İran’daki sertlik yanlısı dönüşümün arkasında Mekke Anlaşması mı var?

İran’daki sertlik yanlısı dönüşümün arkasında Mekke Anlaşması mı var?

Ömür Çelikdönmez yazdı;

İran’daki sertlik yanlısı dönüşümün arkasında Mekke Anlaşması mı var?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan tarafınca 7 Ağustos tarihinde Mekke’de imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkenin milli güvenlik yaklaşımlarını kolektif caydırıcılık prensibi doğrultusunda bütünleştiriyor. Anlaşma; savunma alanındaki stratejik koordinasyonun geliştirilmesini, ortak savunma sanayii yatırımlarına imkân tanınmasını sağladığı gibi terörle mücadelede operasyonel eş güdümün pekiştirilmesini hedefliyor.

Birleşmiş Milletler şartına uygun…

Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkına dayanan bu anlaşma; taraflardan birine yönelik herhangi bir silahlı saldırının tüm üye ülkelere yapılmış sayılmasını, terörle ortak mücadeleyi, askerî istihbarat paylaşımını ve savunma sanayisinde stratejik projelerin geliştirilmesini öngörüyor.

Üç ülkenin askerî tecrübesini, nükleer caydırıcılık kapasitesini ve finansal imkânlarını külfet paylaşımı temelinde bir araya getiren pakt, doğrudan bir ülkeyi hedef almaktan ziyade ortak ilkeleri benimseyen dost ülkelere açık, savunma odaklı bir güvenlik şemsiyesi statüsünde.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın jeopolitik risk analizi…

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, kapsadığı kolektif caydırıcılık ilkesi ("birine yapılan saldırı tümüne yapılmış sayılır") ve stratejik boyutu nedeniyle komşu ülkeler ve üye olunan uluslararası yapılar nezdinde farklı güvenlik algıları yaratmaktadır.

Bu anlaşma kapsamında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın müşterek gayesi; bölgesel çerçevede stratejik seçenekleri çoğaltmak, kırılganlıkları azaltmak ve dış politika alanını genişletmek midir? Eğer öyleyse kime karşı ve neden? Bu müşterek güç odağının bir numarası kimdir?

ABD başta olmak üzere diğer NATO ülkelerine; Pekin, Moskova ve Yeni Delhi’ye anlaşmanın içeriği ile ilgili ön bilgi verildi mi? Asıl amaç Suudi Arabistan'ın güvenliğini sağlamaksa bu düşman güç hangi ülkedir?

Suudiler için tehlike İran ve Yemen mi yoksa Askeri üslerdeki Yahudi Hristiyan ABD askerleri mi?

Suudi Arabistan yönetimi için öncelikli güvenlik tehdidi Yemen ve İran olsa da, ülkenin bunların dışında potansiyel rakip veya tehdit olarak gördüğü başka aktörlerin de var olduğu anlaşılıyor.

Ülkedeki ABD askeri varlığı kritik bir güvenlik ikilem kaynağı. Mesala Prince Sultan Hava Üssü ABD kuvvetlerinin ana konuşlanma noktalarından biri. ABD Hava Kuvvetleri unsurları ile Patriot/ THAAD hava savunma kapasitesi burada konuşlu. ABD Kongre Araştırma Servisi, Haziran 2024 itibarıyla ülkede yaklaşık 2.321 ABD askeri bulunduğunu ve çoğunun Prince Sultan’da konuşlandığını belirtiyordu.

Bu üsler sözde Suudi Arabistan'ın düşman rakiplerine karşı bir yandan caydırıcılık sağlarken, diğer yandan olası bölgesel krizlerde ülkeyi misillemelerin doğrudan hedefine dönüştürüyor. Riyad yönetiminin bu kısır döngüsü meşhur kırk katır mı kırk satır mı   dayatmasını hatırlatıyor?

Mekke Anlaşması ile başta ABD olmak üzere batılı emperyalistlerin İslam coğrafyasındaki fiili işgal sürecini askıya alan Ankara eksenli bir güç odağı ortaya çıkmıştır. Türkiye bu anlaşma vesilesiyle Suud topraklarındaki askeri varlığını meşru zemine taşıdı denilebilir.

Tarihe yolculuk; bugünlere nasıl gelindi?

