İslamcıların ‘isyanı’
Bu mecrada daha ziyade kültürel konularda yazı yazmaya niyetliydim. Kültür derken de tabii sinema, güzel sanatlar, müzik değerlendirmesi yapmayı kastetmedim, öyle bir marifetim zaten yok. Doğal olarak, gündelik siyaset değil ama yine siyasal çerçeve içinde kalıyorum. İslamcılık ile ilgili yazdıklarım da sonuçta siyaset ve kültür ilişkisi şeklinde okunabilir. Konuyu daha genel çerçeveye taşımayı düşünüyorum, ayrıca sadece İslamcılık değil bir de Beyaz Türk kültür dünyası var, onun siyasetle ilişkisi var, bunlara dair yazmayı planlıyorum.
Ama, son günlerde TV programları, diziler üzerine çıkan tartışmaya not düşmeden geçemeyeceğim. Malum, televizyon programları, diziler ve dahası sosyal medya üzerinden tartışmalar ne muhafazakârlara ne de sadece bizim ülkemize mahsus değil. Bir yandan tüketim toplumunun iletişim dünyasına kültürel manada yansıması, diğer taraftan iletişim teknolojisinin hızla ulaştığı noktanın olumsuz yanları doğal olarak tartışılıyor.
Son tartışma, ‘kadın programları’ denilen (ama aslında erkekler tarafından da izlenen) öğlen kuşağı programlarından birinde ‘şeriat’a laf uzatıldığı iddiası üzerine çıktı. Program sunucusu kadıncağız, zaten aklının erdiği ermediği her konuda laf ederken, içinde “burada şeriat yok, Ortadoğu’da var” gibi bir laf etmiş. İslamcı cenahtan kıyameti koparanlar oldu. Adeta, ‘vurun kahpeye’ kampanyası başladı. Doğrusu, muhafazakâr sayılmam ama ben de o tür programları hayret içinde izliyorum, kimisi kurgu, kimisi abartı ama sonuçta onda biri de doğru olsa toplumsal değişimin geldiği noktaya şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Ancak, malum, belli konuları köpürterek program yapmak, sadece yapımcısını ve TV kanallarını bağlayan bir tercih değil, piyasa kurallarına göre ‘rating alan’ yani itibar gören programlar tercih ediliyor, reklam gelirleri belirleyici oluyor. Benim hoşuma giden bir gidişat değil, ama kapitalizm veya post-kapitalizm böyle bir dünya kuruyor ve bildiğim kadarıyla bizim ülkemizde de bu sistem geçerli.
Borsası, faizi, şans oyunları, reklamları bir yana, genel olarak finans kapitalizminden hiç şikâyet etmeyip, toplumsal, kültürel sonuçları karşısında celallenmenin samimiyetine inanmak zor. Aslında ben bu celallenmelerin samimiyetsizlikten ziyade, kendini kandırmak temelli olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki; cari sisteme karşı çıkmak pek mümkün değil, dahası pek çok getirisi var, o halde ahlaki çıkış yapmanın dar alanında ne kadar ses çıkarılsa, vicdanlar o denli rahatlamış oluyor. Ahlaki iddialara sahip çıkılmış bir atmosfer yaratılıyor. Siz, faize karşı çıkan, çalışanını sömüren, sigortasız çalıştıran ve hatta piyango şirketi sahibi patronlardan maaş almayı reddeden İslamcı gördünüz mü? Varsa beri gelsin.
Peki kapitalist, post-kapitalist ekonomi politik çerçevesinde ahlaki sınırlar konulabilir mi, konulur tabii, ama yasakçılık yoluyla iki yüzlülük devam eder o kadar.
Diğer taraftan, TV dizilerini konuşacaksak, konu sadece aile ilişkileri mi? Gerçi, yakın zamanda gençler arasında yaygınlaşan şiddet olayları vesilesi ile şiddet konusu da gündeme geliyor, ancak bu yeni bir olay değil, bir. İkincisi; konu sadece fiziki şiddet de olmamalı, ortalık mafya, kabadayı dizisinden geçilmiyor. Sergilenen, aile ilişkilerinde de sadece cinsel konularla ahlakçılık taslayan çıkıyor, ama hemen hepsi paraya para demeyen holding sahibi aileler arasında geçen, herkesin diğerinin kuyusunu kazdığı diziler izlenme rekoru kırıyor. “Toplumsal yabancılaşma”nın hakim olduğu iddia edilen dönemlerin TV dizileri, bugün herhalde ancak Diyanet kanalında izlenir. Yok, “İslamcı bir iktidar yüzünden bu hale gelindi” demiyorum, tüm dünyada benzer gelişmeler yaşanıyor, benzer kritikler yapılıyor. Bizimkilerin bu durumu, cinsel ahlak polisliği ile geçiştirmeye çalışmasından söz ediyorum.
