- 20-08-2026 13:18
- 107
E. Yarbay Halil Mert yazdı;
DEVLETTE TARAFGİRLİĞE, KAYIRMACILIĞA VE ÖRGÜTSEL SADAKATE YER YOKTUR…
HER TÜRLÜ KAYIRMACILIĞIN REDDİ: LİYAKAT, EHLİYET, DEVLET ve MİLLETE SADAKAT…
LİYAKAT, EHLİYET, DEVLET ve MİLLETE SADAKAT ESAS OLMALIDIR…
Bir devletin gücü yalnızca ordusundan, ekonomisinden, teknolojisinden veya nüfusundan ibaret değildir. Devletin asıl gücü, adalet duygusuna güvenen insanlarından ve kurumlarının ehliyetine duyulan inançtan doğar.
Devlet kadrolarında görev yapan insan, önce hangi cemaate, tarikata, siyasi yapıya, hemşehri grubuna, derneğe veya başka bir örgütlenmeye bağlı olduğuyla değil; ne bildiği, ne yapabildiği, karakteri ve devletine-milletine sadakatiyle değerlendirilmelidir.
Çünkü devlet, hiçbir grubun mülkü değildir. Devlet, milletindir. Devlet makamları da hiçbir cemaatin, tarikatın, siyasi grubun, ekonomik çevrenin veya başka bir örgütlü yapının kadro dağıtım merkezi olamaz.
Şu anda FETÖ Terör Örgütü ile MASONLAR özellikle TSK, Savunma Sanayi, Üniversiteler, MEB, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı gibi yapılarımızda birlikte hareket etmektedirler. Her iki grupta malumları renklendirilmiş, her kılığa giren, sinsi yapılardır. Bir kısım Batıcı gruplar da gözden kaçırılmamalıdır. 28 Şubat Sürecindeki Batı Çalışma Grubu’nu da (BÇG) hatırlatıyorum.
1. DEVLETİN ADALETİ, KİŞİSEL SADAKATLERİN ÜZERİNDE OLMALIDIR!..
Bir ülkede insanlar yükselmek için çalışmak, kendisini yetiştirmek ve başarı göstermek yerine bir gruba, bir lidere veya bir çevreye yaslanmak zorunda hissediyorsa orada çok ciddi bir devlet problemi ortaya çıkmıştır.
Çünkü böyle bir düzende iki ayrı vatandaş tipi oluşur: Birincisi, bir yere mensup olduğu için önü açılanlar. İkincisi ise hiçbir örgütsel bağlantısı olmadığı için yalnız bırakılanlar. İşte asıl adaletsizlik burada başlar.
Devletine bağlı, milletini seven, ülkesinin istikbalini düşünen, bayrağına ve vatanına gönülden bağlı bir vatandaş; sırf herhangi bir güç merkezinin mensubu olmadığı için hakkından mahrum bırakılıyorsa bu yalnızca bir personel problemi değildir.
Bu, kul hakkı problemidir.
Kayırmacılığın Tasfiyesi ve Öncelikli Kriterler…
Devlet yönetiminde ve kamusal alanda her türlü tarafgirliği, hısım-akraba kayırmacılığını ve zümre dayanışmasını kesin bir dille reddetmek mecburiyettir. Bir devlet mekanizmasının sıhhati; yalnızca ehliyet, liyakat ve doğrudan devlet ile millete sadakat temelleri üzerine inşa edilebilir. Kamuda görev ve sorumluluk dağıtılırken liyakat haricindeki tüm aidiyetler meşruiyetini yitirmek zorundadır.
2. KUL HAKKI, SADECE BİREYSEL BİR AHLAK MESELESİ DEĞİLDİR!..
İslam'ın en ağır biçimde sakındırdığı meselelerden biri kul hakkıdır. Kul hakkı denildiğinde yalnızca bir insanın parasını almak veya malına zarar vermek anlaşılmamalıdır.
