Ve rüzgâr esiyordu ‘Hû’ diye diye
“O’nu anan sen değildin. O, kendini senin kalbinde anmayı murad etti.”
Her zamanki gibi çocuksu gülüşünü yanına alıp, kapıyı araladı.
O gülüş, dünyanın kirine henüz teslim olmamış bir ruhun son berrak hatırası gibiydi; kırılmamış, incinmemiş, hâlâ ilk yaratıldığı andaki sadeliğini koruyan bir emanet gibi dudaklarının kıyısında titriyordu.
Bekledikleri vardı; en sevgilinin yanından dönenler, O’nun ismini kalplerine sürüp gelenler, gözlerinde dünya değil, başka bir âlemin ışığını taşıyanlar.
En sevgiliden gelene, en güzel karşılamayı yapmalıydı. Çünkü O’ndan gelen, artık misafir değil, hakikatin kendisiydi.
Heyecanlıydı...
Ki; olmasa mıydı!..
Açtığı kapı sadece dışarıya açılmıyordu; o kapı, yıllardır farkında olmadan kapalı tuttuğu kendi kalbinin derin, sessiz ve unutulmuş odalarına da açılıyordu.
Ve insan, kendi kalbinin kapısı aralandığında, aslında bütün âlemlerin kapısının aralandığını fark ediyordu.
Ramazan soluğu, gecenin üzerine yavaşça inmişti.
Bu, rüzgârın taşıdığı sıradan bir serinlik değildi; bu, görünmeyen bir merhametin yeryüzüne dokunuşuydu.
Gökyüzü, sanki yaratıldığı ilk geceyi hatırlamış gibi derin ve sakindi.
Yıldızlar, sadece ışık değil, şahitlik taşıyordu.
Ve sonra o ses yükseldi.
Bir insanın göğsünden çıkıp göğe doğru yürüyen, ama aslında gökten inip, insanın kalbine yerleşen o kadim ses:
“Allah… Allah… Hû...”
Bu ses, kulakla duyulan bir titreşim değildi yalnızca.
Bu, ruhun üflendiği anda duyduğu ve bir ömür boyunca unutmuş gibi yaptığı o ilk hitabın yankısıydı.
Bu, insanın içindeki sürgünün sona erdiğini haber veren görünmeyen bir dönüş fermanıydı.
Adam o an, o sesi sadece duymadı.
O ses, onun içine dokundu.
Dokundu ve içindeki yıllanmış sessizlik çözülmeye başladı.
Dokundu ve içindeki taşlaşmış zaman, yeniden akmaya başladı.
Çünkü bazı dokunuşlar, teni değil, kaderi değiştirirdi.
Bazı rüzgârlar, saçları değil, kalbin yönünü savururdu.
Ve o rüzgâr şimdi esiyordu.
Ne gözle görülüyor ne elle tutuluyordu.
Ama kalpten kalbe yürüyor, görünmeyen yolların üzerinden geçerek, birbirini bilen ama hiç tanış olmayan aynı ruhun nefeslerini aynı hakikatin etrafında topluyordu.
Ve adam anladı ki…
O sadece söylemiyordu.
Söyletiliyordu.
Çünkü hakikat, kendine bir ağız bulduğunda, konuşan artık o ağız değil hakikattir.
O ilahi, dudaklarından dökülürken, aslında dudaklarından çıkmıyordu.
Kalbinin en derin yerinden, ona ait olmayan bir yerden doğuyordu.
Sanki içinde, kendisinden daha eski, kendisinden daha gerçek bir varlık uyanmıştı.
Ve o an, varlığının ağırlığı hafifledi.
Çünkü insan, kendinden çıktığında hafiflerdi.
Kendini bıraktığında, asıl kendine kavuşurdu.
Ramazan gecesi, görünmeyen bir nehir gibi akıyordu.
Ve o nehrin içinde, adam artık bir damla olduğunu biliyordu.
Ama o damla, okyanustan ayrı değildi.
Rüzgâr yeniden esti.
Ama bu kez o rüzgâr, sadece havayı değil, zamanı da taşıyordu.
Ve o an, adam şunu fark etti:
Onun söylediğini sandığı o isim, aslında onu söyleyenin ta kendisiydi.
Çünkü kul, Allah’ı andığında…
Allah da kulunu, kendi varlığında anardı.
Ve o an, adam artık kapının önünde duran biri değildi.
Kapının kendisi olmuştu.
Ve rüzgâr, onun içinden geçerek yayılmaya devam etti.
Sessizdi… Ama taşıdığı anlam, bütün seslerden daha büyüktü.
Görünmüyordu… Ama dokunduğu her kalpte, görünenden daha gerçek bir iz bırakıyordu.
O artık kendi sesiyle konuşmuyordu.
Kendi nefesiyle nefes almıyordu.
Çünkü insan, hakikate dokunduğu anda, kendine ait sandığı her şeyin aslında bir emanet olduğunu anlamaya başlardı.
Gecenin derinliği arttıkça, dünya geri çekildi.
İsimler sustu.
Suretler silindi.
Geriye sadece O’nun ismi kaldı.
Ve adam o an, yıllardır taşıdığı o görünmez yükün aslında kendisi olduğunu fark etti.
Kendini bıraktığı anda hafifledi.
Kendinden vazgeçtiği anda var oldu.
Çünkü hakikat şuydu:
İnsan Allah’ı bulduğunu sandığı anda değil…
Allah, kulunun içindeki “ben”i susturduğu anda bulunurdu.
Ve o gece, Ramazan’ın merhametle eğilen göğü altında, rüzgâr son kez onun kalbine dokundu.
Artık o, Allah’ı anan biri değildi.
Artık o,
Allah’ın, kendi varlığında anıldığı bir hatıraydı.
.
Elif Rana, dikGAZETE.com