Bu arada, bizim İslamcılardan birine, Arap ülkelerinden birinde bir taksi şoförü, “Türkiye Müslüman mı, nedir o diziler” demiş de bizimki utanmış. Böyle bir konuşma da geçmiş olabilir, ama ben Arap ülkelerinde en çok da “şu dizinin sonu ne olacak, bu dizideki o kız ne güzel, bu adam ne yakışıklı” türü soru ve yorumlara tesadüf ettim. Zaten bizim dizilerin o ülkelerde bu denli rağbet görmesinin nedeni de Türkiye’de reyting almalarının nedeni neyse o. Bir zamanlar Türkiye’nin ‘soft power’ı dediğimiz olay da bu. Aslında gerçekten de dizi merakından bazı gençler Türkçe öğrenmiş, son olarak bir ay önce Beyrut’da otel resepsiyonunda çalışan bir genç kız, bizimle diziden öğrendiği kadarıyla Türkçe konuşmaya çalıştı.
Bu arada, yurt dışında ‘Kurtlar Vadisi’ dizisinin en popüler dizi olduğunu unutmayalım. Batı’ya karşı yenilginin ezikliğini süper kahraman üzerinden yatıştırmaya yönelik bir senaryoya ilgiyi anlayabiliyorum. Ayrıca, Batı dünyasında da eşitsizlikleri, adaletsizlikleri yatıştırma etkisi yapan, iyiyi temsil eden süper kahramanlara dayalı senaryolar çok ilgi görüyor. Ancak, sadece Arap ülkelerinde değil, bizde de muhafazakar ve/veya İslamcıların kanun, hukuk tanımayan, ‘misyon adamı’ pozunda mafyatik tip ve ilişkileri güzelleyen bir dizi sorun olmadığı gibi ilgi odağı oldu.
Zamanında feministlerin, solcu geçinenlerin feodal, erkek egemen, değerleri güzelleyen, paralıları cilalayan senaryo yazmasını eleştirmiş biriyim. İki binli yılların başında, başta ‘Asmalı Konak’ dizisi üzerine, Radikal, Express ve İstanbul Life dergilerinde eleştiri yazısı yazmıştım. Liberalliğin ötesinde, solcu, feminist, İslamcı gibi fazladan iddiası olanlardan tutarlılık bekliyorum, o kadar.
Mevcut durumdan hoşnut değilsek, başka bir dünya hayal ediyorsak, bunu köklü bir itiraza dayandırmadan laf etmenin kıymeti harbiyesi yok.
Konu açılmışken, mevcut iktidar döneminde televizyon kanallarında yaygınlaşan tarihsel dizileri de geçmeyelim. Makbul örnek sayılan bu dizilerde, tarihi gerçeklik konusu bir yana, hâkim hava, macera filmi tadında. Bu da bize özgü değil, büyük bütçeli Hollywood yapımı tarih filmleri de daha incelikli biçimde benzer bir yol izliyor. “Madem onlar sinema, televizyon üzerinden kendi reklamlarını yapıyorlar, biz de yapalım” diye düşünülüyor olabilir. Ama o zaman da bir Osmanlı sultanını, “büyükelçi tokatlayan adam” durumuna düşürmenin iyi bir anma ve/veya reklam yöntemi olmadığını fark etseler iyi olur.
Üç, dört sene evvel, Zülfü Livaneli’nin II. Abdülhamid döneminde geçen romanını (‘Kaplanın Sırtında’) pek çok açıdan eleştirmiştim (K24 Kitap, 11 Ağustos 2022). Takıldığım konulardan biri de Sultan Abdülaziz’e ilişkin çizilen kaba-saba tablo idi. Osmanlı sarayının bir merasim, edeb, incelik atmosferi olduğunun bilinmediğine işaret etmiştim. Bunu bilmek, dikkate almak için, kuşkusuz Osmanlıcı olmaya gerek yok, ama ‘Osmanlı medeniyeti’ni dillerinden düşürmeyenlerin güç gösterisini, tokat atmak olarak tasavvur etmesi, Osmanlı geçmişine bakışın fukaralığı konusunda farklı kesimlerin benzer zaafla malul olduğunun en iyi göstergesi.
Bakın konu nerelere geldi, en iyisi şimdilik daha fazla uzatmayayım, kaldığımız yerden devam ederiz.
.
Nuray Mert, dikGAZETE.com