<h3><span><strong>BODRUM'DA, FETHİYE'DE, AKYAKA’DA GÖRDÜĞÜNÜZ TÜM EVLERİ MUHTEŞEM BİR ŞEKİLDE SARAN BEGONVİLLERİN HİKÂYESİ</strong></span></h3> <div>Herkesin ismini duyduğu ama kim olduğunu bilmediği <strong>Halikarnas</strong> <strong>Balıkçısı</strong> (karısıyla ilişkisi olduğunu anladığında babasını vuran adam)…</div> <div>Bir <strong>Bodrum</strong> <strong>Masalı</strong>...</div> <div>Siyaseti <strong>hayat</strong> sanan bir dostumla bir akşam üzeri <strong>Bodrum’da</strong> denize karşı oturmuş hepimizin her gün konuştuğu mevzular laflıyoruz.</div> <div>Baktım bu sıkıcı konuşma uzayacak, “<strong>çalışmadığı bir yerden sorayım da lafın güzergâhı değişsin bari</strong>” dedim; arkamızda sıra halinde duran <strong>palmiyeleri</strong> göstererek, “<strong>Bu palmiyeleri buraya kim getirdi biliyor musun?</strong>” diye sordum.</div> <div>“<strong>Bilmem. Burada yetişmişler herhalde</strong>” diye cevap verdi.</div> <div>“<strong>Hayır</strong>” dedim. “<strong>Burada yetişmediler, sonradan birisi getirdi onları buraya. Halikarnas Balıkçısı adını duydun mu?</strong>”</div> <div>“<strong>Duydum</strong> <strong>galiba</strong>” dedi.</div> <div></div> <div><strong>- İşte o</strong> getirdi. Ha sadece palmiyeleri değil, gelin çiçeği olarak bildiğimiz <strong>kalaları</strong>, <strong>begonvilleri</strong>, <strong>mimozaları</strong> da o getirdi, tam <strong>45</strong> değişik bitki türünü de. <strong>Mimozaların</strong> gelişinin en az kendileri kadar güzel bir de hikâyesi var.</div> <div><strong>Prosper</strong> <strong>Mérimée’nin</strong> ‘<strong>Carmen’</strong> novellasını <strong>Türkçe’ye</strong> çevirirken, esmer <strong>İspanyol</strong> kızlarının saçlarına küçük mimoza demetleri taktığını okur ve ‘<strong>Neden benim Bodrumlu esmer kızlarım da saçlarına mimoza demetleri takmasınlar</strong>’ diye düşünür. <strong>Paris’ten</strong> <strong>mimoza</strong> tohumları getirtir, onları <strong>Bodrum</strong> sokaklarına, bulabildiği her yere, rastgele eker. Bir süre sonra her yeri <strong>mimoza</strong> sarar. Bir gün, bir düğün alayında <strong>Bodrumlu</strong> kızların, saçlarına mimozalar taktığını görünce de sevincinden havalara uçar.”</div> <div>“<strong>Botanikçi miydi?”</strong> diye sordu dostum.</div> <div>- <strong>Hayır</strong>, yazardı. Hem <strong>greyfurt</strong> tohumunu da ilk o getirdi memleketimize, böylece bu muhteşem meyveyle onun sayesinde tanışmış olduk.</div> <div>- Ondan önce <strong>greyfurtu</strong> bilmiyor muyduk yani?</div> <div><strong>- Bilmiyorduk!</strong> </div> <div>Lafın burasında arkadaşımın merakı arttı:</div> <div><strong>- Peki yolu nasıl düşmüş Bodrum’a bu Balıkçı’nın?</strong></div> <div>“<strong>İstiklal Mahkemeleri’nin hem Bodrum’a hem de Türk edebiyatına hediyesidir Halikarnas Balıkçısı. İlginç bir hikâyesi var, anlatayım sana”</strong> dedim.</div> <div>Buraya yakın bir yerde, <strong>Girit’te</strong> <strong>1886’da</strong> doğmuş, <strong>Cevat Şakir Kabaağaçlı</strong>, namı diğer <strong>Halikarnas</strong> <strong>Balıkçısı</strong>. <strong>Şakir</strong> <strong>Paşa’nın</strong> oğludur. <strong>Atina</strong> <strong>sefiri</strong>, validir aynı zamanda babası...