Hak eden bir insanın önüne geçip hak etmeyeni yerleştirmek; sırf tanıdığı olduğu için birini işe almak; sırf aynı siyasi görüşte olduğu için birini yükseltmek; sırf aynı cemaat veya tarikat çevresinden olduğu için bir başkasını kayırmak; sırf aynı örgütsel ağın içinde bulunduğu için bir kişiyi korumak, adalet terazisinin bozulmasıdır.
Üstelik bunun mağduru yalnızca hakkı elinden alınan kişi değildir. Devletin kendisi de zarar görür. Çünkü liyakatsiz insanın eline verilen makam, milletin ödediği bedelle taşınır.
Kul Hakkını ve Tüyü Bitmemiş Yetim Hakkını Çiğneyen Kadrolaşma Ağları…
Bugün cemaat, tarikat, siyaset, mason ve terör örgütü yapılanmaları üzerinden yürütülen kadrolaşma hareketleri en derin ahlaki ve hukuki yaradır. Bu yapılar, mensuplarının birbirlerini tuttuğu, birbirlerini arkaladığı ve körü körüne destek olduğu kapalı dayanışma ağlarına dönüşmüştür. İşin en acı tarafı; sözde İslami addedilen cemaat, tarikat ve siyasi yapıların dahi, Allahu Teala’nın en çok ikaz ettiği kul hakkı ve tüyü bitmemiş yetimin hakkı gibi en temel kutsalları hiçe sayarak bu kadrolaşma yarışına girmeleridir. Kul hakkını ve emanet bilincini umursamayan bu anlayış, kamusal adalet zeminini tahrip etmektedir.
3. “BİZİM ADAMIMIZ!” ANLAYIŞI DEVLETİN DÜŞMANIDIR!..
Devlet yönetiminde en tehlikeli cümlelerden biri şudur: “Bizim adamımız.” Kimsenin kimseye “bizim adamımız” olduğu için imtiyaz tanımadığı bir devlet düzeni kurmak zorundayız.
Çünkü “bizim adamımız” anlayışı zamanla şu mantığa dönüşür: “Bizden olana yardım ederiz.” “Bizden olanı koruruz.” “Bizden olanı yükseltiriz.” “Bizden olanın hatasını görmeyiz.” “Bizden olmayanı ise dışarıda bırakırız.”
İşte bu noktada devletin yerine örgütsel dayanışma geçer. Hukukun yerine ilişki ağı geçer. Liyakatın yerine sadakat geçer. Ehliyetin yerine referans geçer. Ve sonunda devletin kurumları yavaş yavaş içten çürümeye başlar.
Kontrolsüz Yapılardan Adalet ve Sadakat Beklenemez. Devlet ve Millete hizmet, şahısların vicdanına bırakılamaz…
Cemaat ve tarikat yapılanmaları denetimden uzak, tamamen şahısların keyfi vicdanına terk edilmiş yapılardır. Bencilce kendi bağlılarını dahi köleleştiren, bireysel iradeyi ve aklı yok sayan bu tür kliklerden adalet beklenebilir mi? Böylesi yapılardan liyakat ve ehliyet beklenebilir mi?
En önemlisi; vatanına, devletine, aziz milletine ve mensubu olduğu yüce İslam dinine samimi bir sadakat beklenebilir mi? Dinimizi, bin yıllık töremizi ve terbiyemizi istismar eden; milletin milli duygularını kendi çıkarlarına alet edip sahte hamaset nutuklarıyla kitleleri aldatan ve yönlendiren odaklardan bu milletin hayrına hiçbir şey beklenemez.
4. CEMAAT, TARİKAT, SİYASET VE DİĞER ÖRGÜTSEL AĞLAR DEVLETİN ÜZERİNE ÇIKAMAZ!..
Burada çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bir vatandaşın dini inancını yaşaması, cemaat içinde bulunması, tarikata mensup olması veya siyasi görüş sahibi olması onun vatandaşlık hakkıdır. Ancak herhangi bir örgütsel aidiyetin devlet görevine atanmanın asli şartı hâline gelmesi kabul edilemez.

