Lozan'ın Gölgesinde: Batı Trakya Türklerinin Bir Asırlık Hak Mücadelesi

Lozan'ın Gölgesinde: Batı Trakya Türklerinin Bir Asırlık Hak Mücadelesi

Batı Trakya'da yaşayan 150 bin kişilik Müslüman Türk azınlık, 1923 Lozan Antlaşması'ndan doğan haklarının uygulanmasını on yıllardır süredir talep ediyor. Kimlik, müftülük, vakıf ve eğitim başlıklarındaki sorunlar 2026'da yeniden gündemde

Batı Trakya'da yaşayan ve nüfusunun yaklaşık 150 bin olduğu belirtilen Türk azınlık, 1923 Lozan Barış Antlaşması'ndan kaynaklanan haklarının tam olarak uygulanması talebini onlarca yıldır dile getiriyor. Kimlik, dini temsil, vakıf yönetimi, eğitim ve vatandaşlık alanlarında yaşanan sorunlar, zaman zaman Türkiye ile Yunanistan arasında diplomatik gündemin önemli başlıkları arasında yer alıyor.

Meselenin temelinde ise azınlığın kimliğine ilişkin görüş ayrılığı bulunuyor. Yunanistan, Lozan Barış Antlaşması'nda "Türk azınlık" ifadesinin yer almadığını savunarak azınlığı resmi düzlemde "Müslüman azınlık" olarak tanımlıyor. Buna karşılık Batı Trakya Türk azınlığı temsilcileri, Lozan Barış Antlaşması'nın "Azınlıkların Korunması" başlıklı maddelerinde "Müslüman" ifadesi kullanılmış olsa da antlaşmanın diğer hükümlerinde yer alan "Türk" sıfatı ile Lozan Konferansı tutanaklarında taraf temsilcilerinin Batı Trakya'da mübadele dışında bırakılan topluluğu "Türk" olarak nitelendiren beyanlarının bu kimliği ortaya koyduğunu belirtiyor. Ayrıca, 30 Ocak 1923 tarihli Türk ve Rum Ahalinin Mübadelesine Dair Sözleşme ve Protokol kapsamında mübadele dışında bırakılanlara verilen "etabli" belgelerinde Batı Trakya'da kalanlar "Türk", İstanbul'da kalanlar ise "Rum" olarak tanımlanıyor. Azınlık temsilcilerine göre, adında "Türk" geçen derneklerin kapatılması, müftülerin seçim yerine devlet tarafından atanması, azınlık okullarının sayısının azaltılması, vakıf yönetimine yönelik müdahaleler ve 1955-1998 yılları arasında yürürlükte kalan Yunan Vatandaşlık Yasası'nın 19. maddesi uyarınca yaklaşık 60 bin Batı Trakya Türkünün vatandaşlıktan çıkarılması, çözüm bekleyen temel sorunlar arasında yer alıyor.

Batı Trakya Müslüman Türklerinin bugünkü hukuki statüsünün temeli, 1923'te Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan Lozan Barış Antlaşması'na dayanıyor. Taraf ülkelerin kendi anayasa ve yasalarının üzerinde kabul edilen antlaşma; azınlık fertlerinin can, mal ve mülk güvenliğini, dini ve kültürel haklarını teminat altına alıyor ve onlara Yunan yurttaşlarıyla aynı siyasi ve medeni haklardan yararlanma güvencesi veriyor. Antlaşmanın 45. maddesi ise mütekabiliyet ilkesini getiriyor: Türkiye'nin kendi topraklarındaki gayrimüslim azınlıklara tanıdığı hakların benzerini, Yunanistan da Batı Trakya'daki Müslüman Türk azınlığa tanıyacak. Azınlık temsilcileri, onlarca yıldır bu çerçevenin kağıt üzerinde kaldığını, sahada ise haklarının aşındırıldığını söylüyor.

Azınlığın Batı Trakya'da kalıcı biçimde var olmasının nedeni ise nüfus mübadelesidir. Tarihçi Doç. Dr. Sabri Can Sannav'a göre, 30 Ocak 1923'te imzalanan Türk-Yunan mübadele sözleşmesinin ikinci maddesi, İstanbul Rumları ile Batı Trakya Müslüman Türklerini mübadelenin dışında bıraktı; böylece iki topluluk yerinde kaldı ve karşılıklı azınlık statüsüne kavuştu. Balkan Savaşları ve Kurtuluş Savaşı sürecinde yaşanan zorunlu göçlerin "büyük acılara neden olduğunu" belirten Sannav, 1923-1933 arasında Türkiye'ye 99 bin haneden 379 bin mübadilin giriş yaptığını aktarıyor.

Bu tarihsel istisna, azınlık için hem bir güvence hem de bir sınır oldu: Lozan'la tanınan haklar yalnızca Batı Trakya'yla sınırlı tutuldu. Aradan geçen sürede mübadelenin 103. yılı anılırken, azınlık temsilcileri bu statüye rağmen ayrımcılığın sürdüğünü söylüyor. İskeçe Seçilmiş Müftüsü Mustafa Trampa da azınlığın bu topraklardaki köklülüğüne dikkat çekerek, Batı Trakya'nın çoğu zaman "Meriç'ten Karasu'ya kadar" uzanan bir coğrafya olarak tanımlandığını hatırlatıyor.

