<h3><span><strong>ÇİLE’DE İNSANİ SIRLAR</strong></span></h3> <h4>(NFK’yı rahmetle anıyorum.)</h4> <div><strong>İnsanlık</strong> kendinden kaçtığı, düşünce ve duygularına yabancı kaldığı, ayrı bir ifade tarzı içerisinde kendisine taalluk eden <strong>enfüsî</strong> ve <strong>afakî</strong> meselelerde kendini tanımayıp, <strong>kalbinde</strong> zuhur edenden habersiz yaşadığı müddetçe <strong>insanlık</strong> <strong>sırrını</strong> yakalayamamıştır. Bütün bu zorlukları aşıp <strong>sırrı</strong> <strong>yakalayanlar</strong>, <strong>sırrın</strong> <strong>yolunu</strong> <strong>açmada</strong> insanlığa lider olmuş, arkalarından gelenlere de, “<strong>Bu İslam’ın aydınlık yoludur</strong>.” dedirtip, kafileyi “<strong>Benlik</strong>” esaretinden kurtaranlardır.</div> <div>Sadece kurtarmakla da kalmayıp, “<strong>Öyle bir devrim ki hakikatte pireyim.</strong>” (Çile, Dev, s. 85) vasfına büründürerek onu “<strong>Biz</strong>” olmanın sınırına getirmişlerdir.</div> <div>Bu <strong>sırlı</strong> <strong>insani</strong> <strong>şifreyi</strong> yakalayıp <strong>insanlığın</strong> <strong>hizmetine</strong> sunmaya çalışanlardan biri de, kendini <strong>sonsuzluk</strong> <strong>kervanı</strong> arkasında <strong>sadık</strong> <strong>bir</strong> <strong>bende</strong> sayan ve ömrünün sonuna kadar o kapıdan ayrılmayan <strong>Necip</strong> <strong>Fazıl’dır</strong>. Sonsuzluk kervanı önderine (sav),</div> <div>“<strong>Müjdecim, kurtarıcım, efendim, peygamberim, </strong></div> <div><strong>Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim.”</strong> (Çile, Ölçü, s. 65) ölçüleri içerisinde sımsıkı bağlı kalan <strong>Necip</strong> <strong>Fazıl</strong>, “<strong>Rahmet Rüzgarı etek</strong>” (Çile, Peygamber, s. 52) diye adlandırdığı <strong>Resulullah’ı,</strong> hayatın yaratılış sebebi olarak tanımış, öyle sevmiş ve arkasında bel bağlamasını bilmiş bir <strong>düşünce</strong> ve <strong>tefekkür</strong> insanıdır.</div> <div><strong>NFK</strong>, gaye insan <strong>Resulullah’ı</strong>, “<strong>Varlığın tacı, varlık nurunun ta kendisi</strong>” (Çile, O. s. 66) olarak kabul eder. İnsanı değerlendirirken <strong>tevhidi</strong> <strong>bir</strong> <strong>çizgiyi</strong> esas alır. <strong>İman</strong> noktasındaki bu çizgide “<strong>Mabut-Mahluk</strong>” ilişkisini ifade ederken de,</div> <div>“<strong>Seni aramam için beni uzağa attın,</strong></div> <div><strong>Âlemi benim, beni Kendin için yarattın.”</strong> (Çile, Allah ve İnsan, s. 37) demiş ve varlığın gerçek sırrını ortaya koymuştur.</div> <div>İnsanın, gerçek insanlığı fani olan hayvanı cesedinde değil <strong>ebediyete</strong> <strong>müştak</strong> <strong>olan</strong> ruhunda araması gerekir. <strong>Necip Fazıl,</strong> bu arayışın sadece <strong>saf</strong> <strong>akılla</strong> mümkün olamayacağını, hakikate ancak <strong>vahyin</strong> <strong>diriltici</strong> <strong>tayflarıyla</strong> ışıklanan <strong>akılla</strong> (Selim akıl) varılacağını:</div> <div>“<strong>Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var,</strong></div> <div><strong>Akıl için son tavır saçlarını yolmak var.”</strong> (Çile, Anlamak, s. 460) mısralarıyla dile getirir.</div> <div><strong>Vahyin</strong> <strong>diriltici</strong> <strong>tayfları</strong> altında <strong>hakikate</strong> çıkmanın gerçek marifete ulaşma olduğunun şuurunda olan <strong>Necip</strong> <strong>Fazıl,</strong> bunu beyan ederken ifadeye o kadar berraklık kazandırır ki, insan hayrette kalır ve şöyle der:</div> <div>“<strong>Anladım işi sanat Allah’ı aramakmış.