</div> <div>Çocukluğu <strong>Yunanistan’da</strong> geçmiş. <strong>Oxford’da</strong> okumuş. Orada güzel bir <strong>İtalyan</strong> kadınla tanışmış, adı <strong>Agnezi</strong>... Sonra <strong>Agnezi’yi</strong> almış memlekete gelmiş. <strong>Afyon’da</strong> büyük bir çiftlik evine...</div> <div><strong>Şakir</strong> <strong>Paşa,</strong> evin her yerine birer silah saklarmış… Her an, her yerden bir <strong>düşman</strong> çıkabilir diye.</div> <div>Bu arada <strong>Agnezi’yle</strong> <strong>Şakir</strong> <strong>Paşa’nın</strong> memnu aşkı, çoktan dedikodu olmuş düşmüş elin diline. Çiftlik evinde bir gece vakti <strong>Cevat</strong> <strong>Şakir</strong>, babasına çıkışmış “<strong>O senin gelinin</strong>” demiş, ‘<strong>utanmıyor musun?</strong>’</div> <div>Babası ilişkiyi inkâr etmiş…</div> <div><strong>Tartışma</strong> büyüyünce her birisi bir silaha davranmış, <strong>iki</strong> <strong>silah</strong> aynı anda patlamış, oğulun silahından çıkan mermi, babayı bulmuş. (<strong>Selçuk</strong> <strong>Altun’un</strong> verdiği bilgiye göre, <strong>Agnezi’den</strong> <strong>Muttara</strong> adında bir kızı var, <strong>Cevat</strong> <strong>Şakir’in</strong>... Kızıyla birlikte <strong>İtalya’ya</strong> giden <strong>Agnezi</strong>, ona babasından bahsetmeyi yasaklamış. <strong>Muttara’nın</strong> da <strong>Çinzia</strong> adında bir kızı olmuş sonra, onun bahsettiğine göre anneannesi <strong>Agnezi</strong>, ölünceye kadar kayınpederi <strong>Şakir</strong> <strong>Paşa</strong> ile <strong>Büyükada’da</strong> çekilmiş bir fotoğrafı yatağının başından hiç eksik etmemiş.)</div> <h3><strong>BABA KATLİNE 15 YIL KÜREK CEZASI…</strong></h3> <div>Baba katili <strong>Cevat</strong> <strong>Şakir</strong>, çıkarıldığı mahkemede <strong>15</strong> <strong>yıl</strong> kürek cezasına çarptırılmış. Cezasının yedinci yılında <strong>ince</strong> <strong>hastalığa</strong> yakalanmış, serbest kalmış.</div> <div>Tekmil hikâyesini anlattığı hatıratından babasıyla arasında geçenlerden hiç bahsetmez. O bir sırdır, kimseye anlatmaz. Yıllar sonra <strong>Bodrum’dayken</strong>, uzaktan mektuplaştığı ve evliyken tutkulu bir aşk yaşadığı <strong>Azra</strong> <strong>Erhat’a</strong> itiraf eder <strong>19</strong> <strong>Aralık</strong> <strong>1958</strong> tarihli mektubunda; “<strong>Babamı öldürdükten sonra kendime olan güvenimi kaybettim... Kendimi, o gün bugün yalan sanıyorum.”</strong></div> <div><strong>Cumhuriyet</strong> yeni kurulmuş, <strong>Üsküdar’da</strong> bir evde yaşıyor, tam bir tutunamayandır <strong>Cevat</strong> <strong>Şakir</strong>. <strong>Zekeriya</strong> <strong>Sertel’in</strong> “<strong>Resimli</strong> <strong>Hafta</strong> <strong>Dergisi</strong>”ne yazılar yazıyor, kitap kapakları yapıyor, bir yandan da <strong>tercümeler</strong> kazandırıyor <strong>Türk</strong> edebiyatına. Ne de olsa <strong>7</strong> <strong>dil</strong> biliyor.