Meriç, Rodop ve İskeçe olmak üzere üç bölgeden oluşan Batı Trakya'da yaklaşık 150 bin Türk yaşıyor. Azınlık, taleplerinin dayanağı olarak 1881 İstanbul Sözleşmesi ve 1913 Atina Antlaşması gibi daha eski belgelere de işaret ediyor. Sorunun kökeninde ise tanımsal bir tartışma yatıyor: Lozan azınlığı "Müslüman" olarak tanımlarken, azınlık temsilcilerine göre Yunanistan bu ifadeyi, topluluğun Türk etnik kimliğini tanımamanın dayanağı olarak kullanıyor.

Azınlığın hak mücadelesinin sembolü, 29 Ocak 1988'de yaşanan tarihi direniştir. Trakya Üniversitesi Balkan Araştırma Enstitüsü öğretim üyesi Doç. Dr. Ali Hüseyinoğlu'na göre, o güne giden yolda iki temel etken vardı: Yunan hükümetlerinin 1960'lardan itibaren azınlığa uyguladığı baskı, sindirme ve ayrımcılık ile 1980'lerle birlikte adında "Türk" ibaresi geçen derneklerin mahkeme kararlarıyla kapatılması. 1987'de Yunan Yargıtayı'nın "Batı Trakya'da Türk yoktur" söylemiyle aldığı nihai karar, etnik kimliğin yargı eliyle reddi anlamına geliyordu ve azınlık için "bardağı taşıran son damla" oldu.

Türkiye'de Turgut Özal'ın, Yunanistan'da Andreas Papandreou'nun başbakan olduğu, iki ülke arasında Davos sürecinin yaşandığı dönemde azınlık, sorunlarına dikkat çekmek için eyleme geçti. O sırada Gümülcine Müftülüğü'ne bağlı 37 yaşında bir vaiz olan İbrahim Şerif'in anlatımına göre, Eski Cami'den Valilik binasına düzenlenen yürüyüşe, tüm yasaklamalara ve yollara kurulan barikatlara rağmen kadın, erkek, çocuk ve yaşlılardan oluşan yaklaşık 10 bin kişi katıldı. 1923'ten o güne ilk kez on binin üzerinde azınlık mensubunun bir araya geldiği bu eylemle 29 Ocak, "Toplumsal Dayanışma ve Milli Direniş Günü" ilan edildi; o gün dile getirilen temel istekler, etnik Türk kimliğinin inkar edilmemesi ve vatandaşlık haklarının iadesiydi.

Direnişin ikinci yıl dönümü ise şiddetle anıldı. 29 Ocak 1990'da Gümülcine merkezinde Türklere ait yaklaşık 300 iş yeri ırkçı grupların saldırısına uğradı, bazı Türkler dövüldü; dükkanlar yan yana olmasına rağmen zararın yalnızca Türklere ait iş yerlerinde oluşması, azınlık temsilcilerine göre saldırıların hedefli olduğunu gösterdi. Dönemin milletvekili İsmail Rodoplu, Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz'la yaptığı telefon görüşmesinde durumu tek cümleyle özetlemişti:.

"Türk Azınlığın can ve mal güvenliği kalmadı."

O günden bu yana 29 Ocak, Türkiye ve Almanya başta olmak üzere azınlığın yaşadığı her yerde anılıyor. İskeçe Seçilmiş Müftüsü Mustafa Trampa, 29 Ocak'ları bir onur günü olarak nitelendiriyor, direnişi ortaya çıkaran şartların büyük ölçüde sürdüğünü ve Yunanistan'dan bu olaylar için hâlâ bir özür beklediklerini vurguluyor:

"29 Ocak'lar bizim için kıvanç günüdür, onur günüdür."

Batı Trakya davasının sembolleşen ismi, hekim ve siyasetçi Dr. Sadık Ahmet oldu. Gümülcine'nin Küçük Sirkeli köyünde 7 Ocak 1947'de doğan Ahmet, Ankara ve Selanik'te tıp öğrenimi gördü, yaklaşık üç yıl Yunan ordusunda zorunlu askerlik yaptı ve 1978'de hekim olarak memleketine döndü. Türk-Yunan ilişkilerinin Kıbrıs sorunuyla gerildiği bir dönemde azınlık üzerindeki baskıya dikkat çekmek isteyen Ahmet, 1985'te bir imza kampanyası başlattı; bu kampanya nedeniyle 1988'de 30 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Azınlığa "Türk" dediği için 1990'da yeniden hapis cezası alan Ahmet, Gümülcine'de görülen mahkemesine binlerce kişinin "Biz Türk'üz" sloganlarıyla akın etmesi eşliğinde, cezaevine girmeden önce sembolleşen sözlerini söyledi:

“Türk olmak suçsa, şunu tekrarlıyorum: Türk'üm ve öyle kalacağım.”

1989 ve 1990 seçimlerinde bağımsız milletvekili seçilen Ahmet, 1991'de Batı Trakya Türklerinin ilk ve tek siyasi partisi olan Dostluk, Eşitlik ve Barış Partisi'ni (DEB) kurdu. Bunun üzerine Yunanistan, hem partilere hem bağımsız adaylara yüzde 3'lük seçim barajı getirdi; yaklaşık 11 milyon nüfuslu ülkede 150 bin Batı Trakyalı Türk, Ahmet'ten sonra bir daha bağımsız milletvekili çıkaramadı. Ahmet, Lozan Antlaşması'nın yıl dönümünde, 24 Temmuz 1995'te, henüz 48 yaşındayken "şüpheli" bir trafik kazasında hayatını kaybetti; her yıl ölümünün yıl dönümünde Batı Trakya'da anılıyor.