</strong></div> <div><strong>Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.”</strong> (Çile, Sanat, s. 34)</div> <div>Bu ufku yakalayan insanın dilinde;</div> <div>“<strong>Kaçır beni ahenk, al beni birlik.</strong></div> <div><strong>Artık barınamam gölge varlıkta</strong></div> <div><strong>Ver cüceye onun olsun şairlik,</strong></div> <div><strong>Şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta.”</strong> (Çile, s. 15) mısraları, <strong>virdi</strong> <strong>zeban</strong> haline gelir.</div> <div>Zaten insan için <strong>hakikati</strong> <strong>bulmanın</strong> en tutarlı yolu <strong>İman-ı billah</strong> ufkuna çıktıktan sonra, oradan esere inip, eşyayı <strong>ma’nây-ı</strong> harfiyle didik didik etmek ve onun <strong>manasını</strong> anlayarak <strong>idrak</strong> <strong>ufkuna</strong> çıkmaktır.</div> <div>İkinci yol olan <strong>eserden</strong> <strong>müessire</strong> çıkma yolu, <strong>çokluğa</strong> <strong>taalluku</strong> münasebetiyle zordur. Bu yolda herkesin yürümesi mümkün olmaz. Bu <strong>olmaz,</strong> insanın <strong>farklı</strong> <strong>anlayışa</strong> sahip olmasından kaynaklanmaktadır.</div> <div><strong>Necip</strong> <strong>Fazıl</strong> bunu ifade ederken,</div> <div>“<strong>Allah’a hakikatten yola çıkmak meşakkat,</strong></div> <div><strong>Allah’tan yola çıkıp varılan şey hakikattir</strong>.” der. (Çile, Hakikat, s. 288)</div> <div>Bu varışta <strong>bütün</strong> <strong>karanlık</strong> <strong>yolları</strong> <strong>nuruyla</strong> <strong>aydınlatan</strong> <strong>Resulullah’ın</strong> (sav) etrafında dönmek, <strong>mest</strong> ve <strong>sermest</strong> olmak gerçek gayedir.</div> <div>Eşyanın çokluğu içinde boğulmaya yüz tutan <strong>kalbimize</strong> elini uzatıp, <strong>hayat</strong> <strong>iksiri</strong> aşılayan <strong>Resulullah’tır</strong>.</div> <div>“<strong>Oluş sırrı o nurdan heykelin eteğinde.</strong></div> <div><strong>Ve ölümsüzlük balı şeriat peteğinde</strong>.” (Çile, Petek, s. 374) mısralarıyla anlatılan <strong>eteğine yapışılacak tek halaskar Resulullah</strong>’tır.</div> <div><strong>İnsan,</strong> sınırları itibariyle her zaman <strong>münakaşası</strong> yapılsa bile o üzerinde taşıdığı <strong>latifeler</strong> ile <strong>hadde</strong> ve <strong>hesaba</strong> gelmez bir keyfiyettedir.</div> <div>Gerçek manada bu <strong>latifeleri,</strong> <strong>hakikat</strong> <strong>yönüne</strong> sevk edip “<strong>İnsan-ı Kâmil”</strong> olma meyli de bu latifelerden biridir. Bunun <strong>idrak</strong> <strong>ufkunu</strong> yakalayan insan “<strong>Mabut</strong>-<strong>Mahlûk</strong>” ölçüleri içerisinde vazifesine yönelmeli ve <strong>yaradılış</strong> <strong>manasına</strong> uygun hareket etmesini bilmelidir. Aksi halde kendisine gösterilen <strong>hedefe</strong> <strong>ulaşması</strong> mümkün olmaz.</div> <div><strong>Dünyaya</strong> <strong>gönderiliş</strong> <strong>gayesini</strong> kavrayan insan, bunu <strong>idrak</strong> ettikten sonra kazanacağı <strong>ruh</strong> <strong>inşirahı</strong> ile “<strong>ölmeden</strong> <strong>ölme</strong>” <strong>sırrını</strong> da kolayca yakalayabilir. Bu ufukta gözünde <strong>nisyan</strong> (unutma) perdesine bürünen dünya, <strong>vasatlıktan</strong> <strong>öte</strong> bir <strong>kıymet</strong> ifade etmez. <strong>Üveyk</strong> gibi kanatlanıp, bu <strong>bezme</strong> ulaşanlardır ki; ‘<strong>insanlardan bir insan olma’</strong> sıfatıyla anılırlar.