Temellerini Mustafa Kemal Paşa ile Medine Müdafii Fahrettin Paşa'nın attığı; Osmanlı İmparatorluğu'nun tasfiyesinde rol oynayan “uzun bacaklı sarı çiyanları” devre dışı bırakan Ankara-Riyad iş birliği, Mekke Anlaşması'yla birlikte yeni ve stratejik bir boyut kazanmıştır. Nasıl mı?

Medine'yi 2 yıl 7 ay boyunca başarıyla savunan ve kutsal emanetleri İstanbul'a gönderen Fahrettin Paşa, şehri İngilizlerin desteğindeki Mekke Şerifi Hüseyin'in kuvvetlerine teslim etmek istemiyordu. Bu nedenle Suudi Arabistan'ın gelecekteki kurucusu Emir Abdülaziz İbn Suud'a bir mektup yazarak Suud aşiretini ve kuvvetlerini Medine'ye davet etmiş, şehri kendilerine teslim etmek istediğini bildirmişti.

Türkiye Cumhuriyeti, kurulduktan sonra, bazı çevrelerin iddia ettiği gibi Mekke ve Medine'nin bulunduğu Hicaz bölgesiyle ilgisini hiçbir zaman tamamen kesmedi. Cumhuriyet'in yönetici kadrosu, İngilizlerin desteğiyle İstanbul'a başkaldıran Mekke Şerifi Hüseyin'in isyanını unutmadı ve onun bölgedeki siyasî emellerine mesafeli durdu. Peygamber soyundan geldiğini öne çıkaran Şerif Hüseyin, hilafet makamının kendisine ait olması gerektiğini savunuyordu.

T. E. Lawrence'ın desteklediği Şerif Hüseyin'e karşı en sert mücadeleyi ise Necid'deki Suudiler yürüttü. Ankara ile de temas hâlinde bulunan Suudi kuvvetleri, Ağustos 1924'te başlayan harekâtın ardından önce Taif'i, ardından Mekke'yi ele geçirdiler. Bunun üzerine Şerif Hüseyin tahttan çekildi ve yerine oğlu Ali geçti. Böylece Hüseyin'in hilafet hayali de fiilen sona erdi. Cidde'ye çekilen Ali de Aralık 1925'te tahtından çekilerek Irak'a sığındı ve Hicaz bölgesi Suudilerin hâkimiyetine geçti.

Ocak 1926'da Abdülaziz İbn Suud kendisini Necid Sultanı ve Hicaz Kralı ilan etti. Yeni yönetimi tanıyan ülkelerden biri de Türkiye Cumhuriyeti oldu. Mayıs 1926'da Tebriz eski Başşehbenderi Süleyman Şevket, eski Yemen Valisi Mahmud Nedim ve İskenderiye Şehbender Vekili Feridun Fahri Bey, Türkiye'nin diplomatik temsilcileri olarak Hicaz'a gittiler.

Mustafa Kemal Paşa, yeni Suudi yönetimini tanımakla yetinmedi; bölgede Türkiye'nin diplomatik temsilinin oluşturulmasını sağladı ve Edip Servet Bey'i Mekke'de düzenlenen İslam Kongresi'ne Türkiye temsilcisi olarak gönderdi. 1926'da Mekke'de toplanan kongreye katılan Edip Servet Bey'in görevlerinden biri de Suudi Kralı Abdülaziz ile Yemen İmamı Yahya Hamidüddin el-Mütevekkil-Alellah arasındaki ihtilaflarda arabuluculuk girişiminde bulunmaktı.

Ankara-Riyad ilişkileri sonraki yıllarda daha da gelişti. 1929'da Türkiye Cumhuriyeti ile Hicaz ve Necid Krallığı arasında bir dostluk antlaşması imzalandı. Bu dönemde yürütülen temaslarda Fahrettin Paşa'nın da rol aldığı anlaşılmaktadır.

1932'de Abdülaziz'in oğlu Emir Faysal, Türkiye'yi ziyaret ederek babasının mektubunu Mustafa Kemal Paşa'ya takdim etti. Emir Faysal'ın akıcı bir İstanbul Türkçesiyle konuşması, dönemin gazetecilerini şaşırtmıştı. Ancak bunda şaşılacak pek bir şey yoktu. Emir'in dedesi Muhammed es-Sanayan Osmanlı ordusunun bir mensubuydu ve savaşta hayatını kaybetmişti. Faysal'ın yaverliğini ve tercümanlığını yapan Binbaşı Halid Bey de Çanakkale gazilerindendi.

Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti bu ziyaretin ardından Suudi Kralı'na hediye olarak Yüzbaşı Celâl Bey ve silah fabrikası ustalarından Nuri Efendi aracılığıyla “millî imalat” tüfekler gönderdi. Suudi Krallığı'nın uçuş eğitimi görmek üzere 10 öğrenciyi Ankara'ya gönderme talebi de 24 Nisan 1933 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla kabul edildi.

Ancak Emir Faysal'ın Türkiye ziyaretinden önce çok daha dikkat çekici bir gelişme yaşanmıştı. Meşhur Medine Müdafii, T. E. Lawrence'ınÇöl Kaplanı” olarak nitelendirdiği ve Akıncı Beyi Bali Bey Malkoçoğlu'nun anne tarafından torunu olduğu belirtilen Fahrettin Paşa, İbn Suud'un talebi üzerine Mustafa Kemal Paşa tarafından Hicaz'a gönderilmişti.

Suud ailesinin özellikle Fahrettin Paşa'yı istemesinin başlıca nedeni, yeni kurulan krallığın askerî kuvvetlerinin teşkilatlandırılması, tahkim edilmesi ve eğitilmesinde onun tecrübesinden yararlanmak istemeleriydi. Bunun yanı sıra Fahrettin Paşa'ya duydukları güven ve itimat da bu tercihte önemli rol oynuyordu.

Çünkü Fahrettin Paşa, Medine Müdafaası'nın son döneminde, Enver Paşa döneminde Osmanlı Devleti ile anlaşma imzalayan ve bu anlaşmaya bağlı kalan Abdülaziz İbn Suud'a, Hz. Muhammed'in kabr-i şerifinin bulunduğu Medine'yi teslim etmeyi düşünmüş; şehrin İngilizlerin desteklediği Şerif Hüseyin'in kuvvetlerinin eline geçmesini istememişti.

Çok iyi derecede Arapça bilen Fahrettin Paşa'ya, yine Arapça bilen dört-beş Türk subayının eşlik ettiği aktarılmaktadır. Bu subayların tamamının Necid ordusunda üst düzey görevlere getirildiği ve maaşlarının İbn Suud tarafından altın olarak ödendiği belirtilmektedir. Fahrettin Paşa'nın yalnızca Hicaz'da değil, Yemen'de de çeşitli temas ve faaliyetlerde bulunduğu kaydedilmektedir.

Böylece Fahrettin Paşa, birkaç yıl önce savaştığı ve esir düştüğü coğrafyaya bu kez bambaşka bir görevle dönüyordu: Yeni Suudi devletinin askerî ve güvenlik teşkilatının şekillendirilmesine katkıda bulunmak, Türkiye'dekine benzer bir jandarma teşkilatının kurulmasına yardımcı olmak ve bölgedeki İngiliz nüfuzunu dengelemek.

Fahrettin Paşa'nın Abdülaziz İbn Suud üzerindeki etkisinin zaman içerisinde oldukça güçlendiği; Necid'deki askerî birliklerin eğitim ve teşkilatlanmasında doğrudan rol üstlendiği aktarılmaktadır. Ankara'nın da bu süreçte İngiliz nüfuzunu dengelemek amacıyla Suudilere top, mühimmat ve çeşitli askerî malzemeler gönderdiği belirtilmektedir.

Böylece Medine Müdafaası sırasında başlayan Fahrettin Paşa-İbn Suud temasları, Cumhuriyet'in kuruluşundan sonra Ankara-Riyad hattında askerî ve diplomatik iş birliğine dönüşmüş; Türkiye, yeni Suudi devletinin kuruluş ve kurumsallaşma sürecinde diplomatik tanımanın ötesine geçen bir rol üstlenmiştir.

Türkiye, İran karşıtı Mekke Antlaşması’na taraf mı?

Görünürdeki olay örgüsüne bakıldığında, “Tam da bu!” diyebilirsiniz. Ancak 1639’da Kasr-ı Şirin Antlaşması’nın imzalanmasından bugüne kadar Türkiye ile İran arasında doğrudan bir savaş yaşanmamış olması, iki ülkenin de yüzlerce yıllık barış ve komşuluk geleneğine büyük ölçüde bağlı kaldığını gösteriyor.