Devletin görevi insanların inancını veya özel hayatını soruşturmak değil; görevi hakkıyla yapıp yapamayacağını değerlendirmektir. Bir cemaat mensubu olabilir. Bir tarikat mensubu olabilir. Bir siyasi partiye oy verebilir. Bir derneğe üye olabilir. Ama devlet makamına geldiğinde onun birinci sadakati herhangi bir şahsa veya gruba değil, hukuka, devlete ve millete olmalıdır. Devlet memuru için ölçü budur.
5. “BİZİMKİLERİ KORUYALIM” MANTIĞI NEREYE KADAR?
Örgütlü yapılarda dayanışma duygusu zaman zaman güçlü olabilir. Fakat dayanışma, adaletin önüne geçtiği anda yozlaşır. Bir yapı kendi mensubunu her durumda koruyor, onun hatasını örtüyor, başka insanların hakkını göz ardı ediyor ve bunu “bizden olduğu için” yapıyorsa artık ortada dayanışmadan çok kayırmacılık vardır.
Daha tehlikelisi, bu anlayış devlet mekanizmasına taşındığında ortaya çıkar. Çünkü devletin görevi “bizimkileri” korumak değildir. Devletin görevi haklıyı korumaktır. Devletin görevi “bizim adamımıza” makam bulmak değildir. Devletin görevi en ehil insanı göreve getirmektir. Devletin görevi örgütsel sadakati ödüllendirmek değildir. Devletin görevi devlete ve millete sadakati esas almaktır.
6. ASIL YALNIZ BIRAKILANLAR KİMLERDİR?
Bugün üzerinde düşünmemiz gereken acı bir gerçek vardır. Devletini gerçekten seven; bayrağını gerçekten seven; Türkiye'nin güçlü ve büyük olmasını isteyen; Türk milletinin istikbalini kendi şahsi menfaatinin önüne koyan; görevini dürüstçe yapmak isteyen; kendisini geliştiren; devletin ve milletin bekasını önemseyen; fakat hiçbir cemaatin, tarikatın, siyasi grubun veya örgütsel ağın içinde bulunmayan insanlar bazen kendilerini kimsesiz hissedebilmektedir. Bu kabul edilemez.
Çünkü devlet, vatandaşına “Bir yerlere bağlanmadan yükselmezsin” duygusu verirse kendi vatandaşını örgütlü yapılara mahkûm etmiş olur.
Oysa olması gereken tam tersidir: Vatandaş, devletine güvenmelidir. “Ben hakkımı almak için birilerinin adamı olmak zorunda değilim” diyebilmelidir. “Benim arkamda falanca grup yok ama devletimin hukuku var” diyebilmelidir. İşte gerçek devlet güveni budur.
7. DEVLETTE EN BÜYÜK SADAKAT KİME OLMALIDIR?
Bu sorunun cevabı açıktır: Şahıslara değil devlete. Gruplara değil millete. Örgütlere değil hukuka. Çıkar çevrelerine değil Türkiye'nin istikbaline. Devlet görevlisinin herhangi bir siyasi görüşü olabilir. Ancak görevi sırasında hukuka uymak zorundadır. Bir memur herhangi bir dini yapıya mensup olabilir. Ancak devlet adına karar verirken ölçüsü o yapının talimatı değil, hukuk olmak zorundadır.
Bir insan herhangi bir siyasi partiye sempati duyabilir. Ancak devlet makamını partisinin veya çevresinin çıkarı için kullanamaz. Çünkü devlet görevi, kişisel sadakat makamı değil kamu emanetidir.
8. DİNİ KULLANARAK KAYIRMACILIK YAPMAK, DİNE DE ZARAR VERİR!..
En hassas meselelerden biri de budur. Din, insanları birbirine üstünlük kurmak için kullanılacak bir araç değildir. Dini kavramları kullanarak insanları kendisine bağlayan; ardından bu bağlılığı makam, iş, ihale, mevki veya nüfuz paylaşımına dönüştüren anlayış, yalnızca devlete değil dinin itibarına da zarar verir.