</div> <div><strong>Necip</strong> <strong>Fazıl,</strong> bu gerçek erleri;</div> <div>“<strong>İnsandan murat onlar. Ölümü öldürenler.</strong></div> <div><strong>Ötenin ötesinde gerçek hayat sürenler.”</strong> (Çile, Onlar, s. 319) şeklinde tasvir eder.</div> <div><strong>Ümit,</strong> insan için bahusus <strong>inanmış</strong> <strong>insan</strong> için <strong>yarlığa</strong> <strong>ereceği</strong> bir seyirdir. <strong>İnanan</strong> <strong>insan</strong> <strong>ümitlidir</strong> ve bu ümidini hangi zaman ve zeminde olursa olsun muhafaza eder.</div> <div><strong>Necip</strong> <strong>Fazıl</strong> da; <strong>mekânı</strong> <strong>zindan</strong> olsa dahi <strong>insana</strong> <strong>çıkış</strong> <strong>yolu</strong> gösterebilecek kadar <strong>ümit</strong> insanıdır ve oradan da <strong>insanlığa</strong> <strong>ümit</strong> <strong>mesajları</strong> gönderir:</div> <div>“<strong>Mehmed’im sevinin başlar yüksekte,</strong></div> <div><strong>Ölsek de sevinin, eve dönsek de,</strong></div> <div><strong>Sanma bu tekerlek kalır tümsekte.</strong></div> <div><strong>Yarın elbet bizim, elbet bizimdir.</strong></div> <div><strong>Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir.”</strong> (Çile, Zindandan M. Mektup, s. 352)</div> <div><strong>Ümit,</strong> insanın kendi <strong>ruhunu</strong> <strong>keşfetmesi</strong> ve ondaki <strong>iktidarı</strong> <strong>sezmesinden</strong> ibarettir. Bu sezişle insan <strong>Kudret-i Sonsuzla</strong> münasebete geçer ve onunla her şeye yetebilecek bir <strong>güç</strong> ve <strong>kuvvete</strong> ulaşır ve <strong>mısralar</strong> dilinden şöyle dökülür:</div> <div>”<strong>Surda bir gedik açtık mukaddes, mi mukaddes</strong></div> <div><strong>Ey kahbe rüzgâr artık ne yandan esersen es.”</strong> (Çile, Surda bir Gedik, s. 366)</div> <div>Bu ufku yakalayan insan, <strong>inanç</strong> ve <strong>ümit</strong> meşcereliğinde boy atıp gelişir. Ama bu <strong>gelişme</strong>, daima <strong>sabırlı bir bekleyiş</strong>, bitmeyen bir <strong>azim</strong> ve <strong>direniş</strong> ve <strong>hedefe</strong> <strong>doğru</strong> adım adım <strong>sağlam</strong> <strong>gidişle</strong> mümkündür. Bu gidişteki <strong>tedricilik</strong> <strong>prensibinin</strong> <strong>sırlarını</strong> anlamayıp, kederlenenler de mısralarla dersini alır:</div> <div>“<strong>Gam çekme böyle gitmez bu devran,</strong></div> <div><strong>Elbette sonuncu durağa gelir.”</strong> (Çile, Gelir, s. 338)</div> <div>Ne kadar manidar ve çarpıcı bir derstir bu…</div> <div><strong>Hayat</strong>, bir bakıma baştanbaşa <strong>çalışma</strong>, <strong>gayret</strong> ve <strong>insan</strong> <strong>olma</strong> mücadelesidir.</div> <div>Her türlü <strong>muvaffakiyetin</strong> ilk şartı da <strong>iman</strong> ve <strong>mücadele</strong> <strong>gücüne</strong> <strong>kavuşmak</strong> demektir. Bu çalışma da <strong>sebeplere</strong> <strong>yapışma</strong> ve <strong>neticeyi</strong> <strong>tamamıyla</strong> <strong>Yaradan’dan</strong> <strong>bekleme</strong> de en güzel yoldur.</div> <div><strong>Necip Fazıl</strong> bunu izah ederken;</div> <div>“<strong>Tohum saç bitmezse toprak utansın.</strong></div> <div><strong>Hedefe varmayan mızrak utansın.</strong></div> <div><strong>Hey gidi küheylan koşmana bak sen.</strong></div> <div><strong>Çatlarsan doğuran kısrak utansın</strong>.” (Çile, Utansın, s. 343) diyerek, <strong>insanın</strong> <strong>vazifesini</strong> yapıp, başkalarının vazifelerine karışmamak gerektiğini de bizlere bildirir.