İran coğrafyasının tarih boyunca Türk devletlerine ve geniş bir Türk nüfusuna ev sahipliği yapmış olması da Türkiye’nin İran’a yönelik politikasında göz ardı edilemeyecek tarihî ve toplumsal unsurlardan biridir. Bu nedenle Ankara’nın, İran’ın güvenliğini ve toprak bütünlüğünü doğrudan tehdit edecek ya da Tahran’ı ciddi biçimde endişeye sevk edecek bir girişimin parçası olması ne ölçüde mümkün?

Dolayısıyla asıl sorulması gereken soru şudur: Görünürde İran karşıtı bir bölgesel yapılanmanın parçası gibi değerlendirilen Türkiye, gerçekten İran’ı hedef alan bir stratejinin tarafı mı; yoksa Mekke’de ortaya çıkan tablo, Ankara’nın çok daha farklı bir bölgesel denge politikasının parçası mı?

Mesut Pezeşkiyan’ı İran Cumhurbaşkanlığı’ndan uzaklaştırma operasyonu başlamadan bitti!..

İran ordusunda Farslardan sonra en etkili ve kalabalık grup, Güney Azerbaycan Türkleridir. Türk kökenli komutanlar, sistem içerisinde "azınlık" olarak değil, devletin kurucu ve asli unsuru olarak ​rejime sadakatli görülür.

Merhum dini lider Ali Hamaney’in kendisinin de baba tarafından Türk olması, bu etnik grubun askeri hiyerarşide en üst noktalara (Genelkurmay Başkanlığı, Kuvvet Komutanlıkları) yükselmesinin önünü açmıştır. Eski ve yeni kademelerde birçok kilit generalin Tebriz veya Erdebil kökenli olduğu bilinmektedir.

Savaş devam ederken Ulusal Güvenlik Konseyinin başına Şah İsmail'e destek için Anadolu'dan giden Zülkadirli aşiretlerinin torunlarından Muhammed Bakır Zülkadir atanmıştı. Bir alt kademede planlama icrada yine Türk kökenli Hüseyin Dekhan var. 1982 Beyrut bombalamalarında yüzlerce ABD askerinin öldürülmesinden Ansarallah'a Gazze'ye kapsamlı destek sağlanmasına kadar her türlü farklı cephedeki savaşta yer alan birisi.

İran Devrim Muhafızları Komutanı Şah İsmail'in torunu Yahya Rahim Safevi de Türk. İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kani de Türk. Şah İsmail'in torunları bu sefer Sünni Türk kardeşleriyle değil, doğrudan doğruya Haçlılara ve İsrail'e karşı gelişen ve iç kavgalardan uzak olan bir savaşı yönetiyorlar.

Pezeşkiyan’a karşı “Yönetimsel Darbe” iddiası…

İran’da Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın yetkilerinin giderek sınırlandırıldığı ve sivil yönetimin karar mekanizmalarındaki ağırlığının Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) lehine azaltıldığı yönündeki iddialar, Tahran’daki güç mücadelesini yeniden gündeme taşıdı.

İran International’ın Mart ayında yayımladığı ve isimsiz kaynaklara dayandırdığı habere göre, DMO’nun üst düzey komutanları, özellikle DMO Komutanı Ahmed Vahidi, Pezeşkiyan üzerinde doğrudan baskı kurarak eski DMO komutanlarından Muhammed Bakır Zülkadr’ın Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreterliği’ne getirilmesini sağladı. Haberde Pezeşkiyan’ın bu tercihten memnun olmadığı, ancak atama kararnamesini imzalamak zorunda kaldığı ileri sürüldü. Bu gelişme, klasik anlamda tankların sokaklara çıktığı askerî bir darbeden ziyade, Cumhurbaşkanlığı makamının karar alma gücünün içeriden aşındırıldığı bir “yönetimsel darbe” veya “sessiz güç devri” tartışmasını beraberinde getirdi.

Çünkü Zülkadr sıradan bir bürokrat değil; Devrim Muhafızları’nın eski Genelkurmay Başkanı ve eski Komutan Yardımcısı olarak İran’ın askerî-güvenlik yapılanmasının en tecrübeli isimlerinden biri. Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi gibi savaş, dış politika ve ulusal güvenlik kararlarının merkezindeki bir kurumun başına getirilmesi, DMO’nun devlet yönetimindeki nüfuzunun genişlemesi şeklinde yorumlandı.