</div> <div><strong>İstiklal</strong> <strong>Mahkemeleri</strong> kurulmuş, zira askere giden her nefer, üstüne urbayı geçirdikten sonra firar ediyor. Öyle ki <strong>Genelkurmay</strong> <strong>Başkanı</strong> <strong>Fevzi</strong> <strong>Çakmak</strong>, <strong>Mustafa</strong> <strong>Kemal’e</strong> gidip, dert yanmış; “<strong>Paşam, leşkeri değil de milleti giydiriyoruz, bu işe bir çare</strong>” demiş, kimsenin sırtında <strong>libas</strong> yok, <strong>askeri</strong> <strong>kıyafetleri</strong> giyen <strong>evin</strong> yolunu tutuyor. O yüzden kurulan <strong>İstiklal</strong> <strong>Mahkemeleri</strong>, <strong>firariler</strong> için kolayca <strong>idam</strong> <strong>cezası</strong> veriyor.</div> <div><strong>Cevat</strong> <strong>Şakir</strong> de o günlerde “<strong>Hapishanede idama mahkûm olanlar bile bile asılmağa nasıl gider?</strong>” diye bir hikâye yazıp göndermiş dergiye. Tam o sırada <strong>Şeyh</strong> <strong>Sait</strong> isyanı patlak vermiş.</div> <h3><strong>“SON DEFA İSTANBUL'A BAK, BİR DAHA GÖREMEYECEĞİZ!..”</strong></h3> <div>Ardından <strong>Şark</strong> <strong>İstiklal</strong> <strong>Mahkemeleri</strong> kurulmuş ve <strong>Ankara’da</strong> “<strong>Üç Aliler Divanı</strong>” çalışmaya başlamış.</div> <div>Yazdığı hikâyeyle “<strong>halkı</strong> <strong>isyana</strong> <strong>teşvikten</strong>” dolayı “<strong>Üç Aliler Divanı</strong>”na çıkarılmak üzere trenle yola çıktıklarında <strong>Zekeriya</strong> <strong>Bey’le</strong>, <strong>Kartal’da</strong>, “<strong>Son defa İstanbul’a bak, bir daha görmeyeceğiz</strong>” demiş <strong>Cevat</strong> <strong>Şakir</strong> arkadaşına.</div> <div>Mahkemede <strong>Kel</strong> <strong>Ali,</strong> ikisinin de idamını istemiş, <strong>Kılıç</strong> <strong>Ali</strong> karşı çıkmış, <strong>üçer</strong> <strong>yıllık</strong> <strong>kalebentlik</strong> cezasını uygun görmüşler iki yazara, <strong>Zekeriya</strong> <strong>Bey’in</strong> payına <strong>Sinop</strong>, <strong>Cevat</strong> <strong>Şakir’in</strong> de <strong>Bodrum</strong> düşmüş.</div> <h3><strong>“ÖLÜP, NURDA YATACAĞIMA BODRUM'DA NURDA YAŞARIM”</strong></h3> <div><strong>Ankara’dan</strong> <strong>İzmir’e</strong> trenle iki er nezaretinde kolayca ulaşmış. O zamanlar <strong>Bodrum’a</strong> sadece denizden gidiliyor, <strong>karayolu</strong> henüz yok. Ama onu <strong>deniz</strong> <strong>yoluyla</strong> götürmüyorlar, ne de olsa o <strong>siyasi</strong> bir suçlu, “<strong>Denize atlar, Yunanistan’a kaçar, nemize gerek</strong>” diye <strong>karayoluyla</strong> gönderiyorlar. Aylar sonra <strong>Milas’a</strong> ulaşmış. <strong>Milas’tan</strong> da “<strong>Başka yerde ölüp, nur içinde yatacağıma, burada nur içinde yaşarım</strong>” dediği <strong>Bodrum’a</strong> kadar yürümüş.Şansına iyi kalpli bir kaymakam çıkmış. <strong>Kaleye</strong> kapatmamış onu, çarşının içinde, aylık kirası <strong>25</strong> <strong>kuruşa</strong> şirin bir <strong>Bodrum</strong> <strong>evinde</strong> cezasını çekmesine izin vermiş.</div> <div>Ve o saat, cennete düştüğünü anlamış.