- 03-06-2026 08:01
- 2
Dr. Muhammet Kemaloğlu yazdı;
Bu devir hangi devir?
Günümüz dünyası ve toplumsal yapımız, kavramların içinin boşaltıldığı, kelimelerin kelime anlamlarına ihanet ettiği derin bir paradoksun içerisinden geçiyor. Adeta bir aynalar labirentindeyiz; neyin gerçek, neyin suret olduğunu ayırt etmek her geçen gün zorlaşıyor. İnsanlığın yüzyıllar boyunca ilmek ilmek işlediği o yüce ahlaki pusula, yerini gücün ve menfaatin belirlediği pragmatik bir rüzgâra bıraktı.
Bu öyle bir dönem ki; temizliğin kirle kirletildiği, pisliğin ak ve pak bir örtüyle kamufle edildiği bir illüzyon sahnesini andırıyor. Ahlaksızlığın, lağım kokan kirli ilişkilerin ve her türlü pisliğin, beyaz çarşaflarla "ak" diye pazarlandığı bu devir; arsızlığın erdem sayıldığı, namusun ise ayaklar altına alınarak aşağılandığı bir yüzsüzlük çağıdır. Yüzyılların birikimi olan asil değerlerin paçavra gibi yerlerde süründüğü bu iklimde toplumsal vicdan, görünen ile arkasındaki acı gerçek arasındaki bu devasa uçurum yüzünden derin bir yabancılaşma ve hayal kırıklığı yaşıyor.
Adalet ve güvenlik mekanizması, bu yozlaşmadan en büyük payı alan alanların başında geliyor. Eskiden suçlunun mahcubiyeti, mazlumun ise başı dik bir vakarı vardı; hakikat kutsaldı. Şimdilerde ise katilin masum ve mağdur rolüne büründüğü, canı yananın ise suçlu ilan edildiği trajikomik bir tiyatro izliyoruz. Elleri kanlı katillerin, canilerin el üstünde tutulup "masum" ilan edildiği; kurbanların ve adaleti arayanların ise zindanlara atıldığı vahşi bir hukuksuzluk düzeni hüküm sürüyor. Hukukun üstünlüğü ilkesi yerini, sesin gürlüğü ya da gücün büyüklüğüne bıraktığında kavramlar tersyüz oluyor, en kutsal haklar yerlerde çiğneniyor. Benzer şekilde, hırsızın dürüstlük tasladığı, alın teriyle yaşayanın ise saf veya beceriksiz görüldüğü bir ekonomik ahlak erozyonu yaşanıyor.
Devleti, milleti, tüyü bitmemiş yetimin hakkını arsızca yağmalayan hırsızların en dürüst, en muteber insanlarmış gibi caka sattığı; hakkını yemeyen dürüst insanların ise enayi yerine konduğu bir haysiyetsizlik devridir bu. Kul hakkı yemek, kamunun malına çökmek "işini bilmek" olarak kutsanırken; dürüst, namuslu ve hak yemeyen insanlar sistemin dışına itilerek cezalandırılıyor, dürüstlük ve namus cezalandırılan birer yüke dönüşüyor.
Sadakat, aidiyet ve vatanseverlik gibi en yüce, en ulvi duygular bile bu pazar yerinde ucuz birer sermayeye dönüştürülerek pespaye hale getirildi. Tarih boyunca en büyük suç kabul edilen ihanet, modern çağda ambalaj değiştirerek karşımıza çıkıyor. Tescilli hainin kahraman ilan edilip alkışlandığı, ülkesi için canını dişine takan gerçek vatanseverlerin ise ajan veya hain damgası yediği karanlık bir propaganda çağındayız.
Ülkesini satan, arkadan bıçaklayan hainlerin "kahraman" diye omuzlarda taşındığı; yabancı servislerin tasmalı ajanın vatansever maskesiyle millete parmak salladığı alçakça bir dönemden geçiyoruz. Gerçeklerin değil, algıların yönettiği bu düzende, maskeler yüzlerden daha gerçek kabul ediliyor. Maneviyat dünyası da bu talandan muaf değil; kutsal olan ne varsa ticarete dökülmüş durumda. Tırnağı bile bu topraklara ait olmayan kafirin, Müslümanlık tasladığı, inançsızın veya din tüccarının en ön safta yer bulduğu, samimi inananların ise kenara itildiği bir riyakarlık iklimi hakim.
Hayatında kutsala, mukaddesata dair hiçbir şey barındırmayanların ve kafirlerin en radikal Müslüman rolünü oynayarak dindarlık tasladığı, dini sömürerek saltanat sürdüğü bir münafıklık asrıdır bu.
İnanç, kalbi bir teslimiyet olmaktan çıkıp, dünyevi çıkarlar için kullanılan bir zırha dönüştürülmüş durumda.
Liyakat ve makam ilişkisi ise toplumsal çürümenin, hak olan değerlerin nasıl katledildiğinin en somut göstergelerinden biridir. Bilginin, emeğin ve karakterin değersizleştiği bu devirde, omurgasızların, dalkavukların ve makam hırslıların en yüksek mevkileri işgal ettiği; nitelikli ve şahsiyetli insanların ise değersizleştirildiği bir yönetim krizi yaşanıyor.
Karakteri beş para etmez, her devrin adamı olan yavşağın, makam sahibi olduğu bu düzende; şerefli ve haysiyetli insanların ise bu sefilleri izlemek zorunda kaldığı bir liyakat cinayeti işleniyor. Koltuğu dolduracak çapı olmayanlar, sadakat adı altında biat kültürünü besleyerek, yerlerini sağlamlaştırıyor. Bu tablonun en ironik, en can yakıcı yanı ise kendi köklerine ve değerlerine yabancılaşmış devşirmenin milliyetçi olduğu bir yapıda, bu toprakların öz evlatlarının ise dışlanmasıdır.
Ruhunu ve benliğini satmış köksüz devşirmelerin, bu ülkenin en büyük "milliyetçi”si kesilip, öz be öz vatan evlatlarını vatan hainliğiyle suçladığı trajik bir arsızlık sahnesidir bu. Kendi çıkarları için her türlü kılığa girenlerin "yerli ve milli" söylemlerini tekeline alması, toplumsal hafızada onulmaz yaralar açıyor.
Sonuç olarak; iyinin kötüyle, doğrunun yanlışla, sahtenin gerçekle yer değiştirdiği bu postmodern fetret devri, toplumun bağışıklık sistemini çökertiyor.
Yüce değerlerin bu denli hırpalanıp ayaklar altında sürünmesi, bireylerde bir süre sonra "ne yapsam değişmeyecek" algısı yaratarak, derin bir umutsuzluğa ve tepkisizliğe yol açıyor. Oysa ki insanlık tarihi, karanlığın en koyu olduğu anın, aydınlığa en yakın zaman dilimi olduğunu defalarca kanıtlamıştır.
Bu sahte düzenin maskesi elbet bir gün düşecek; hak batılı, adalet zulmü, dürüstlük ise hırsızlığı yeniden kendi tahtından indirecektir. Çünkü toplumsal vicdan ne kadar yaralansa, asil değerler ne kadar pespaye edilmeye çalışılsa da doğru ve hakikat bir gün yeniden yeniden gün yüzüne çıkacaktır.
.
Dr. Muhammet Kemaloğlu, dikGAZETE.com