong> yılına kadar <strong>Yargıtay</strong> savcılığında bekleyen dosya, bu tarihte kabul edilmek üzere <strong>Yargıtay’a sevk</strong> edildi ve ben şu an hala sonucu bekliyorum. </div> <div>Eğer dava onanırsa <strong>Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru </strong>hakkımı kullanarak bu hukuksuzluğu gidermeye çalışacağım.</div> <div>Son olarak bir kanaatimi belirteyim: </div> <div>Benim hesaplamalarıma göre <strong>FETÖ’nün yargı içinde 6 bin militanı </strong>vardı. </div> <div>Bunlardan <strong>4 bin 500’ü meslekten men</strong> edildi. Ancak <strong>400 civarı </strong>yine mesleğe döndürüldü. </div> <div>Bu hesaplarıma göre <strong>yeni girenler içindeki FETÖcüleri saymazsak </strong>hala <strong>yargı sistemi içinde FETÖ iltisaklı 2 bin civarında hakim ve savcı</strong> mevcuttur. </div> <div>Ben, bilgilerime dayanarak bir kanaatimi belirttim. Bunları araştırıp bulmak devletin görevidir.</div> <div>.</div> <div><strong>Selim Çoraklı, dikGAZETE.com</strong></div> <div></div>