<h3><span><strong>Ve rüzgâr esiyordu ‘Hû’ diye diye</strong></span></h3> <div><strong>“O’nu anan sen değildin. O, kendini senin kalbinde anmayı murad etti.”</strong></div> <div>Her zamanki gibi <strong>çocuksu</strong> gülüşünü yanına alıp, <strong>kapıyı</strong> araladı.</div> <div>O gülüş, <strong>dünyanın</strong> <strong>kirine</strong> henüz teslim olmamış bir ruhun son berrak hatırası gibiydi; kırılmamış, incinmemiş, hâlâ ilk yaratıldığı andaki <strong>sadeliğini</strong> koruyan bir <strong>emanet</strong> gibi dudaklarının kıyısında titriyordu.</div> <div>Bekledikleri vardı; en sevgilinin yanından dönenler, <strong>O’nun</strong> ismini kalplerine sürüp gelenler, gözlerinde dünya değil, başka bir <strong>âlemin</strong> ışığını taşıyanlar.</div> <div>En sevgiliden gelene, en güzel karşılamayı yapmalıydı. Çünkü <strong>O’ndan</strong> gelen, artık <strong>misafir</strong> değil, <strong>hakikatin</strong> kendisiydi.</div> <div>Heyecanlıydı...</div> <div>Ki; olmasa mıydı!..</div> <div>Açtığı <strong>kapı</strong> sadece dışarıya açılmıyordu; o <strong>kapı,</strong> yıllardır farkında olmadan <strong>kapalı</strong> tuttuğu kendi <strong>kalbinin</strong> derin, sessiz ve unutulmuş odalarına da açılıyordu.</div> <div>Ve insan, kendi <strong>kalbinin</strong> <strong>kapısı</strong> aralandığında, aslında bütün <strong>âlemlerin</strong> kapısının aralandığını fark ediyordu.</div> <div><strong>Ramazan</strong> soluğu, gecenin üzerine yavaşça inmişti.</div> <div>Bu, <strong>rüzgârın</strong> taşıdığı sıradan bir <strong>serinlik</strong> değildi; bu, görünmeyen bir merhametin <strong>yeryüzüne</strong> dokunuşuydu.</div> <div><strong>Gökyüzü</strong>, sanki yaratıldığı ilk geceyi hatırlamış gibi derin ve sakindi.</div> <div><strong>Yıldızlar</strong>, sadece ışık değil, <strong>şahitlik</strong> taşıyordu.</div> <div>Ve sonra o ses yükseldi.</div> <div>Bir insanın göğsünden çıkıp <strong>göğe</strong> doğru yürüyen, ama aslında <strong>gökten</strong> <strong>inip</strong>, insanın <strong>kalbine</strong> yerleşen o kadim ses:</div> <div><strong>“Allah… Allah… Hû...”</strong></div> <div>Bu ses, kulakla duyulan bir <strong>titreşim</strong> değildi yalnızca.</div> <div>Bu, ruhun üflendiği anda duyduğu ve bir ömür boyunca unutmuş gibi yaptığı o <strong>ilk</strong> <strong>hitabın</strong> yankısıydı.</div> <div>Bu, insanın <strong>içindeki</strong> <strong>sürgünün</strong> sona erdiğini haber veren görünmeyen bir <strong>dönüş</strong> fermanıydı. </div> <div>Adam o an, o sesi sadece duymadı.</div> <div>O <strong>ses</strong>, onun içine dokundu.</div> <div>Dokundu ve içindeki yıllanmış <strong>sessizlik</strong> çözülmeye başladı.</div> <div>Dokundu ve içindeki <strong>taşlaşmış</strong> zaman, yeniden <strong>akmaya</strong> başladı. </div> <div>Çünkü bazı dokunuşlar, <strong>teni</strong> değil, <strong>kaderi</strong> değiştirirdi.</div> <div>Bazı <strong>rüzgârlar</strong>, saçları değil, <strong>kalbin</strong> yönünü savururdu.</div> <div>Ve o <strong>rüzgâr</strong> şimdi esiyordu.</div> <div>Ne <strong>gözle</strong> görülüyor ne <strong>elle</strong> tutuluyordu.</div> <div>Ama <strong>kalpten</strong> <strong>kalbe</strong> yürüyor, görünmeyen yolların üzerinden geçerek, birbirini bilen ama hiç tanış olmayan aynı ruhun nefeslerini aynı hakikatin etrafında topluyordu. </div> <div>Ve adam <strong>anladı</strong> ki…</div> <div>O sadece söylemiyordu.