Ahmet'in mirası bugün ailesi tarafından sürdürülüyor. Kızı avukat Funda Sadıkahmet, babasının açtığı AİHM davalarını bugün de takip ediyor; onun ring araçlarıyla mahkemelere götürülmesinin çocukluğunda derin izler bıraktığını anlatan Sadıkahmet, ailece bu mücadeleyi bir görev olarak sürdürdüklerini belirtiyor. Babasından devraldığı duruşu ise şöyle özetliyor:

“Korkmamayı, dik durmayı, değerlerimiz için mücadele etmeyi Sadık Ahmet ile öğrendim.”

°Anadolu Ajansı İstanbul Uluslararası Haber Merkezi

Sadık Ahmet'in hayatı, TRT ortak yapımı "Sadık Ahmet" filmiyle beyaz perdeye taşındı; filmin galası da azınlığın ve Türkiye kamuoyunun yoğun ilgisiyle yapıldı. Böylece bir hekimin sembolleşen mücadelesi, yeni kuşaklara sinema aracılığıyla da aktarıldı.

Azınlık temsilcilerine göre topluluğun en temel sorunu, etnik kimliğinin resmi olarak tanınmaması. Yunan devleti resmi düzlemde "Müslüman" tanımını esas alıyor; azınlık temsilcileri ile bazı uzmanlara göre bunun arkasında azınlığın teşkilatlanmasını ve tek ses olarak konuşmasını engelleme amacı var. Dikkat çekici olan, bu tanıma itirazın Yunanistan içinden de gelmesi.

SYRIZA'nın Avrupa Politikaları Komitesi uzmanı, akademisyen Sotiris Valden, azınlığın Türk olarak tanınmasının "uluslararası bir sorumluluk ve demokrasinin gereği" olduğunu vurguluyor. Trakya'da Türklerin varlığının herkesçe bilindiğini ancak Yunanistan'ın ulusal çıkarlarına ters düştüğü için dile getirilmediğini belirten Valden, 1950'lerin ortasına kadar Yunan devletinin de azınlığı Türk olarak tanımladığını hatırlatıyor:

"Her vatandaş ve her azınlık kendi etnik kimliğini tanımlama hakkına sahiptir."

Bu tartışmanın en somut yansıması derneklerdir. 1927'de kurulan İskeçe Türk Birliği (İTB), 1928'de kurulan Gümülcine Türk Gençler Birliği ve 1936'da kurulan Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği, adlarında "Türk" ifadesi geçtiği ve azınlığın Lozan'da "Müslüman" olarak tanımlandığı iddiasıyla 1980'lerde kapatıldı; 1983'te bu derneklerin tabelaları indirildi. Kuruluşları reddedilen Rodop İli Türk Kadınları Kültür Derneği ile Meriç İli Azınlık Gençleri Derneği, kapatılan İTB ile birlikte konuyu 2005'te AİHM'e taşıdı.

AİHM, "Bekir Usta ve Diğerleri Dava Grubu" olarak bilinen davalarda 2007 ve 2008 tarihli kararlarıyla, örgütlenme özgürlüğüne ilişkin 11. maddenin ihlal edildiğine oy birliğiyle hükmetti. Yunan Parlamentosu 2017'de kararların uygulanmasına imkan tanıyan yasayı çıkardı ama "milli güvenlik" çekincesi ekledi; Yunan Yargıtayı ise Haziran 2021'de İTB'nin tüzel kişiliğinin iadesi talebini reddetti. Kararlar 16 yılı aşkın süredir uygulanmıyor.

Uygulamalar güncelliğini koruyor. Rodop Asliye Hukuk Mahkemesi, 28 Mayıs 2024'te Batı Trakya Fenerbahçeliler Derneği'ni, adındaki "Batı Trakya" ifadesinin Türk azınlığa gönderme yaptığı gerekçesiyle kapatma kararı verdi. Azınlık temsilcileri, adında "Türk" ya da "Batı Trakya" geçen her yapının hedef alınmasını, kimliğin kamusal alandan silinmeye çalışılması olarak yorumluyor.

Azınlığın en kronik meselelerinden biri müftülük. Doğuda Meriç Nehri, batıda Karasu, kuzeyde Rodop Dağları ile çevrili, yaklaşık 8 bin 500 kilometrekarelik bölgede 40 yıldır süren sorun, Yunanistan'ın azınlık iradesini yok sayan atama yönteminden kaynaklanıyor. Müftülük yalnızca dini bir makam da değil; tarihsel olarak nikah, boşanma ve miras gibi aile hukuku alanlarında da karar yetkisi taşıyan bir kurum olduğu için, kimin müftü olacağı meselesi toplumsal hayatın pek çok alanını doğrudan etkiliyor. Lozan'ın 40. maddesi, 1913 Atina Antlaşması ve 1920 tarihli 2345 sayılı yasa azınlığın müftülerini kendisinin seçmesini öngörse de süreç tersine işledi.

Dönüm noktası 1985'te, Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa Efendi'nin vefatının ardından Yunanistan'ın müftüleri atama yoluyla belirlemeye başlamasıydı; 1990 kararnamesiyle "tayinli müftü" uygulaması resmileşti. Buna karşılık halk seçime giderek Gümülcine'de İbrahim Şerif'i, İskeçe'de Mehmet Emin Aga'yı seçti. Aga'nın ve sonraki İskeçe seçilmiş müftüsü Ahmet Mete'nin vefatının ardından, İskeçe'de 2022'de yapılan seçimle Mustafa Trampa müftü oldu; Gümülcine'de ise seçilmiş müftü aynı zamanda azınlığın en yüksek kurumu olan Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu'nun (BTTADK) başkanlığını yürütüyor. Böylece bölgede biri atanmış, biri seçilmiş "iki başlı" bir yapı ortaya çıktı.

