- 14-03-2026 08:08
- 1076
Elif Rana-Yunus Fırat birlikte yazdı;
Çığlık!.. Gölgeler adası…
“Zulmedenler, nasıl bir inkılâba uğrayacaklarını yakında bilecekler” -Şuarâ, 227-
Ayakkabının burnu, duvara düşen ışığı ikiye böldü; ışık bölündü, gölge çoğaldı ve o odada kimse gölgenin neden bu kadar büyüdüğünü sormadı.
Ada uzaktan bakıldığında bir vaat gibiydi; turkuazın göz kamaştırdığı, kumun beyazlığıyla masumiyet taklidi yaptığı, yalnızca seçilmiş isimlerin ayak bastığı, uçakların sıradan havaalanlarına değil de ayrıcalığın pistlerine indiği bir yer… Orada ‘güneş batmaz’ sanılırdı; oysa bazı karanlıklar, güneş altında büyür.
Çocuk ayağını geri çekti.
Parlak ayakkabı zemine değdi.
Kirli taban, toprağı hatırladı.
Toprak masumdur.
Ama kum, saklayıp örter.
Masaların üzerinde kristal kadehler vardı; içlerinde köpüren içecekler, dışlarında donmuş gülüşler… Duvarlarda ‘sanat’ diye asılmış tablolar, aslında sessizliğin çerçeveleriydi. O çerçevelerin içinde bir tek şey eksikti; merhamet.
Gölge konuştuğunda herkes güldü. Arkasında güç vardı gölgenin. Güç, alkışla korunur; alkış, çoğu zaman korkunun daha kibar adıdır.
O gün kırılan, cam değildi.
Bir çocuğun içindeki zaman kırıldı.
Çocukluk, takvimden değil kalpten düştü.
Bir çocuğun kalbi korktuğunda göğe bakar; çünkü yeryüzü güvenli değildir artık. Ama gökyüzü kayıt tutar.
Su ise hafızadır; her dalga bir iniş, her kıyı bir hareket, her rüzgâr bir davet listesini taşır.
Ada sandıkları yer aslında kaçıştı; servetin perdelediği bir çukur, gücün birbirini kolladığı bir çember, “bilmiyorduk” cümlesinin yıllar sonra prova edildiği bir sahneydi. Uçuşlar sıradan değildi, misafirler tesadüf değildi, suskunluk masum değildi.
Parlak ayakkabılar iz bırakmaz sanılır; ama kum hatırlar. Zaman çok daha iyi hatırlar. Ve zaman sabırdır. Sabır, hakikatin en güçlü şahididir.
Hasretle ağırlaşan bir yürek, geceleri nefes nefese uyanan bir beden, boğazda düğümlenmiş pas tadı… Çığlık, önce fısıltı olur. Sonra bir dosya kenarında bekler. Sonra inkâr edilir. Sonra küçümsenir. Sonra bir anda manşet olur. Ama o çığlık, bütün bu aşamalar öncesinde de vardır.
Nemrut ateşi her çağda yeniden yakılır; bazen saray ışıklarıyla süslenir, bazen hayırsever maskeleriyle örtülür. Fakat ateşin tabiatı değişmez; yakar. Ve yakarken sadece dokunduğunu değil, saklayanını da küle çevirir.
Gölgeler adası sandıkları yer, bir gün kendi gölgesine yenilir. Davet defterleri kapanır. Pistler sessizleşir. Maskeler iner. Ve ışık, ilk kez yüzlere vurduğunda anlaşılır ki çığlık hiç susmamış; yalnızca güçlü kulaklar, duymak istememiştir.
Bilinir ve bellidir ki; hiçbir ada sonsuz değildir.
Hiçbir servet ebedî değildir.
Hiçbir dosya kapalı kalmaz.
Ve hiçbir çığlık sahipsiz değildir.
Bir gün su geri verir.
Bir gün zaman konuşur.
Bir gün hakikat, isimlere ihtiyaç duymadan herkesin zihninde aynı kapıyı çalar.
O kapı açıldığında duyulan yalnızca bir ses değil; yakan bir çığlıktır.
Ve bazı çığlıklar, sahiplerini değil saklı tutanlarını yakar.
.
Elif Rana - Yunus Fırat, dikGAZETE.com
İkinci yazı; devamı:
Gölgeler adası!.. Kaybolmay’an’lar…
https://www.dikgazete.com/yazi/golgeler-adasi-kaybolmay-an-lar-8856.html