İddiaların merkezindeki aktörler Mesud Pezeşkiyan, Muhammed Bakır Zülkadr ve Ahmed Vahidi. Bu güç denkleminde Pezeşkiyan seçilmiş sivil yönetimi; Vahidi Devrim Muhafızları’nın askerî ağırlığını; Zülkadr ise askerî-güvenlik bürokrasisinin devletin siyasi karar mekanizmasına uzanan kolunu temsil ediyordu.

İran International’ın kaynaklarına göre Zülkadr’ın atanması yalnızca bir bürokratik görev değişikliği değil, DMO’nun İran’ın yeni yönetim yapısı üzerinde daha kapsamlı kontrol kurma çabasının parçasıydı.

Bununla birlikte, bazı çevrelerde dile getirilen “Pezeşkiyan görevden uzaklaştırılacak ve cumhurbaşkanlığı Zülkadr’a devredilecek” iddiasını doğrulayacak yeterli ve bağımsız kanıt henüz ortaya konulmuş değil. Mevcut veriler daha çok Pezeşkiyan’ın resmen devrilmesinden ziyade, yetkilerinin güvenlik bürokrasisi tarafından çevrelenmesi ve Cumhurbaşkanlığının sistem içerisindeki fiilî ağırlığının azaltılması ihtimaline işaret ediyor.

Üstelik İran’daki güç mücadelesi oldukça hareketli. Zülkadr’ın Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’ndeki görev süresi uzun sürmedi; 9 Ağustos 2026’da yerine eski DMO Komutanı Muhsin Rızai getirildi. Dolayısıyla bugün itibarıyla mesele artık yalnızca “Zülkadr, Pezeşkiyan’ın yerine mi hazırlanıyordu?” sorusundan ibaret değil. Asıl dikkat çekici husus, Pezeşkiyan çevresindeki sivil/pragmatik kanadın karşısında Vahidi–Zülkadr–Rızai ekseninde şekillenen Devrim Muhafızları kökenli kadroların devletin stratejik karar mekanizmalarındaki ağırlığının artmasıdır.

Bu nedenle İran’da yaşananları şimdilik “Pezeşkiyan’a karşı tamamlanmış bir darbe” olarak değil, Cumhurbaşkanlığının yetkilerini daraltmaya ve stratejik karar merkezini askerî-güvenlik elitinin kontrolünde tutmaya yönelik bir güç mücadelesi olarak tanımlamak daha isabetli görünüyor.

İran'da yeni görev değişiklikleri ne anlama geliyor?

İran'ın yeni dinî lideri önemli atamalar gerçekleştirdi. Bu kapsamda Dr. Muhammed Bakır Zülkadr siyasi danışman olarak atandı.

İran ile ABD-İsrail arasındaki savaş, Tahran'da yalnızca askerî dengeleri değil, devletin en üst düzey siyasi ve güvenlik yapılanmasını da değiştirdi. Savaş sırasında, 17 Mart'ta İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi (SNSC) Sekreteri Ali Laricani'nin öldürülmesinin ardından bu kritik göreve Dr. Muhammed Bakır Zülkadr (Mohammad Bagher Zolghadr) getirilmişti.

Zülkadr, geleneksel anlamda bir siyasetçi profili çizmiyor. Hiçbir zaman seçimlere girerek, meydanlarda kamuoyuna hitap ederek veya medyada sürekli görünür olarak siyasi kariyer inşa etmeye ihtiyaç duymadı.

Kariyeri; İran rejiminin güvenlik çekirdeğini oluşturan İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO/IRGC), askerî ve istihbarat yapılanmaları ile bu yapıları devlet bürokrasisine bağlayan güçlü ilişkiler ağı içerisinde şekillendi. Bu nedenle Zülkadr'ın İran devlet sistemi içerisindeki ağırlığı, kamuoyundaki görünürlüğünden çok güvenlik bürokrasisindeki uzun yıllara dayanan tecrübesinden kaynaklanıyor.

Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreterliği görevini üstlenmesinin ardından Zülkadr, özellikle ABD ile yaşanan Hürmüz Boğazı krizinde sert bir tutum sergiledi. İran'ın Hürmüz Boğazı'nı yeniden açmasının koşullarını açıklayan Zülkadr; ABD'nin deniz ablukasını ve İran'a yönelik yaptırımları sona erdirmesi, Amerikan güçlerinin bölgeden çekilmesi, savaş zararlarının tazmin edilmesi, İran'ın dondurulan varlıklarının serbest bırakılması ve İran'a yönelik saldırı ve tehditlere son verilmesi gibi şartlar ileri sürdü.

