?>

Durduğu yer doğduğu yer oldu

Elif Rana

1 hafta önce

Durduğu yer doğduğu yer oldu

-nasip olmuş bir hidayet hikayesi-
Gece, koyu maviye çalan saçlarını savurarak akşamın kızılca kalıntılarını da alıp ufkun gerisine çekiliyordu. Gün, ardında yorgun bir kalp atışı bırakmıştı. Şakağından yanağına süzülen ter, yalnız bedeninin değil, yıllardır susturduğu ruhunun da ağırlığını taşıyordu sanki.

Koşuyordu…

Ama neye doğru, neden uzaklaştığını bilmeden. Bir an durması gerektiğini fark etti. Durmazsa düşecekti; düşmezse hiç uyanamayacaktı.
Etrafına bakındı. Oturacak bir taş arıyordu belki… Ama aslında aradığı, içine oturabileceği bir sükûttu. Bir kaldırım kenarına çöktü. Dizlerini ellerinin arasına aldı. Nefesi sert, kalbi aceleciydi. Dünya ondan hız beklerken o ilk kez yavaşlamaya cesaret ediyordu.
Ve o anda oldu.
Göğsünün tam ortasında, daha önce fark etmediği bir kapı hissetti. Ne taştandı ne tahtadan. Ne görülebiliyor ne de dokunulabiliyordu. Ama oradaydı. Yıllardır çalmadığı, çalmaya korktuğu bir kapı. Çünkü o kapının ardında kariyer yoktu, alkış yoktu, telaş yoktu. Orada yalnızca kendisi vardı.
Ben kimim?” diye sordu ilk defa, kimse duymadan.
Koştuklarım benim mi, yoksa bana öğretilenler mi?
Sorular çoğaldıkça şehir sustu. Gürültü geri çekildi. İçindeki yankı büyüdü. Anladı ki dışarıdaki yol asfalt, içerideki yol ateşti. Dışarıdaki yol kalabalıktı, içerideki yol yalnızlık istiyordu. Ama o yalnızlık, korku değil arınmaydı.
Başını göğe kaldırdı. Gece artık karanlık değildi; derindi. İçine bakmaya niyet edenler için karanlık, ışığın ana rahmiydi.
Ve o an karar verdi.
Yaşamak için koşmayacaktı artık.
Yaşayarak yürüyecekti.
Kendi seyri seferine niyet etti.

Kendi tekâmülüne.

Kendi hakikatine.

Çünkü anladı; İnsan en çok dünyayı fethederken kaybolur ama kendisine doğru bir adım attığında, bütün âlemi bulur.
Tam ayağa kalkmıştı ki telefonu çaldı.
Ekranda tanıdık bir isim; alıştığı dünyanın sesi.
Bitmeyen toplantılar, yetişmesi gereken işler, “acil” diye başlayan cümleler.
Bir an tereddüt etti.
Eski refleksiyle açmak istedi. Çünkü o ses, ona kim olduğunu hatırlatıyordu -en azından- sandığı kim olduğunu. Başaran, yetişen, çözen, koşturan adamı.
Ama göğsünün ortasındaki o kapı yeniden hafifçe titreşti.

Telefon susmadı.

Dünya ısrarcıydı.
Eğer şimdi açarsam…” dedi içinden, “yine aynı yola döneceğim. Ve bu gece bir daha hiç yaşanmamış gibi olacak.”
Parmağı cevap tuşunun üzerinde asılı kaldı.
O an anladı ki imtihan büyük kararlar değil, küçük alışkanlıklardı. İnsan kaderini çoğu zaman dramatik dönemeçlerde değil, kimsenin görmediği o birkaç saniyede seçiyordu.

Telefon sustu.

Şehir yeniden uğuldamaya başladı. Ama bu sefer o uğultunun dışında kalabildi.
İçine doğru bir adım attı.

Gözlerini yumdu.

Çocukluğunu hatırladı.

Bir zamanlar göğe bakarken hissettiği o tarifsiz merakı…
Bir ağacın gölgesinde oturup hiçbir şey yapmadan mutlu olabildiği günleri…
Ne zaman kaybetmişti o çocuğu?
Ne zaman başkalarının alkışı, kendi kalbinin sesinden daha kıymetli olmuştu?
Göğsündeki kapı aralandı.
İçeride ne altın vardı ne sır.

Sadece çıplak bir hakikat:

“Sen bu dünyaya yarışmak için değil, tanımak için geldin.
Önce kendini.
Sonra Rabbinin sana üflediği nefesi.”

Başını önüne eğdi.

Gözlerinden yaş değil, yük döküldü.

Ve o an anladı:

Tekâmül, dağa çıkmak değil; içindeki dağı eritmekti.
Seyri sefer, şehirden kaçmak değil; şehrin ortasında kendini kaybetmemekti.

Ayağa kalktı.

Bu defa koşmak için değil.
Yürümek için.

Yavaş, bilinçli, niyetle.

Çünkü artık biliyordu; insan dış kapıları çalarken yorulur ama kapıyı açtığında dinlenir.
Şehir henüz uyanmamıştı.
Gökyüzü, gecenin lacivertini yavaşça inceltiyor; doğu ufkunda belli belirsiz bir solukluk beliriyordu. Ne karanlık zifiri karanlıktı artık ne de aydınlık kendini ilan etmişti.

İnsan da böyleydi;

Ne tamamen kaybolmuş ne tamamen uyanmış.

Ve adam, gözlerini açtı.

İlk alarm çalmadan uyandı. İçinde acele yoktu. Koşma refleksi susmuştu. Yatağın kenarına oturdu. Avuçlarını yüzüne götürdü. Nefesini dinledi.
Bu kez nefes, sadece oksijen değildi.
Bir emanet gibiydi.

Pencereye yürüdü, camı araladı.

Soğuk seher havası yüzüne değdi. Göğsündeki kapı dün gece aralanmıştı; şimdi ardına kadar açılmak istiyordu. İçinden bir çağrı yükseldi.
Gürültülü değil.
Israrlı da değil,
Sahici bir çağrı.
Abdest almaya vardı.
Suyun tenine değişi, yıllardır biriken telaşı çözüyor gibiydi. Her yıkayışta bir kimlik düştü üzerinden. Her damla, bir “olmak zorundayım” cümlesini söküp aldı.
Seccadeyi serdi.
Diz çöktüğünde, ilk defa gerçekten eğildiğini hissetti.
Dünya önünde değil.
Yaratan Rabbi önünde.
Alnı yere değdiği an, içindeki dağdan bir parça daha eridi.
“Ben geldim” dedi sessizce.
Koşarak değilanlayarak!”
Ve anladı ki secde, insanın yere en çok yaklaştığı an değil; hakikate en çok yaklaştığı andı.
Güneş ufuktan yükselirken o da içinden yükseliyordu.
Şehir yine kalabalık olacaktı. Telefon yine çalacaktı. Dünya yine çağıracaktı. Ama artık içinde bir merkez vardı. Savrulmayacağı bir yer.

Çünkü artık biliyordu!..

Hayat, yetişilecek bir yer değil; idrak edilecek bir sırdı.
Ve bazı sabahlar, insanın kaderi yeniden yazılmaz; insan, kaderini ilk kez fark eder.
“En büyük kayıp, yorgunluktan düşmek değil; neden koştuğunu hiç sormamaktır” dedi gözyaşları, sakalını okşayıp avuçlarına damlarken…

.

Elif Rana, dikGAZETE.com

YAZARIN DİĞER YAZILARI