Çünkü genç insan şunu görürse: “İbadet eden fakat liyakatsiz olan biri makam kazanırken dürüst ve ehil insan dışarıda kalıyor.” O gençte din konusunda nasıl bir kanaat oluşacaktır? Bu nedenle dini istismar ederek yapılan haksızlık, yalnızca mağdurun hakkına girmek değildir. İnsanların dine olan güvenini de yaralar.
9. MİLLİ DUYGULARIN İSTİSMARI DA AYNI DERECEDE TEHLİKELİDİR!..
Aynı durum milliyetçilik adına da yapılabilir. Bayrak, vatan, millet, devlet, şehitlik ve istiklal gibi kutsal kavramlar kullanılarak insanlar etkilenebilir. Fakat bu kavramları kullanmak, kişiye başkasının hakkını yeme imtiyazı vermez. Bir insanın dilinden “vatan” kelimesinin düşmemesi onun mutlaka adil olduğu anlamına gelmez. Bir insanın sürekli “millet” demesi, milletin hakkını koruduğu anlamına gelmez. Bir insanın çok yüksek sesle hamaset yapması, devlet yönetiminde ehil olduğu anlamına gelmez. Hamaset, liyakatın yerine geçemez.
10. TERÖR ÖRGÜTLERİNDE GÖRDÜĞÜMÜZ MANTIKTAN DERS ÇIKARMALIYIZ…
Terör örgütlerinin temel özelliklerinden biri, kendi örgütsel sadakatlerini bireyin bağımsız iradesinin üzerine çıkarmalarıdır. Örgüt “bizden misin?” diye sorar. Devlet ise “hukuka uygun musun?” diye sormalıdır. Örgüt, kendi mensubunu korumayı önceler. Devlet, hakkı korumalıdır. Örgüt mensubiyet üzerinden güç üretir. Devlet, adalet üzerinden meşruiyet üretir. Bu nedenle devlet, örgütsel zihniyetin her türüne karşı hukuk ve liyakat mekanizmasını güçlü tutmak zorundadır.
Bu yalnızca terör örgütleri açısından değil, devletin üzerinde vesayet kurmaya çalışan her türlü kapalı ve hesap vermeyen örgütlü yapı açısından geçerlidir.
11. DEVLET, ÖRGÜTLERLE DEĞİL, KURUMLARLA YÖNETİLİR…
Güçlü devlet, şahısların veya grupların iyi niyetine güvenerek ayakta kalmaz. Güçlü devlet, kurumları sayesinde ayakta kalır. Bir makamın başındaki kişinin vicdanı elbette önemlidir. Fakat devlet düzeni yalnızca kişilerin vicdanına bırakılamaz. Çünkü bugün iyi niyetli bir insan gelir, yarın başka biri gelir. Bugün adil bir yönetici vardır, yarın olmayabilir. Bu nedenle devlet mekanizması şeffaf, denetlenebilir, liyakat esaslı, hukuka bağlı ve kurumsal olmalıdır. Ve en önemlisi: Hiçbir örgütsel yapının devlet içinde paralel bir kadro sistemi kurmasına izin vermemelidir.
12. CUMHURBAŞKANINDAN EN ALT KADEMEDEKİ MEMURA KADAR SORUMLULUK VARDIR…
Bu mesele yalnızca bir siyasi iktidarın meselesi değildir. Cumhurbaşkanından bakanlara; bakanlardan üst düzey yöneticilere; valilerden kaymakamlara; komutanlardan emniyet teşkilatına; üniversitelerden yargıya; en küçük devlet kurumundaki memura kadar herkesin üzerinde bir sorumluluk vardır. Çünkü devletin herhangi bir kademesinde yapılan haksızlık, yalnızca o makamı değil devlete duyulan güveni etkiler.