Denetim müftülükle sınırlı kalmadı; azınlığa ait vakıfların idare heyetleri de devletçe atanıyor. Baskının boyutunu gösteren bir örnekte, azınlığa ait Millet Gazetesi'nin sahibi ve başyazarı, müftülüklere atama yoluyla görevlendirme yapılmasını eleştirdiği için 20'şer ay hapis cezasına çarptırıldı. Seçilmiş müftülere göre çıkarılan yasal düzenlemeler, makamı işlevsiz hale getiriyor. Seçilmiş müftüler yalnızca tanınmamakla kalmıyor, zaman zaman yargılanıyor da. Yunan devletince atanan müftülerin İskeçe'de bir camiye cuma namazı için gelmesi üzerine cemaatin bu kişileri camiden uzaklaştırması, "bir din görevlisinin işlevini gasb etmek" gibi suçlamalarla davalara konu oldu; azınlık, kendi seçtiği müftülere makamlarının iade edilmesini ve provokatif girişimlerden kaçınılmasını istiyor.

Müftülük tartışması 2026'da yeniden alevlendi. Bunun doğrudan sebebi, İskeçe'de 11 Ekim 2024'te Yunan devletinin atadığı müftülerin Çınar Camisi'ne girişinin engellenmesi üzerine dört azınlık mensubu hakkında açılan davanın duruşma tarihinin gelmesi oldu. Kamuoyunda "Çınar Camisi davası" olarak bilinen dosyada yargılananlardan eski İskeçe Türk Birliği Başkanı, gazeteci Ozan Ahmetoğlu, 1985'ten bu yana süren müftülük sorununun çözümsüz bırakıldığını, azınlığın kendi iradesiyle seçtiği müftülerin tanınmadığını, devletin ise atama yoluyla müftü belirlediğini söyledi. Ahmetoğlu'na göre 2024'teki olayda cemaat tepki göstermiş, atanmış müftüler camiye alınmamış ve olaylar büyümeden sonlandırılmıştı; yaşananlar münferit değil, dini temsil hakkına yönelik uzun yıllardır süren bir sorunun yansımasıydı.

Aynı dosyada adı geçen Batı Trakya Azınlığı Yüksek Tahsilliler Derneği eski Başkanı Hüseyin Baltacı da meselenin 1980'lerden sonra değişen uygulamalarla ortaya çıktığını, geçmişte azınlığın müftüsünü kendisinin seçtiğini, sonra atama sistemine geçildiğini anlattı. Baltacı'ya göre azınlık, Lozan ve diğer uluslararası anlaşmalardan doğan haklarını savunuyor; sorun kronikleşmiş, toplumun iradesi yok sayılmış durumda. Baltacı, tablonun müftülükle sınırlı olmadığını; dernek isimlerinin tanınmaması, eğitim altyapısındaki eksiklikler ve vakıf yönetiminin de aynı çerçevenin parçası olduğunu vurguladı. Ayrı bir başlıkta ise Yunanistan'ın Dimetoka'ya müftü ataması tepki çekmiş, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) azınlığın iradesinin yok sayılamayacağı uyarısını yapmıştı.

Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu Başkanı ve İskeçe Seçilmiş Müftüsü Mustafa Trampa, davayı toplumun tamamını ilgilendiren bir mesele olarak değerlendirirken, son dönemde yürürlüğe giren bazı düzenlemelerin vakıfların işleyişini ve mülkiyet haklarını olumsuz etkilediğini, bu tür müdahalelerin toplumsal huzuru zedelediğini kaydetti.

Trampa, 17 Nisan 2026'da Antalya Diplomasi Forumu için geldiği Türkiye'de AA'ya yaptığı değerlendirmede tabloyu daha geniş bir çerçeveye oturttu. Azınlığın yalnızca son dönemde değil, yarım asrı aşkın süredir dini özgürlükler, vakıflar, eğitim ve kimlik başlıklarında sorunlarla boğuştuğunu; bu sorunların hiçbirinin çözülmediğini, aksine büyüdüğünü belirten Trampa, hem Atina'daki merkezi yönetimin hem de yerel mekanizmaların olumlu niyet göstermediğini vurguladı. Müftülük meselesinin özünü ise tek cümleyle özetledi:

"Yunan devleti kendisine göre bir müftü tayin ediyor."

Trampa'ya göre talep bir ayrıcalık değil, 1913 Atina ve 1923 Lozan antlaşmalarıyla güvence altına alınan hakların uygulanması. Yunan makamlarıyla azınlık arasında bir diyalog mekanizmasının bulunmadığına, kararların istişare edilmeden alındığına dikkat çeken Trampa, Türkiye'nin İstanbul'daki Rum azınlığa gösterdiği iyi niyetin benzerini kendileri için de beklediklerini; meselenin Yunanistan'ın iç işi değil, iki devletin masaya yatırması gereken bir konu olduğunu vurguladı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın konuyu gündeme getirmesinin azınlık için moral kaynağı olduğunu belirten Trampa, varlığını sürdürme mücadelesinde ana vatanı yanında hissetmenin önemine işaret etti.

Azınlığın dini ve kültürel mekanları da zaman zaman saldırı ve gerilimin hedefi oluyor. İskeçe kent merkezindeki Hürriyet Camisi'nin dış duvarına, 26 Şubat gecesi kimliği belirsiz kişilerce sprey boyayla haç işareti çizildi; ramazan ayına denk gelen olayı Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu ile milletvekili Özgür Ferhat "çirkin bir saldırı" ve "provokasyon" olarak kınadı. Gümülcine'de bir başka cami de benzer bir provokatif saldırının hedefi oldu.