</div> <div><strong>Necip</strong> <strong>Fazıl,</strong> insanı çok geniş bir çerçevede değerlendirmekle birlikle, insana <strong>yol</strong> <strong>göstermeye</strong> çalışırken <strong>bütün</strong> <strong>dikkatleri</strong> bir noktaya toplamış ve insanlığı <strong>nurdan</strong> <strong>bir</strong> <strong>ize</strong> davet etmiştir. O izde öyle bir <strong>teslimiyet</strong> vardır ki; bu <strong>teslimiyet</strong> mısralarda,</div> <div>“<strong>Gözüm, aklım, fikrim var deme hepsini öldür,</strong></div> <div><strong>Sana çöl gelen O, göl diyorsa göldür</strong>.” (Çile, O Diyorsa, s. 63) şeklinde tecelli eder. Tecellilerin <strong>teslimiyet</strong> noktasında bir hayat geçiren insan neticede:</div> <div>“<strong>O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner.</strong></div> <div><strong>Azrail’e hoş geldin diyebilmekte hüner.”</strong> (Çile, Hüner, s. 118) der.</div> <div>Bu manada <strong>hakikati</strong> <strong>gösteren</strong> mısralar uzar gider.</div> <div><strong>NFK</strong>, <strong>Çile</strong> isimli şaheserinde değişik boyutlarda anlatılan <strong>insanın</strong> <strong>ufkunda</strong> sondaki nasibini de almadan edemez. Gerçek hayata <strong>âşık</strong> insanın diyebileceği son söz şöyle mısralara dökülür:</div> <div>“<strong>Son gün olmasın dostum, çelengim, top arabam.</strong></div> <div><strong>Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam</strong>.” (Çile, Vasiyet, s. 71)</div> <div>Bu nokta, insanın sadece <strong>günah</strong> ve <strong>sevaplarıyla</strong> baş başa kalacağı bir andır. Artık ne <strong>dünya</strong> ne <strong>mevcut</strong> <strong>mal</strong> <strong>ve</strong> <strong>para</strong> insanı kurtaracak şeyler değildir. Her kapıda ağlayıp <strong>o kapıda</strong> <strong>gülmek,</strong> insan için ne büyük bir saadettir. Bu saadeti yakalayacak tek yolun da,</div> <div>“<strong>Ey insan sana son sığınak,</strong></div> <div><strong>Son peygamber hırkasında</strong>.” (Son Sığmak, s. 430) olduğunu <strong>Necip Fazıl’ın</strong> mısralarında görmekteyiz.</div> <div>Herkesin korkup, ürperdiği <strong>ölüm</strong> ise <strong>Necip</strong> <strong>Fazıl’ın</strong> mısralarında <strong>itibari bir hüviyete</strong> bürünür. Çünkü <strong>ölüm,</strong> mekân değiştirmedir, önceden <strong>ahirete</strong> <strong>giden</strong> yüzde doksan dokuz <strong>ahbaba</strong> kavuşmadır ve <strong>vazife</strong> <strong>külfetinden</strong> bir terhistir. “<strong>Ölüm, imanla öldürülmüştür</strong>.” sırrınca <strong>Rabbe</strong> kavuşmanın diğer adıdır:</div> <div>“<strong>Ölüm güzel şey, budur perde arkasından haber.</strong></div> <div><strong>Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber</strong>.” (Çile, Güzel Şey, s. 121)</div> <div><strong>Perdelerin</strong> <strong>perdesi</strong> arkasındaki <strong>gayeye</strong> <strong>ulaşmaya</strong> çalışan insanın ellerini açarak <strong>dua</strong> <strong>etmekten</strong> başka şeyi kalmamıştır ve o da ellerini açarak <strong>Rabbinin</strong> <strong>büyüklüğü</strong> <strong>karşısında</strong> <strong>aczini</strong> izhar eder:</div> <div>“<strong>Yetişir boğuştuğum gece ve gündüz ecelle.</strong></div> <div><strong>Allah Rahim ve Rahman, Allah Azze ve Celle</strong>.” (Çile, Ecel, s. 462)</div> <div>.</div> <div><strong>Selim Çoraklı, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div>