Bir vatandaş hakkının yenildiğine inanıyorsa ve karşısında “Benim arkamda kim var?” sorusunu sormak zorunda kalıyorsa devletin adalet duygusu yara almış demektir. Bu nedenle devletin her kademesinde şu ilke hâkim olmalıdır: “Burada kimseye torpil yapılmaz. Kimse mensubiyeti nedeniyle kayırılmaz. Kimse de mensubiyeti olmadığı için dışlanmaz.”
13. LİYAKAT YALNIZCA BİLGİ DEĞİLDİR…
Liyakat çoğu zaman yalnızca diploma veya mesleki başarı zannediliyor. Oysa gerçek liyakat üç temel unsurun birleşimidir: Ehliyet + Ahlak + Sadakat. Ehliyet olmadan görev yapılamaz. Ahlak olmadan güç emniyetli biçimde kullanılamaz. Devlete ve millete sadakat olmadan da devlet görevi güvenle teslim edilemez.
Ancak burada sadakatin adresi çok önemlidir. Sadakat şahsa değil devlete; sadakat gruba değil millete; sadakat örgüte değil hukuka VE Millî değerlere olmalıdır.
14. DEVLETİN EN BÜYÜK SERMAYESİ ADALET DUYGUSUDUR!..
Bir vatandaş devletine güveniyorsa, devlet güçlüdür. Bir vatandaş “Ben çalışırsam, kendimi yetiştirirsem, dürüst olursam ve başarılı olursam hak ettiğim yere gelebilirim” diyorsa, o ülkede milli güç yükselir. Fakat vatandaş “Falancayı tanımam gerekiyor”, “Bir cemaate girmeliyim”, “Bir siyasi çevreye yaklaşmalıyım”, “Birilerinin adamı olmalıyım” diye düşünmeye başlarsa devletin insan kaynağı sistemi bozulur.
En yetenekli insanlar küser. Gençler umutsuzlaşır. Devlete güven azalır. Ve sonunda toplumda liyakat değil bağlantı kültürü hâkim olur. Bu ise güçlü Türkiye'nin önündeki en büyük iç tehditlerden biridir.
15. GÜÇLÜ VE BÜYÜK TÜRKİYE, ADALETİ GÜÇLÜ TÜRKİYE'DİR…
Biz güçlü Türkiye istiyoruz. Büyük Türkiye istiyoruz. Etkin Türkiye istiyoruz. Dünyada sözü dinlenen, ordusu güçlü, ekonomisi güçlü, teknolojisi güçlü, diplomasisi güçlü bir Türkiye istiyoruz.
Fakat bunların tamamının temelinde bir şey vardır: Adalet. Adalet yoksa güç yozlaşır. Liyakat yoksa kurumlar zayıflar. Ehliyet yoksa devlet kapasitesi düşer. Örgütsel kayırmacılık varsa milletin güveni sarsılır. Devlete sadakat yerine şahıslara ve gruplara sadakat hâkim olursa devletin bağımsız karar verme kabiliyeti zedelenir.
Dolayısıyla güçlü Türkiye'nin inşası sadece tank, uçak, füze, teknoloji veya ekonomik büyüme meselesi değildir. Güçlü Türkiye aynı zamanda güçlü kurumlar ve güçlü adalet demektir.
16. DEVLET, KİMSENİN “ADAMI” OLMAYANLARIN DA DEVLETİDİR…
Belki de en önemli mesele budur. Devlet, yalnızca güçlü çevrelerin devleti değildir. Devlet, yalnızca siyasi iktidarın destekçilerinin devleti değildir. Devlet, yalnızca cemaatlerin, tarikatların, derneklerin, vakıfların veya ekonomik grupların devleti değildir. Devlet; kimsenin adamı olmayan dürüst vatandaşın da devletidir.