</div> <div>Baştan ayağa <strong>Bodrum</strong> mavisine bulanmış! <strong>Yazı</strong> yazmış, koyları keşfetmiş, <strong>bitkilerle</strong> ilgilenmiş, <strong>balıkçılık</strong> yapmış, bir <strong>kayık</strong> almış bazen günlerce <strong>maviliklerde</strong> kaybolmuş. Bir süre sonra “<strong>denizde balık adam, karada ağaç adam</strong>” olmuş çıkmış. <strong>Bitkilerle</strong> ilgili kitaplar bulmuş, okumuş, araştırmış, <strong>Avrupa’da</strong> bu işle ilgilenenlerle yazışmış, <strong>tohumlar</strong> istemiş, <strong>fidan</strong> bulmuş hepsini <strong>Bodrum’un</strong> her yerine ekmiş, dikmiş, sonra da ora ahalisiyle birlikte onlara gözü gibi bakmış. Bu sırada <strong>devlet</strong>, cezasının kalan kısmını <strong>İstanbul’da</strong> tamamlamasına karar vermiş.</div> <div>Gözü arkada kala kala <strong>İstanbul’a</strong> gitmiş, <strong>cezası</strong> bitince, koşa koşa tekrar <strong>Bodrum’a</strong> gelmiş. Burada yeniden <strong>evlenmiş</strong>, belediyeye <strong>bahçıvan</strong> olarak girmiş, <strong>çocukları</strong> olmuş, onların eğitimi derken <strong>Bodrum’u</strong> bırakıp <strong>İzmir’e</strong> yerleşmiş mecburiyetten. <strong>İzmir’de</strong> de <strong>turist</strong> <strong>rehberliği</strong> işini ilk olarak o keşfetmiş. O yüzden bir diğer adı “<strong>pir-i rehberan</strong>”dır. <strong>1945</strong> yılında hemen hemen bütün ünlü <strong>yazar</strong> ve <strong>şair</strong> arkadaşlarına bir mektup yazmış ve belirlediği tarihte hepsinin <strong>İzmir’de</strong> olmalarını istemiş. Gelirlerse eğer onları <strong>deniz</strong> <strong>yoluyla</strong> ‘<strong>cennete’</strong> götürecek!</div> <h3><strong>İZMİR’DEN MAVİ YOLCULUK...</strong></h3> <div>Çağrısına <strong>Sabahattin</strong> <strong>Eyüboğlu</strong>, <strong>Bedri</strong> <strong>Rahmi</strong>, <strong>Erol</strong> <strong>Güney</strong>, <strong>Sabahattin</strong> <strong>Ali</strong>, <strong>Samim</strong> <strong>Kocagöz</strong>, <strong>Fuat</strong> <strong>Erol</strong> <strong>Keskinoğlu</strong> ve <strong>Necati</strong> <strong>Cumalı</strong> cevap vermiş, aynı günde <strong>İzmir’de</strong> buluşmuşlar. Bir tekneye ekmek, peynir, su, <strong>İstanköy</strong> peksimeti, tütün ve çokça rakı alarak açılmışlar <strong>Ege</strong> <strong>Denizi’ne</strong>. Gazete okunmayacak, radyo dinlenmeyecek, mecbur olmadıkça karaya çıkılmayacak, bütün dünyayla ilişki kesilecek ve o zamana kadar hiçbirisinin gitmediği <strong>Bodrum</strong> denilen mavi cennette kaybolacaklar. Öyle de olmuş.</div> <div>Sonra aynı tarihte her sene bu gezileri tekrarlamışlar. Daha sonra geziye katılan <strong>Azra</strong> <strong>Erhat</strong>, bu yolculuğu anlatan kitabına ‘<strong>Mavi</strong> <strong>Yolculuk’</strong> adını koyunca, o gün bugün <strong>Ege</strong> ve <strong>Akdeniz’de</strong> çıkılan ve günlerce denizde kalınan seyahatlerin adı ‘<strong>mavi</strong> <strong>yolculuk’</strong> olarak kalmış.</div> <div>Bugünlerde yeni başlayacak “<strong>Şakir</strong> <strong>Paşa</strong> <strong>Ailesi”</strong> dizisi başlamadan <strong>Begonvillerin</strong> hikâyesi ve <strong>Mavi</strong> <strong>Yolculuğu</strong> kış gününde içinizi sıcak bir anıyla ısıtacak bir yazı olsun…</div> <div>.</div> <div><strong>Dr. Erdem Ulaş, dikGAZETE.com</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong>.</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong>.</strong></div> <div><strong></strong></div> <div><strong></strong></div>