Ancak İran'ın yeni dinî lideri Mücteba Hamaney, kısa süre sonra ülkenin siyasi, askerî ve güvenlik yapılanmasında kapsamlı bir görev değişikliğine gitti.

Hamaney, yayımladığı resmî kararnamelerle Devrim Muhafızları eski Genel Komutanı Dr. Muhsin Rızai'yi (Mohsen Rezaee) Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'ndeki temsilcisi ve Konsey Sekreteri olarak görevlendirirken, Muhammed Bakır Zülkadr'ı da doğrudan kendi Siyasi Danışmanlığına atadı. Hamaney, Zülkadr'ın atama kararnamesinde, siyasi danışmanlık görevinin gerekçeleri arasında onun uzun yıllara dayanan değerli tecrübe ve birikimine özellikle atıfta bulundu.

Böylelikle Zülkadr'ın Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreterliği görevi sona ererken, İran devlet sisteminin dışına çıkarılması bir yana, doğrudan Dinî Lider'in siyasi karar ve danışma mekanizmasına taşındı. Muhsin Rızai ise askerî danışmanlık konumundan ülkenin en önemli ulusal güvenlik karar merkezinin başına geçirildi.

Mücteba Hamaney'in yeniden yapılanma hamlesi yalnızca Zülkadr ve Rızai ile sınırlı kalmadı. İran'ın askerî komuta kademesinde de kapsamlı değişiklikler gerçekleştirildi.

Hamaney'in yayımladığı kararnamelerle Ahmed Vahidi, Muhammed Pakpur'un yerine Devrim Muhafızları Genel Komutanlığına getirildi ve geçici olarak yürüttüğü görev kalıcı hâle getirilirken tümgeneralliğe terfi ettirildi. Hüseyin Taib Besic Komutanlığına, Ali Azmaii Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri Komutanlığına, Hatemü'l-Enbiya Merkez Karargâhı Komutanı Ali Abdullahî İran Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığına, Keyumars Haydari ise Genelkurmay Başkan Yardımcılığına atandı.

Böylece İran'ın askerî ve güvenlik yönetiminin kilit noktalarında kapsamlı bir kadro değişimi gerçekleştirilmiş oldu. Yeni görevlendirilen isimlerin önemli bölümünün Devrim Muhafızları geçmişine sahip, muhafazakâr ve güvenlikçi çizgiye yakın kadrolardan oluşması özellikle dikkat çekiyor.

ABD basını da Tahran'daki bu değişimi yakından takip ediyor. The Wall Street Journal, İran'ın yeni dinî lideri Mücteba Hamaney'in gerçekleştirdiği atamaları, ABD Başkanı Donald Trump'a karşı daha sert bir çizgi izleneceğinin işareti olarak değerlendirdi. Gazeteye göre Hamaney, İran'ın üst düzey askerî ve güvenlik kadrolarını yeniden şekillendirerek ülkeyi ABD ile uzun süreli olabilecek bir karşılaşmaya hazırlıyor ve kritik görevlere daha sertlik yanlısı isimleri getiriyor.

Bu açıdan bakıldığında söz konusu atamalar, sıradan bir komuta değişikliğinin çok ötesinde anlam taşıyor. Muhammed Bakır Zülkadr'ın Dinî Lider'in doğrudan siyasi danışmanlığına alınması, Muhsin Rızai'nin Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi'nin başına getirilmesi ve Ahmed Vahidi başta olmak üzere Devrim Muhafızları kökenli isimlerin askerî komuta kademesinde güçlendirilmesi, İran'ın yeni dönemde devlet yönetimini daha merkezi, güvenlikçi ve askerî ağırlığı yüksek bir yapıya doğru tahkim ettiğini gösteriyor.

Yeni güç denkleminde Mücteba Hamaney siyasi ve dinî otoritenin merkezinde; Muhammed Bakır Zülkadr siyasi-stratejik danışmanlık mekanizmasında; Muhsin Rızai ulusal güvenlik karar merkezinde; Ahmed Vahidi ise Devrim Muhafızları'nın komuta kademesinin başında konumlanıyor.