Mezarlıklar da hedef oldu. Gümülcine'nin Narlıköy köyünde soydaşlara ait mezarlıkta yaklaşık 20 mezar meçhul kişilerce tahrip edildi; Horozlu köyünde ise tarihi Müslüman mezarlığının üzerine futbol sahası ve çocuk parkı yapılması girişimi azınlığın tepkisini çekti. İskeçe Müftüsü Trampa, Osmanlı mezarlıklarını korumanın halkın doğal hakkı olduğunu belirtiyor; uzmanlara göre bu saldırılar, bölgedeki Osmanlı-Türk izlerini silmeye dönük bir zihniyetin yansıması.

Horozlu örneği, mezarlık tahribatının ardındaki vakıf boyutunu da görünür kılıyor. Tarihi mirasa sahip çıkmak isteyen KINAL İskeçe Milletvekili Burhan Baran, mezarlıkla ilgilenecek mütevelli heyetinin üyeleri belirlendiği halde Yunan makamlarınca göreve başlama onayının verilmediğine dikkat çekerek, olayda bir kasıt aranmasının doğal olduğunu söylüyor. Azınlık gazetesi Millet'in yazarı Cengiz Ömer ise girişimi, köyde vakıf mallarına sahip çıkacak yeterli Türk nüfusun kalmamasıyla ilişkilendirerek, bunu "vakıf mülklerini mezarlıktan başlayarak ortadan kaldırma" çabası olarak niteliyor.

Camiler kimi zaman müftülük çatışmasının da sahnesi oldu. 11 Ekim 2024'te İskeçe Medresesi'nin açılışının ardından Yunan devletince atanan müftüler, İskeçe'deki Çınar Camisi'nde cuma namazı kılmak istedi ancak azınlık mensuplarınca camiden uzaklaştırıldı; bu olay nedeniyle 4 Batı Trakya Türkü hakkında dava açıldı. Duruşmayı milletvekilleri Burhan Baran, Özgür Ferhat ve Hüseyin Zeybek ile çok sayıda soydaş izlerken, mahkeme önünde bir grup "Yaşasın Yunanistan" ve "Defolun Türkler" sloganları attı; azınlık daha sonra mahkemenin kararına da tepki gösterdi. İskeçe Seçilmiş Müftüsü Trampa, davanın anlamını şöyle özetledi:

"Burada sadece 4 arkadaşımız yargılanmıyor, bütün azınlığın varlığı sorgulanıyor."

Yunanistan'daki Türk varlığı Batı Trakya'yla sınırlı değil; Ege'deki Rodos ve İstanköy başta olmak üzere Oniki Ada'da da bir Türk topluluğu yaşıyor. Ancak bu topluluğun durumu daha ağır, çünkü azınlık statüsünden bile yoksun. 1923'te Lozan imzalandığında adalar İtalyan yönetiminde olduğu için, yaklaşık 4 bin kişilik Rodos Türk toplumu azınlık statüsü alamadı ve din, ibadet ile anadilde eğitim gibi pek çok anayasal haktan mahrum kaldı. Rodos, İstanköy ve Onikiada Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı'ya göre, adalarda da topluluk "Türk" değil "Müslüman" sayılıyor.

Adalardaki en görünür sorun, vakıf mallarının elden çıkarılması. Kaymakçı'ya göre Yunan makamları Müslüman Türk vakıflarına Hristiyan yetkililer atıyor; bu yöneticiler vakıf mallarını korumak yerine, 1970'te çıkarılan ve "Katalipsis" olarak bilinen kanuna dayanarak satıyor. Vakıf Dairesi'nin sürekli masraflarla güçsüzleştirildiği belirtilirken, Gümülcine Seçilmiş Müftülüğü 2020'de Rodos'a din görevlisi olarak ilahiyatçı-vaiz Abdurrahim Kuru'yu atayarak adadaki dini ihtiyaca cevap vermeye çalıştı.

Kültürel miras alanında da kayıplar yaşanıyor. İçinde cami, tekke, şehitlik ve türbeler bulunan, adadaki Türklerin düğün, sünnet ve mevlit törenlerini yaptığı manevi merkez olan tarihi Murat Reis Külliyesi, gönüllü türbedarın 2018'de vefatının ardından el konularak müzik fakültesine dönüştürüldü. Osmanlı mimarisi uzmanı Dr. Neval Konuk, Yunanistan genelinde kayıtlı Osmanlı-Türk eseri sayısının "sıfır" olduğunu, bu eserlerin yalnızca "Müslüman eseri" diye kaydedildiğini vurgulayarak durumu ağır sözlerle eleştiriyor:

"Kültürel olarak büyük bir tahribat, dini olarak büyük bir saygısızlık."

Eğitim, azınlığın belki de en hayati sorun alanı. Doç. Dr. Ali Hüseyinoğlu'na göre azınlık ilkokullarının sayısı tarihsel olarak istikrarlı biçimde geriledi: 1930'larda üç ilde toplam 305 olan okul sayısı, 1955'lerde 290'lara, 1970'lerde 280'lere indi; asıl büyük düşüş 1990'lardan sonra yaşandı ve 1995'te 231, 2000'lerin başında 220 olan sayı bugün 83'e geriledi. Öğrenci sayısı 9'un altına düşen okullar kapatılıyor. Yunanistan, 18 Temmuz 2024 kararıyla Rodop'ta Hacıören, Keziren ve Payamlar, İskeçe'de Karaköy olmak üzere dört ilkokulu daha kapattı; azınlık daha önce de dokuz okulun kapatılmasına ve Mizanlı okulunun açılmamasına tepki göstermişti.

