Daha ölüm

Daha ölüm

Arzu Leyal yazdı;

Daha ölüm

Yaşamak dediğin biraz sabah işi,
perdeyi aralarken odaya dolan gün,
çayın üzerinde incecik tüten dünya,
bir ekmeği ortasından bölmek,
peynirin tuzunu parmağında bulmak,
fesleğenin dün olmayan iki yaprağına
gereğinden fazla sevinmek.

Birinin saçlarını toplamasıdır mesela,
aceleyle çıkarken evden,
ağzında yarım kalmış bir lokma,
anahtarını yine bulamamış,
bir yandan söylenirken hayata
bir yandan yetişmeye çalışması ona.

Yaşamak biraz da yetişememektir zaten.

Otobüs kaçar.
Yaz geçer.
Erik biter.
Bir arkadaş başka bir şehre taşınır.
Çocukların ayakkabıları küçülür.
Bir fincanın kulpu kırılır da
atmaya kıyamazsın.

Çünkü insan
kırılmış şeylerle de çay içer.

Sonra yaz gelir.

Karpuzun ortasını kendine ayırırsın,
buzdolabından çıkan suyun şişesi terler,
bir kadın balkondan aşağı seslenir,
bir adam gömleğinin iki düğmesini açar,
sokakta domates kokar,
deniz uzaktan bile tuzunu belli eder.

Akşam olur.

Birileri eve döner.
Birileri dönmez.
Dönenlerin önüne tabak konur,
dönmeyenlerin adı bir süre daha
sofrada dolaşır.

Ama çorba yine kaynar.

İşte buna şaşarım.

Dünya nasıl da devam eder
birinin kalbi kırılmışken.

Manav sabah kepengini açar,
berber aynaları siler,
fırından ilk ekmek çıkar,
bir kız ilk kez kırmızı ruj sürer,
bir çocuk bisikletinden düşüp
dizindeki kanı seyrederek ağlar.

Bir yerde mutlaka düğün vardır.

Bir yerde bir kadın
yıllardır giymediği elbiseyi çıkarır dolaptan,
fermuarı kapanmaz,
güler.

Bir yerde iki kişi
birbirini artık sevmediğini anlar.

Yine de çamaşırlar kurur.

Yaşamak biraz da budur:

En büyük acının ortasında
çöpü çıkarmayı hatırlamak.

Süt taşmasın diye ocağa koşmak.
Kapının önündeki ayakkabıları düzeltmek.
Telefonu şarja takmak.
Ölçüsünü bilmeden pirinç yıkamak.
Bir şarkının sözlerini yanlış söyleyip
yıllarca doğrusunu merak etmemek.

Birini sevmek.

Asıl o uzun iş.

Onun sesinden günün nasıl geçtiğini anlamak,
üşüdüğünde pencereyi kapatmak,
kızınca yüzüne bakmamak,
sonra dayanamayarak bakmak.

Bir omuzun yerini ezberlemek.

Birinin uykuda dönerken çıkardığı sesi,
çayı nasıl içtiğini,
hangi kelimeyi yanlış söylediğini,
hangi yarasının üzerine konuşulmayacağını
öğrenmek.

Sonra bütün bunları
bir gün unutabileceğini bilerek
yeniden öğrenmek.

Yaşamak biraz utanmaktır da.

Söylediğin sözden.
Söylemediğinden daha çok.

Bir kapının önüne kadar gidip
zili çalmadan dönmektir.
Bir mektubu yazıp göndermemek,
bir telefonu elinde tutup
aramamak.

Sonra yıllar geçer.

İnsan bazı şeylere
neden cesaret edemediğini bile unutur.

Ama beden unutmaz.

Bir koku gelir,
dönüp bakarsın.

Bir şarkı çalar,
elindeki işi bırakırsın.

Bir sokaktan geçerken
yirmi yıl önceki halin
bir dükkânın camında belirir.

Gençsin.

Saçların başka türlü.
Ayakkabıların ucuz.
Cebinde az para var.
Önünde çok zaman.

Ne tuhaf,
insan en zengin olduğu vakit
zengin olduğunu bilmiyor.

Sonra öğreniyorsun.

Bir öğleden sonranın servet olduğunu,
annenin sesinin,
babanın öksürüğünün,
çocuğunun odasından gelen gürültünün,
mutfakta unutulmuş bir çayın bile
bir gün paha biçilmez olabileceğini.

Öğreniyorsun.

Ama yaşamak
öğrenmekle uslanmıyor.

Yine kızıyorsun.
Yine küskün yatıyorsun.
Yine yarına bırakıyorsun güzel şeyleri.

Sonra bir sabah kalkıp
masaya oturuyorsun.

Çayın önünde.

Güneş bildiği yerden vuruyor.
Sokak bildiği gürültüyle geçiyor.
Bir kuş pencerenin önüne konuyor
ve senden hiçbir şey istemiyor.

Bakıyorsun.

Elin sıcak fincanın üzerinde.

Kalbin hâlâ
kendi bildiği işi görüyor.

Ve bütün bunların ortasında
insanın içine tuhaf bir bilgi geliyor:

Hayat
büyük şeylerden yapılmamış meğer.

Bir lokmanın tadından,
birinin adını seslenmekten,
kapıyı açmaktan,
biraz beklemekten,
çokça yanılmaktan,
bir daha denemekten,

sevmekten,
usanmaktan,
özlemekten,
dönmekten,

ve bütün bunlar bitti sanılırken
çayın dibinde kalan son yudumu
soğuk da olsa içmekten.

Ben gördüm.

İnsan yaşadıkça eksilmiyor yalnız,
çoğalıyor da.

Her sevdiğinden bir parça,
her kaybettiğinden başka bir parça,
her sabahından biraz ışık,
her gecesinden biraz karanlık alıyor.

Sonunda kendine benzeyen
koca bir ömür taşıyor içinde.

Ağır.

Kokulu.

Dağınık.

Dolu dolu.

Ve sorarsan bana
bundan daha ne var diye,

yok.

Yok bana yaşamaktan daha ölüm.

.

Arzu Leyal, dikGAZETE.com

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