Dolayısıyla Tahran'daki son atamalar, yalnızca isimlerin ve makamların değişmesi olarak okunmamalı. Ortaya çıkan tablo, İran'ın ABD ve İsrail'le yaşadığı savaşın ardından devletin siyasi, askerî ve güvenlik karar mekanizmalarını Devrim Muhafızları geleneğinden gelen tecrübeli ve sertlik yanlısı kadrolar etrafında yeniden tahkim ettiği yeni bir döneme girdiğine işaret ediyor.

.

Ömür Çelikdönmez, dikGAZETE.com

омюр челикдёнмез, Дикгазете

Seçilmiş Kaynakça

https://ettelaat.net/1400/06/29/51784/

https://www.iranintl.com/en/202603250024

https://x.com/i/status/2085513008915136612

https://x.com/i/status/2086159433432772848

https://x.com/i/status/2085837234910150720

https://x.com/i/status/2086483829305360587

https://x.com/i/status/2086501879324754329

https://x.com/i/status/2086154222857490650

https://x.com/i/status/2086884296896262401

https://x.com/i/status/2086458473764598087

https://x.com/i/status/2086890848503927057

https://x.com/i/status/2087097081450123310

https://x.com/i/status/2086717512427688081

https://ettelaat.net/1400/06/29/51784/?utm_source=chatgpt.com

https://www.congress.gov/crs_external_products/R/HTML/R48123.html

https://www.unitedagainstnucleariran.com/government-institution/expediency-council?

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/ataturkun-suudi-misafiri-emir-faysal-1279564/

https://sahipkiran.org/2026/08/08/mekke-savunma-anlasmasinin-suudi-basininda-yankisi/

https://en.royanews.tv/news/72519/Mojtaba-Khamenei-executes-major-leadership-changes

https://www.savunmasanayist.com/mekke-ortak-savunma-anlasmasi-yeni-bir-caydiricilik-ekseni

https://www.nytimes.com/2026/03/24/world/middleeast/iran-security-chief-larijani-zolghadr.html

https://breakingdefense.com/2026/08/saudi-arabia-turkey-pakistan-ink-joint-defense-agreement/

https://languages.alriyadnews.com/45/how-to-invest-in-cryptocurrency-a-beginners-guide-2025.html

https://kafkassam.com/ingilizlere-karsi-ibn-suud-operasyonunda-mit-ve-fahrettin-pasanin-rolu.html

https://ilketv.com.tr/fp-muhammed-bagher-zolghadr-ile-iranda-yeni-bir-devlet-tipi-konsolide-oluyor/

https://www.tasnimnews.ir/en/news/2026/07/04/3633173/irgc-navy-chief-vows-revenge-for-martyred-leader

https://www.dikgazete.com/yazi/haber-8901.html

https://www.dikgazete.com/haber/turkiye-suudi-arabistan-ve-pakistan-uclu-savunma-anlasmasi-imzaladi-1014182.html 

https://www.thetimes.com/world/middle-east/article/turkey-pakistan-saudi-arabia-defence-plan-erdogan-m5nxsz0b3

https://www.reuters.com/world/asia-pacific/iran-says-no-reason-fear-pakistan-turkey-saudi-security-pact-2026-08-10/

https://www.trthaber.com/haber/dunya/turkiye-suudi-arabistan-ve-pakistandan-mekke-savunma-anlasmasi-953358.html

https://www.thenationalnews.com/news/gulf/2026/08/11/who-are-the-six-commanders-appointed-by-irans-supreme-leader/

https://indianexpress.com/article/explained/explained-global/pakistan-saudi-arabia-and-turkey-mecca-agreement-10824311/

https://www.indyturk.com/node/780988/türkiyeden-sesler/mekke-anlaşması-türkiye-için-stratejik-fırsat-mı-yeni-bir-sınav-mı-?

https://iran-hrm.com/2026/03/27/appointment-of-mohammad-bagher-zolghadr-as-secretary-of-the-supreme-national-security-council/

https://www.dikgazete.com/yazi/turkiye-ingilizlerin-suudi-arabistani-parcalama-projesine-nasil-bakiyor-makale-2C1952.html-1952.html

https://www.centcom.mil/MEDIA/NEWS-ARTICLES/News-Article-View/Article/2633210/psab-hosts-joint-air-defense-training-with-rsaf-forces/

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan Ortak Savunma Anlaşması imzaladı

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Bu anlaşma, güvenlik ve savunma işbirliğine katkı sağlayacak 

"Mekke Ortak Savunma Anlaşması" uluslararası basında geniş yer buldu

Mekke Anlaşması Haberleri

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