Temsilcilere göre kapatmalar "geçici" gösterilse de kalıcı hale geliyor. İskeçe Seçilmiş Müftüsü Trampa, dilin yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda kimliğin, kültürün ve ortak hafızanın temel unsuru olduğunu belirterek, Türkçenin korunması ve güçlendirilmesinin Batı Trakya Müslüman Türk azınlığı için özel önem taşıdığını ifade ediyor.

Bu gerilemenin sistematik bir asimilasyon politikasının parçası olduğunu belirten Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği'nin uyarısı ise çarpıcı:

"Azınlık okullarını yitirdiğimizde, ne azınlık eğitiminin sorunları ne de ortada bir azınlık kalacaktır."

Sorun yalnızca kapatmalarla sınırlı değil. Azınlık, dönüşümlü eğitim uygulamasını protesto ederek taleplerini kabul ettirmiş; iki dilli anaokullarının açılmasını ve eğitim özerkliğinin yeniden tesisini istemişti. Türkiye'deki eğitim fakültelerinden mezun öğretmenlerin azınlık okullarında görev yapamaması ve İskeçe Azınlık Ortaokulu ile Lisesi'nin yaklaşık 750 öğrenciye rağmen yaşadığı bina sorunu da gündemde. Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği Başkanı Aydın Ahmet, çözüm beklediklerini belirterek kararların tek taraflı alındığını vurguluyor:

"Azınlığın hiçbir talebi bu hususta dikkate alınmamıştır."

Kapatmaların ötesinde, azınlığın kendi okulları üzerindeki söz hakkı da daralıyor. Velilerin oylarıyla seçilen okul encümen heyetlerinin yetkileri, İskeçe Azınlık Ortaokulu ve Lisesi Encümen Heyeti Başkanı Ozan Ahmetoğlu'na göre, 1977 tarihli 694 ve 695 sayılı yasalarla yıllar içinde büyük ölçüde budandı; öğretmen seçme yetkisi de elden alınarak azınlık okulları Selanik Özel Pedagoji Akademisi (SÖPA) mezunu öğretmenlere bağlandı. Ahmetoğlu, Gümülcine'deki Celal Bayar Azınlık Ortaokulu ve Lisesi'nde okul müdürü değişikliklerinin encümene danışılmadan yapıldığını belirterek durumu şöyle özetliyor:

"Encümen heyetlerimizin yetkileri, yıllar içinde çıkarılan yasa ve kararlarla sınırlandırılmıştır."

Öğretmen açığı da kronikleşmiş durumda. Türkiye'deki eğitim fakültelerinden mezun Batı Trakyalı öğretmenlerin azınlık okullarında görev yapamamasının yanı sıra, anaokulu eğitiminin zorunlu olduğu Yunanistan'da iki dilli azınlık anaokulunun bulunmaması, sistematik bir sorun olarak dile getiriliyor; Öğretmenler Birliği Başkanı Aydın Ahmet, çocukların kendi ana dilinde eğitim almasının öz güven gelişimi için şart olduğunu vurguluyor. ABTTF de ailelere çocuklarını azınlık okullarına kaydettirme çağrısı yapıyor. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı ise kapatmaların, ülke genelinde geçerli olan ve öğrenci sayısı 9'un altına düşen tüm okulları kapsayan bir kritere dayandığını savunuyor.

Gümülcine Seçilmiş Müftüsü İbrahim Şerif de 17 Nisan 2026'da Antalya Diplomasi Forumu'nda AA'ya konuşarak eğitimin nasıl aşındığını anlattı. Anlaşmalarla on yıllık bir dönemde 310 Türk ilkokulu öngörülmüşken hakların ve yetkilerin "yavaş yavaş" ellerinden alındığını belirten Şerif, Türkçe yapılan derslerin zamanla Yunancaya çevrildiğini, Türkiye'deki öğretmen okullarından mezun öğretmenlerin devre dışı kaldığını, sonuçta azınlık okullarının zayıfladığını ve çocukların Yunan okullarına yönlendirildiğini söyledi. Şerif'e göre bugün yazılı olmayan kurallarla bir yönlendirme kampanyası yürütülüyor:

"Azınlık okullarında eğitim çok kötü, çocuklarınızı devlet okullarına gönderin"

Bu politikanın sonucunda anaokulundan üniversiteye kadar yaklaşık 7 bin azınlık çocuğunun devlet okullarında, 3 bin çocuğun da hazırlık okullarında okuduğunu aktaran Şerif, azınlık eğitim kurumunun bu noktaya düştüğünü vurguladı. İskeçe Seçilmiş Müftüsü Trampa ise mücadelenin özünde dilin ve kültürün korunması olduğunu belirtiyor:

“Dilini kaybedersen, din, gelenek, kültür ve her şey gider.”

Ayrımcılık, kurumsal düzenlemelerin ötesinde gündelik hayatın içine de siniyor. Mart 2026'da Gümülcine Belediyesi'ndeki milliyetçi "Spartakos" oluşumu, devlet hastanesi yönetimine mektup göndererek sağlık çalışanlarının başörtüsü takmasının ve Türkçe konuşmasının yasaklanmasını istedi. Batı Trakya Türk Azınlığı Danışma Kurulu ile DEB Partisi talebi sert bir dille reddetti; açıklamada, dil engeli nedeniyle geçmişte pek çok hastanın sağlık hizmetinden yararlanmakta zorlandığı hatırlatıldı:

"Söz konusu talep temel hak ve özgürlüklere aykırıdır ve toplumsal barışa açık bir müdahaledir."