</div> <div>Söyletiliyordu.</div> <div>Çünkü <strong>hakikat</strong>, kendine bir ağız bulduğunda, konuşan artık o ağız değil hakikattir.</div> <div>O <strong>ilahi,</strong> dudaklarından dökülürken, aslında dudaklarından çıkmıyordu.</div> <div>Kalbinin en derin yerinden, ona ait olmayan bir yerden doğuyordu.</div> <div>Sanki içinde, kendisinden daha eski, kendisinden daha gerçek bir <strong>varlık</strong> uyanmıştı.</div> <div>Ve o <strong>an</strong>, varlığının <strong>ağırlığı</strong> hafifledi.</div> <div>Çünkü insan, <strong>kendinden</strong> çıktığında hafiflerdi.</div> <div>Kendini bıraktığında, asıl kendine kavuşurdu.</div> <div><strong>Ramazan</strong> gecesi, görünmeyen bir <strong>nehir</strong> gibi akıyordu.</div> <div>Ve o nehrin içinde, adam artık bir <strong>damla</strong> olduğunu biliyordu.</div> <div>Ama o damla, okyanustan ayrı değildi.</div> <div><strong>Rüzgâr</strong> yeniden esti.</div> <div>Ama bu kez o rüzgâr, sadece <strong>havayı</strong> değil, <strong>zamanı</strong> da taşıyordu. </div> <div>Ve <strong>o an</strong>, adam şunu fark etti:</div> <div>Onun <strong>söylediğini</strong> sandığı o isim, aslında onu <strong>söyleyenin</strong> ta kendisiydi.</div> <div>Çünkü kul, <strong>Allah’ı</strong> andığında…</div> <div><strong>Allah</strong> da kulunu, kendi varlığında anardı.</div> <div>Ve o an, adam artık kapının önünde <strong>duran</strong> biri değildi.</div> <div>Kapının <strong>kendisi</strong> olmuştu.</div> <div>Ve <strong>rüzgâr</strong>, onun içinden geçerek <strong>yayılmaya</strong> devam etti.</div> <div><strong>Sessizdi</strong>… Ama taşıdığı anlam, bütün seslerden daha büyüktü.</div> <div><strong>Görünmüyordu</strong>… Ama dokunduğu her kalpte, görünenden daha gerçek bir iz bırakıyordu.</div> <div>O artık <strong>kendi</strong> <strong>sesiyle</strong> konuşmuyordu.</div> <div>Kendi <strong>nefesiyle</strong> nefes almıyordu.</div> <div>Çünkü insan, <strong>hakikate</strong> dokunduğu anda, <strong>kendine</strong> <strong>ait</strong> sandığı her şeyin aslında bir <strong>emanet</strong> olduğunu anlamaya başlardı.</div> <div>Gecenin derinliği arttıkça, <strong>dünya</strong> geri çekildi.</div> <div>İsimler sustu.</div> <div>Suretler silindi.</div> <div>Geriye sadece <strong>O’nun</strong> ismi kaldı.</div> <div>Ve adam o an, yıllardır taşıdığı o görünmez yükün aslında <strong>kendisi</strong> olduğunu fark etti.</div> <div>Kendini bıraktığı anda hafifledi.</div> <div>Kendinden <strong>vazgeçtiği</strong> anda <strong>var</strong> oldu.</div> <div>Çünkü <strong>hakikat</strong> şuydu:</div> <div>İnsan <strong>Allah’ı</strong> bulduğunu sandığı anda değil…</div> <div><strong>Allah</strong>, kulunun içindeki “<strong>ben</strong>”i susturduğu anda bulunurdu.</div> <div>Ve o gece, <strong>Ramazan’ın</strong> merhametle eğilen göğü altında, <strong>rüzgâr</strong> son kez onun <strong>kalbine</strong> dokundu.</div> <div>Artık o, <strong>Allah’ı</strong> anan biri değildi.</div> <div>Artık o,</div> <div><strong>Allah’ın</strong>, kendi varlığında <strong>anıldığı</strong> bir hatıraydı.</div> <div>.</div> <div><strong>Elif Rana, dikGAZETE.com</strong><strong></strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div>