Kokusu kalan zam’an’
Uzun bir zamanı geride bırakmıştı…
Ya da zaman mı onu geride bırakmıştı!
Zamanda kalan her şey, bıraktıklarının ağırlığıyla eskimişti.
Sırtına çöken o tanıdık öksüzlükle elini cebine attı; avucunda soğuk anahtarlar vardı.
Bir an kapıyı açmaya tereddüt etti.
Gücü tükenmişti; duvara yaslandı, ayakta kalmaya çalıştı.
Midesinden boğazına tırmanan, sırtına çöken, göğsüne bir bıçak gibi saplanan o derin acı, bedenini değil, iradesini esir alıyordu.
Kapıyı açtığı an, sığındığı andı; aynı zamanda sınandığı.
Tutabilse eteklerine sarılacaktı belki, belki de göğsünden silkeleyip fırlatacaktı onu.
Uzun ayrılığın kayıpları, hislerini lime lime etmişti.
Geriye ne nefret kalmıştı ne öfke; yalnızca ölü bir tat…
Zaman, damla damla akmış ne bir göl olmuştu ne de güller açmıştı bahçesinde.
Kapıya sarılmak istedi.
Yaslandı, kokladı.
Anahtarı ağır ağır çevirdi.
Evin yüreğinde tüten o tanıdık kokuyu içine çeke çeke, sessizce içeri süzüldü.
Kapıyı kapattı, sırtını yasladı.
Artık her yere bakabiliyordu.
Hiçbir şey değişmemişti; bu, en çok canını acıtandı.
Otuz beş yıllık bir ayrılık mıydı bu, yoksa hiç ayrılamadıkları mıydı onu ezen!..
Her şey…
Herkes…
Her nesne, her koku, her tat hatıranın bir yerinden kanatıyordu.
Acı, gözlerinde kan çanağıydı; huzur, ağzında bastırılmış bir sevinç çığlığı.
Çocuklar…
Gülme krizlerinden soğuyan, kerpiçe çarpan ayaklarıyla buz gibi gecelere uyanan çocuklar…
Dışarıda karakış, baykuşla zoraki bir yarenlik içindeydi.
Asıl uğursuzluk, insan suretindeki çirkinlikti.
Örümcek bağlamış kalpler, kibir kokan nefeslerde buhar olup dağılıyordu.
Kendini var sayanların insan formatındaki suretlerinin gölgesinde gölgeler küçülüyor, iblis adımlar, Kaf Dağı’ndan aşağı savruluyordu.
O mimikler…
O dil…
O bakışlardaki nursuzluk…
Kült bir ruhtan yayılan cehennem kokusu, bir yangın gibi değil; alışılmış bir sıcaklık gibi yayılıyordu.
Gri, artık yalnızca bir renk değil de itaatin tonuydu.
Kalabalık ona bakmıyor, ona dönüşüyordu.
Tanrılığını ilan etmesine gerek yoktu.
İtaat, zaten her sahte tanrının ilk mucizesidir.
Peki ne temizleyebilirdi bu kiri?
Ateş mi?
Ateş zaten onun diliydi.
Su mu?
Su, çoktan korkuya karışmıştı.
Kurban mı?
İsmail hâlâ bıçağın gölgesindeydi ve baba, bıçağı indirmemişti; sadece adını değiştirmişti.
Zerdüşt’ün ateşi sönmemişti belki ama ışığı duvarlara çarpıp geri dönüyordu.
Acı, kan revan içinde şakaklarından inerken çözülen beden değil, bilinçti.
Gözlerini açtı.
Hiçbir şey olmadı.
Ne bir aydınlanma ne bir kaçış.
Ev yerindeydi.
Duvarlar suskundu.
Koku hâlâ aynıydı.
Anahtar, hâlâ avucundaydı.
Zaman geçmemişti.
Geçen yalnızca kendisiydi.
Rüya değildi.
Olmasını istediği tek şey buydu.
Ne hasret ne yalnızlık dürtüsü şimdi…
Acı, nefes nefes yol olup, boğaza düğümlenendi.
Kahin ne bilsin, alim ne bilsin.
Birikmiş zaman dolusu…
Yol yorgunluğu ile yol dönüşü aynı olana baktıkça, zamana ne bir not ne başka bir şey düş-ür-mek değildi aslolan.
Ne olağanüstü bir emare ne derin hayallerle süren ileri-geri yolculukla, hiçbir şeyin oluruna varmadığı zannı da sırf bugüne has değildi.
Ev de değil evde de değildi sır!
Yol da yolculuk da yürekle; gidiş-dönüşler de o yürekle.
Esas hanesi de insanın yürek hanesi.
Kilit…
Anahtar…
Kapı…
Yağmur sesi bir de…
Ne zaman var artık ne mekân; ne olduysa bir ‘an’da.
Hanende isen nazende sen sazende sen.
.
Yunus Fırat - Elif Rana, dikGAZETE.com