Benzer örnekler çok. Tamamı Türk öğrencilerden oluşan bir okulda düzenlenen Hristiyan etkinliği, bir azınlık okulunun resmi yazışmalarda "Yunan Azınlık Okulu" olarak nitelendirilmesi ve İskeçe milletvekili Hüseyin Zeybek'in ölümle tehdit edilmesi bu tablonun parçaları. Azınlık temsilcileri, 1970-90'larda çarşıda, hastanede, postanede ve resmi dairelerde Türkçe konuşana yapılan uyarıların, bugün kimlik üzerinden yeniden üretildiğini belirtiyor. Trampa'ya göre bu baskının merkezinde dil var:

"Yunan devletinin verdiği en büyük mücadele bizim dilimizi yok etme noktasındadır."

Baskı ve belirsizliğe karşın azınlık, toplumsal bağlarını canlı tutmanın yollarını buluyor. Ramazan aylarında düzenlenen toplu iftar sofraları, köyleri ve kasabaları bir araya getirerek dayanışma ve kardeşliğin sembolü haline geliyor. Binlerce kişinin katıldığı bu sofralar, azınlığın kendi kültürünü, dilini ve birlikteliğini kamusal alanda görünür kıldığı ender anlardan biri olarak öne çıkıyor; genç kuşaklar için de aidiyet duygusunu pekiştiren bir gelenek işlevi görüyor. Camilerin dolup taşması ve bu tür toplu etkinliklerin sürmesi, temsilcilere göre azınlığın her şeye rağmen ayakta kaldığının göstergesi.

Azınlığın geleceğini tehdit eden etkenler yalnızca hukuki ve kültürel değil; son yıllarda ekonomi de en az eğitim kadar belirleyici hale geldi. DEB Genel Başkanı Çiğdem Asafoğlu'na göre işsizlik, azınlığın belini büken en güncel ve en ağır sorun. Hüseyinoğlu'na göre, Yunanistan'ın 2010'da yaşadığı ekonomik krizin ardından işsizlik nedeniyle azınlık mensupları bölgeyi terk edip başta Almanya, Hollanda, Norveç ve İngiltere olmak üzere Avrupa'nın farklı ülkelerine göç etti; çoğu zaman önce aile reisi, ardından eş ve çocuklar gidiyor. Üç ve daha fazla çocuklu ailelerin azalmasıyla birlikte bu göç, bölgede "yakın gelecekte daha az Türk çocuğu" anlamına geliyor.

Ekonomik kırılganlığın kökeninde azınlığın geçim biçimi yatıyor. DEB Partisi Genel Başkanı Çiğdem Asafoğlu'na göre, azınlık mensuplarının büyük çoğunluğu sahip olduğu az toprakla çiftçilik yapıyor; ürününü değerinde satamayan azınlık, ekonomik krizden en çok etkilenen kesim oldu ve AB'nin tarımsal sübvansiyonlarından da hakkaniyetli pay alamadı. Bölgenin hem Yunanistan'ın hem de AB'nin en fakir bölgelerinden biri olduğunu belirten Asafoğlu, geçmişte 1990'ların ortasına kadar azınlığa kamuda görev verilmediğini, üniversitede okumasına ve eczane açmasına izin verilmediğini de hatırlatıyor. Bu ekonomik baskı, okul kapanmaları ve nüfus azalmasıyla iç içe geçerek azınlığın sessiz biçimde küçülmesini hızlandıran bir kısır döngü oluşturuyor.

Azınlığın geçmişte yaşadığı en ağır mağduriyetlerden biri, Yunan Vatandaşlık Yasası'nın eski 19. maddesiyle ortaya çıktı. Bu madde gerekçe gösterilerek, Helen kökenli olmayan Yunan vatandaşları, çoğu zaman kısa süreli çıkışların bile "geri dönmeme niyeti" sayıldığı keyfi bir yorumla, ülkeyi terk ettiklerinde vatandaşlıktan çıkarıldı. Barış ve Uzlaştırma Çalışmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mehmet Şükrü Güzel'e göre, dini ve etnik azınlıkların kontrolü amacıyla uygulanan bu madde nedeniyle 60 bin Türk vatandaşlıktan çıkarıldı. Madde, Avrupa Konseyi'nin Yunanistan'ı "ırkçılık yapan ülkeler" kategorisine alması üzerine kaldırıldı; ancak Güzel'e göre yasanın kalkmasına rağmen mağdurların kaybettiği vatandaşlık iade edilmedi.

Uzmanlara göre bu politikaların asıl amacı, Batı Trakya ve Oniki Ada'yı Türksüzleştirmek, azınlığı asimile ederek sembolik bir topluluğa dönüştürmekti; bu nedenle Almanya ve Avustralya gibi ülkelere göç teşvik edildi. Yunanistan, azınlığın belirli bir bölgede yoğunlaşmasını engelliyor, mülk edinmelerini kısıtlıyor ve devlet memurluğuna girişlerine engeller koyuyordu. Hüseyinoğlu'na göre 1970'lerde evinin çatısını onarmak ya da traktör ehliyeti almak gibi en temel konularda dahi engelle karşılaşan azınlık için, bu kısıtlamaların ve "Yasak Bölge" uygulamasının zamanla kaldırılması önemli bir kazanım oldu; yine de haklar bölge dışında geçerli olmadığından ek bir güçsüzlük doğdu.