Bir gencin arkasında güçlü bir aile olmayabilir. Bir memurun arkasında siyasi bir grup olmayabilir. Bir subayın arkasında herhangi bir cemaat olmayabilir. Bir akademisyenin arkasında güçlü bir çevre olmayabilir. Ama onların arkasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin hukuku olmalıdır. İşte devlet olmanın anlamı budur.
Kimsesiz Bırakılan Vatan Evlatları ve Kamusal Vicdan…
Bir yanda örgütlü klikler birbirini kayırırken; diğer yanda tek gayesi vatan, millet ve istikbal kaygısı olan, güçlü ve büyük Türkiye, etkin Türkiye davasını hayatının merkezine koyan, yüreğinde gerçek bayrak sevgisi taşıyan vatan evlatları tamamen sahipsiz ve kimsesiz bırakılmaktadır. Arkasında bir referansı, cemaati veya siyasi lobisi olmadığı için hakkı yenen her ehliyetli insanın feryadı açık bir zulümdür.
Bu zulüm; Sayın Cumhurbaşkanımızdan bürokrasinin en alt kademesindeki devlet memuruna kadar hiç kimsenin asla kabul etmemesi, göz yummaması gereken hayati bir meseledir. Devletin bekası; iradesini karanlık veya kontrolsüz odaklara ipotek etmiş grupların değil, yalnızca milletine ve devletine sadakatle bağlı ehliyet sahiplerinin omuzlarında güvence altında olacaktır.
17. ÜST YAPI MASONLUK, SİYONİZM VD. ORGANİZASYONLARIN, İNGİLİZ+ABD+İSRAİL İSTİHBARATININ DOĞRUDAN MÜDAHALELERİNE DE DİKKAT EDİLMELİDİR!..
18. SON SÖZ: DEVLETTE TEK KADRO VARDIR…
Devlette farklı cemaatlerin kadrosu olmamalıdır. Farklı tarikatların kadrosu olmamalıdır. Farklı siyasi yapıların kadrosu olmamalıdır. Farklı ekonomik çıkar gruplarının kadrosu olmamalıdır. Devlette Türk milletinin kadrosu vardır.
O kadronun ortak ölçüsü ise bellidir: Liyakat. Ehliyet. Ahlak. Hukuk. Devlete ve millete sadakat. Kim hangi inanca, düşünceye veya sosyal çevreye mensup olursa olsun; devlet görevine geldiğinde devletin hukukuna tabi olmalıdır. Kimse mensubiyeti nedeniyle kayırılmamalı. Kimse mensubiyeti olmadığı için dışlanmamalıdır. Çünkü makamlar ganimet değildir. Devlet kadroları cemaatlerin, tarikatların, siyasi grupların veya başka örgütlenmelerin paylaşacağı bir ganimet hiç değildir. Devlet görevi emanettir. Emanete ihanet ise yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur.
Bu nedenle Türkiye'nin önünde çok açık bir tercih vardır: Ya örgütsel sadakatlerin, kişisel ilişkilerin ve kayırmacılığın hâkim olduğu bir devlet düzeni... Ya da liyakatın, ehliyetin, adaletin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne sadakatin hâkim olduğu güçlü bir devlet düzeni.
Benim tercihim nettir: Devlet şahısların değil, milletindir. Makamlar grupların değil, milletin emanetidir. Sadakat kişilere değil, devlete ve millete olmalıdır. Ve Türkiye'nin geleceğinde hiçbir gencimiz şu cümleyi kurmak zorunda kalmamalıdır: “Benim arkamda kimse yok.” Çünkü onun arkasında birileri değil, adaletli ve güçlü Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmalıdır.
İşte gerçek devlet budur. İşte gerçek liyakat budur. İşte gerçek millî birlik budur. Ve işte güçlü ve büyük Türkiye'nin ahlaki temeli budur.
.
Emekli Yarbay Halil Mert, dikGAZETE.com
-Strateji ve Yönetim Uzmanı, Elektrik-Elektronik Mühendis
Açıklamaları ‘Youtube’ kanalımızdan izleyebilirsiniz.
Takibinizi arz ederiz.