Azınlık, hak ihlallerini yıllardır uluslararası platformlarda dile getiriyor ve çözümü büyük ölçüde uluslararası hukukta arıyor; ancak temel sorun, lehte çıkan kararların uygulanmaması. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, "Bekir Usta Dava Grubu" kapsamındaki AİHM kararlarının uygulanması ve derneklerin durumunun çözülmesi için Yunanistan'ı 2020 ve sonraki yıllarda defalarca uyardı. Sorun AB Komisyonu'na sunulan soru önergesiyle, ayrıca Birleşmiş Milletler oturum ve forumlarına da taşındı. Bu uluslararası savunuculuğun örgütlü ayağını, 1988'de Almanya'da kurulan ve Batı Trakya Türk toplumunu Avrupa'da temsil eden Avrupa Batı Trakya Türk Federasyonu (ABTTF) oluşturuyor; federasyon, BM Ekonomik ve Sosyal Konseyi'nde danışman statüsündeki konumuyla azınlığın hak ihlallerini Avrupa Konseyi, AB, AGİT ve BM nezdinde düzenli olarak gündeme getiriyor. ABTTF, örneğin Yunanistan Ulusal İnsan Hakları Komisyonu'nun 2025 raporunda azınlığın sorunlarına yer verilmemesini eleştirdi ve Türk dernekleriyle ilgili AİHM kararlarının 18 yılı aşkın süredir uygulanmadığını hatırlattı.

Uzmanlar, çözümün yine bu yolda olduğunu belirtiyor. Prof. Dr. Güzel'e göre, AİHM'in alacağı bir kararla vatandaşlıktan çıkarılan 60 bin Türk hem vatandaşlığını geri kazanabilir hem de tazminat alabilir. Siyasi temsil de mücadelenin bir parçası: DEB Partisi, 2024'teki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Rodop ve İskeçe'de birinci oldu. DEB Genel Başkanı Çiğdem Asafoğlu, yüzde 3'lük seçim barajının azınlığın ulusal parlamentoda temsilini engellediğine dikkat çekerek, seçimlere katılma gerekçelerini kısaca özetliyor:

"Hep birlikte ve bir ağızdan 'Biz Buradayız' demek istiyoruz."

Türkiye, azınlığın hak mücadelesini ikili temaslarda ve uluslararası platformlarda destekliyor. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, Yunanistan'ı Lozan'a aykırı okul kapatma politikasına son vermeye ve okulları yeniden açmaya davet ederek, girişimlerin mütekabiliyet esasına göre süreceğini vurguladı. Sözcü Tanju Bilgiç dört ilkokulun kapatılmasını, Sözcü Öncü Keçeli ise azınlık okuluna yapılan saldırıyı kınadı. Dışişleri Bakanlığı, sembol günlerde yayımladığı mesajlarda azınlığın haklı mücadelesinde daima yanlarında olacağını yineliyor ve AİHM kararlarının uygulanmasını temenni ediyor.

Azınlık da son dönemde iki ülke arasında artan diplomasi trafiğinden memnun. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan Kiryakos Miçotakis'le ilişkilerde diyaloğa verdiği önemi ve soydaşların haklarının yakından takip edileceğini şu sözlerle ifade ediyor:

"Yunanistan ile diyalog kanallarını açık tutmamız gerektiğine yürekten inanıyorum."

Temaslar diplomatik kanalla da sınırlı değil. AK Parti Genel Merkez Kadın Kolları Başkanı ve İstanbul Milletvekili Tuğba Işık Ercan başkanlığındaki heyet, 2 Temmuz 2026'daki Batı Trakya ziyareti kapsamında Şahin köyüne giderek Türk toplumunun temsilcileri ve vatandaşlarla bir araya geldi, talep ve görüşlerini dinledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan da programa telefonla bağlanarak köy sakinleriyle görüştü:

“Ankara'dan en kalbi duygularla selamlarımı, saygılarımı gönderiyorum.”

Batı Trakya Türklerinin bir asrı aşan hak mücadelesi; kimlik, din, vakıflar, eğitim ve vatandaşlık eksenlerinde iç içe geçmiş, kronikleşmiş bir sorunlar bütünü olarak sürüyor. Uzmanlara göre tablonun ortak paydası, Yunanistan'ın azınlık haklarını ihlal konusunda sistematik hareket ettiği yönündeki kanı ve AİHM kararlarının dahi yıllarca uygulanmaması; bu da sorunun hukuki olduğu kadar siyasi bir irade meselesi olduğunu düşündürüyor. 29 Ocak 1988'den bu yana bireysel vatandaşlık haklarında kayda değer iyileşmeler sağlansa da, azınlık olmaktan kaynaklanan haklarda son 30 yılda beklenen adımların atılmadığı belirtiliyor.

Buna karşılık azınlık, iki ülke arasında bir gerilim unsuru değil, bir "barış köprüsü" olmayı tercih ettiğini vurguluyor ve sorunların çözümü için Yunan devletinin kendisiyle istişare etmesini istiyor. Temel beklenti değişmiyor: Lozan Antlaşması ve diğer uluslararası belgelerden doğan hakların kâğıt üzerinde değil, sahada eksiksiz uygulanması. Müftülük tartışmasının 2026'da yeniden alevlenmesi ve okul kapatmalarının sürmesi, "Biz Buradayız" diyen bu topluluğun mücadelesinin hâlâ canlı olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Kaynak: AA

dikGAZETE.com

ilgili haberler...
SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ
SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ
BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR