Soğuk Savaş döneminde doğu ve batı blokları karşılıklı olarak güçlerinin hemen hemen ne olduğunu biliyorlardı. Düşmanın politikası, stratejisi, taktiği ve konsepti açıktı ve dünyada birbirini tehdit olarak algılayan iki grup vardı. 

1991 yılını takip eden dönem içinde uluslararası sistemde meydana gelen gelişmeler, tehdit algılamasında radikal bir değişim yarattı. 

Yeni tehdit algılamaları politik ve askerî olmanın ötesinde ekonomik ve sosyo-kültürel içerik kazanmıştı. 21. yüzyılda uluslararası sistemi tehdit eden bu unsurları şu şekilde sıralamak mümkündür.

1- Küresel/bölgesel terörist hareketler,

2- Kökten dinci aşırıcı akımlar,

3- Aşırı milliyetçilik,

4- Küresel sermayenin baskısı,

5- Göçler ve nüfus hareketleri,

6- Kitle imha silahları ve bunların yayılması,

7- Küresel ısınma ve çevre kirliliği,

8- İstikrarsız yönetimler.

Tehdit algılamasında meydana gelen bu gelişmeler uluslararası sistemin güvenlik yapılanmasını da doğrudan etkilemiştir. 

Dünya orduları ve özellikle NATO, bu tehditleri bertaraf edebilecek şekilde bir yapılanma sürecine girmiş bulunmaktadır. ABD silahlı kuvvetlerinin yeni tehditlerle mücadele edebilecek şekilde yapılanmasını öngören “Joint Vision 2020” strateji belgesi ile NATO’nun transformasyonu süreci bu değişime verilebilecek en isabetli örnekleri oluşturmaktadır. 

İçinde bulunduğumuz dönemde terörist hareketler, özellikle 11 Eylül 2001’den sonra daha da hız kazanmış ve buna paralel olarak da uluslararası sistemde yoğun bir şekilde tartışılmaya başlanmıştır. 

İkiz kulelere yapılan saldırıların ardından birçok komplo teorileri üretilse de bir gerçeklik vardır ki, bu olay ABD’ye Avrasya coğrafyasında bir dizi açılımlar yapma fırsatı vermiştir. 

11 Eylül terör saldırılarının suçlularının Afganistan’da bulunduğu gerçeğine dayanarak ABD, Ekim 2001’de Afganistan’a bir harekât düzenlemiştir. Bu harekâtta ABD, BM’nin ve uluslararası kamuoyunun desteğini arkasına almıştır. 

ABD, bu harekâtı düzenlerken Pakistan, Afganistan, Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan’da askerî üsler kurma başarısını da göstermiştir. (Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan’daki ABD askerî varlığı zaman içerisinde söndürülmüştür.) 

Bu kazanımların çok önemli politik ve askerî sonuçları bulunmaktadır.

ABD; Pakistan, Afganistan, Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan jeostratejik eksenindeki askerî yapılanmasıyla Asya’nın kalbine uzanıyordu. Böylelikle ABD; Şangay İşbirliği Antlaşması ile 1996’dan beri gündemde olan Çin-Rusya Federasyonu (RF) yakınlaşmasını kontrol edebilme imkânına da kavuşuyordu. 

ABD, 2001 yılından bu yana Asya’daki bu kazanımlarıyla Hazar Havzası enerji kaynaklarını ve şer ekseninde gördüğü İran’ı doğudan kontrol etme fırsatını da yakalamış oluyordu. RF’nin görece güçlenmesi ile Orta Asya’daki ABD kazanımları zayıflasa da Afganistan ve Pakistan üzerindeki etkisi tartışmasızdır. 

2003 yılının Mart ayında BM’ye ve uluslararası kamuoyuna rağmen Irak’a düzenlenen harekât ise ABD açısından durumu bir çıkmaza sokmuştur. Henüz Afganistan’da tam bir istikrar ve kontrol sağlanamadan Irak’a yönelinmesi bir dizi sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. 

Irak’ta Saddam rejimi devrilmiş fakat istikrar sağlanamamıştır. ABD, Irak için bütçeden büyük miktarlar ayırmak zorunda kalmıştır ve bu durum Washington yönetimini zorlamaktadır. 

Irak’ın içinde bulunduğu durum bölge devletlerini rahatsız etmektedir. ABD, bazı askerî unsurlarını bölgede bırakarak Irak’tan 2011 yılı sonunda çekilmiştir. 

ABD’nin 2011 yılında bölgeden çekilmesi ile birlikte Afganistan ve Pakistan içlerinden başlayarak İran-Irak-Suriye-Lübnan (Hizbullah vasıtasıyla) jeostratejik ekseninde Şii jeokültürel yapılanması ön plana çıkmıştır. 

Basra Körfezi’nde İran dışındaki ülkelerdeki (Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Umman) Şii nüfus dikkate alındığında bölgede İran’ın önemli bir etkinlik kazandığı görülmektedir. Bununla birlikte hiç istenmese de Suriye Savaşı Ortadoğu’da Şii-Sunni ekseninde bir çatışma riskini ortaya çıkarmıştır. 

Hâlihazırda Rusya ve İran'ın Suriye krizi üzerinden bölgede ciddi bir kazanım elde ettikleri görülmektedir. Yemen iç savaşında İran ve Suudi Arabistan’ın büyük rekabeti devam etmektedir. 

Soğuk Savaş sonrası ABD’nin bölgede uyguladığı yanlış politikalar Orta Doğu’yu daha da istikrarsız hâle getirmiş bulunmaktadır.  

ABD, Körfez’de ağırlıklı bir askerî güce sahiptir. 

Irak’taki askerî varlığına bir de 2002 yılında “Pankisi Vadisi” sorunu dolayısıyla Gürcistan’da elde etmiş olduğu askerî kazanım da eklenirse, ABD’nin Körfez-Mezopotamya-Kafkasya jeostratejik mihverinde bir askerî yapılanmaya gittiği görülmektedir. Bu noktada ABD’nin Suriye’de terör örgütü PKK/PYD ile stratejik ittifakı göz önünde bulundurulmalıdır.

Orta Doğu’da elde ettiği bu kazanımla ABD; enerji kaynaklarını, enerji kaynakları aktarım hatlarını ve gittikçe önem kazanan su kaynaklarını kontrol edebilme fırsatını yakalamış bulunmaktadır.

Burada üzerinde önemle durulması gereken bir konu da ABD’nin, Körfez-Mezopotamya-Kafkasya jeopolitik mihverindeki yapılanmasında bir boşluğun bulunduğudur. Bu boşluk ise Türkiye’nin zengin su kaynaklarının bulunduğu Doğu Anadolu bölgesi ile İran’ın Güney Azerbaycan bölgesidir. 

Hatırlanacağı üzere ABD, II. Irak Harekâtına başlamadan önce Türkiye’den birçok liman ve hava üssü talebinde bulunmuştu. Bu askerî tesislerin İskenderun, Bitlis, Batman, Muş, Trabzon gibi illerimizde bulunmasının tesadüf eseri olduğunu düşünmüyoruz. 

Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesi hem sahip olduğu su kaynakları ile hem de Hazar Havzası ve Orta Doğu enerji kaynaklarını Akdeniz’e ve Avrupa’ya ulaştıracak coğrafî konumu ile jeostratejik değeri ön plana çıkan bir bölgedir.

İran; Irak ve Suriye gibi kolay bir hedef olmasa da II. Irak Harekâtı ve Suriye iç savaşından sonra üzerinde büyük baskılar hissetmektedir. ABD’nin orta vadede İran’daki rejimi değiştirmek ve Güney Azerbaycan’da özerk yapı oluşturarak bu bölgede kazanımlar elde etmek gibi bir hedefinin olduğunu değerlendiriyoruz. Dolayısıyla gelecek dönem içerisinde Körfez-Mezopotamya-Kafkasya jeostratejik mihverinin politik-askerî bir dinamizm içerisinde olacağını öngörebiliriz.

Buradaki esas ve başlangıç çatışma noktasının Dağlık Karabağ nedeni ile Ermenistan-Azerbaycan arasında olması muhtemeldir. 

1994’ten bu yana, bölgede ateşkes sağlansa da hâlihazırda küçük çaplı çatışmalar devam etmektedir. 

Dağlık Karabağ konusunun sıcak bir çatışmaya dönüşme ihtimali RF, ABD, Türkiye, İran ve AB’yi doğrudan etkileyecek ve bu çatışmanın içine çekebilecektir.   

Uzak Doğu’ya baktığımız zaman, gittikçe güçlenen bir Çin’in ortaya çıktığı görülmektedir. Sahip olduğu devlet geleneği, tarihi, kültürü, bilimsel ve teknolojik alt yapısı, gelişen ekonomisi, nükleer silahlarla desteklenen bir askerî gücü, BM Güvenlik Konseyi’ndeki daimî üyeliğinin verdiği siyasî avantajlarla Çin, 21. yüzyılın yeniden yükselen gücü konumunda bulunmaktadır. 

Bu yükselen gücün, Pasifik’te sınırlanması ABD için önem kazanmaktadır. 

ABD, APEC vasıtasıyla ekonomik olarak Çin’i kontrol altında tutmaya çalışmaktadır ve Çin’i, Dünya Ticaret Örgütü kurallarına uyması için zorlamaktadır. Ayrıca ABD, İkinci Dünya Savaşı sonunda Güney Kore, Tayvan ve Japonya’da elde ettiği askerî kazanımlarını Soğuk Savaş sonrasında da muhafaza ederek Çin üzerinde psikolojik bir baskı da oluşturmaktadır. 

Çin bugün için kendine has bir yapı ortaya çıkarmış bulunmaktadır.

Komünist sistemin çöküşünün ardından Çin, kolektif ve liberal sistemin karışımı olan ekonomik yapısı ile dünya ekonomik sistemine entegre olma sürecindedir. Bu süreç içinde gereksinim duyduğu doğrudan dış yatırımların büyük bir çoğunluğu ise ABD’den gelmektedir. Bu nedenle 1.5 milyarlık nüfusunun kişi başına düşen gelirini arttırmaya çalışan Çin’in ABD ile bir güç mücadelesine girmesi olası görünmemektedir.

ABD’nin yüzde 2, Çin’in ise yüzde 6’lık bir büyüme performansı gösterdiğini düşünürsek iki dev ekonomi ancak 2030 yılında büyüklük olarak eşit olacaktır. Fakat kişi başına düşen milli gelirler, mevcut büyüme performansları ile ancak 2090’lı yıllarda eşitlenecektir. 

Kişi başına düşen milli gelirin bir ekonominin değerlendirilmesinde en önemli faktörü oluşturduğunu burada vurgulamaya bile gerek yoktur.

Çin’in tarihi de dikkate alındığında “Çin’in yükselişi” yerine “Çin’in yeniden ortaya çıkışı” söylemini dile getirmenin daha doğru bir değerlendirme olacağı kanaatinizdeyiz. 

Bu duruma paralel olarak, 21. yüzyılda, Çin, Japonya ve Güney Kore’nin de yakın ilişkide bulunduğu; Endonezya, Malezya, Tayland, Filipinler gibi ülkelerin oluşturduğu ASEAN ekonomik birlikteliği, dünya uluslararası sistemini yakından etkileyecektir. 

Doğu ve Güneydoğu Asya’da ortaya çıkan ekonomi-politik dinamizm, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Kuzey Atlantik’i merkez alan yapılanmaları Pasifik’e taşımış bulunmaktadır. 

Pasifik’in sahip olmaya başladığı bu üstünlüğün, dünyadaki ekonomi-politik dinamizm ve jeoekonomik kaynak dağılımı da dikkate alınırsa, 21. yüzyılın sonlarına kadar devam edebileceğini söyleyebiliriz.  Dolasıyla ABD, Avrasya’da çeşitli kazanımlar elde etse de bu coğrafyada rakipsiz değildir. 

Hazar Havzası, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu enerji kaynakları, sahip oldukları değerlerle 21. yüzyıl jeopolitik rekabetinin ana teması olmaya devam edecektir. 

Jeoekonomik kaynak alanları ve bunlara sahip olma, gelişmiş dünya ekonomilerinin stratejik hedefidir. 

21. yüzyılda karşılaşılacak kaynak kıtlığı dikkate alındığında, enerji ve su kaynakları önemlerini koruyacak ve bu kaynakların başında geçecek olan mücadele, dünya hâkimiyetini belirleyecektir.

Dünya hâkimiyetinin koordinatlarını belirleyen jeopolitik teoriler günümüz süper gücü olan ABD’nin politikalarında uygulama alanı bulmaktadır. 

Spykman’in “Kenar Kuşak (Rimland) Teorisi”, Mackinder’in “Kara Hâkimiyet (Heartland) Teorisi”, Mahan’ın “Deniz Hâkimiyet Teorisi” ve Douhet’in “Hava Hâkimiyet Teorisi” kendilerini yenileyerek başka dillerde hayat bulmaya devam etmektedir. 

O zamanın emperyal güçlerinin politik rehberi olan bu teorilere günümüzde Zbigniew Brzezinski, Samuel Huntington, Francis Fukuyama, Joseph S. Nye Jr., Paul Kennedy, Henry Kissinger, George Friedman gibi stratejistler hayat vermektedirler. 

Yukarıda isimlerini saydığımız bu düşünürlere “Joint Vision-2020” isimli eseri ile ABD askerî gücünün yapılanmasının nasıl olması gerektiğini açıklayan ABD Genelkurmay eski Başkanı John M. Shallikashvili’yi eklersek ve bu stratejistlerin düşüncelerini dikkatli bir şekilde incelersek, 21. yüzyılda ABD’nin siyasî, ekonomik, askerî, sosyo-kültürel ve bilimsel-teknolojik gücünü nasıl kullanabileceğini iyi analiz edebiliriz.  

İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından kurulan ve Soğuk Savaş dönemi boyunca başarılı bir şekilde iki kutbu bir araya getiren BM, eğer kendini Soğuk Savaş sonrası şartlarına adapte edebilirse dünya barışı için önemli bir uluslararası yapı olmaya devam edebilir. 

BM önemini korudukça, Güvenlik Konseyi’nin daimî üyeleri olan ABD, RF, İngiltere, Fransa, Çin de gelecek yıllarda bu avantajlarını kullanarak siyasî bir güç olma özelliğini göstereceklerdir.

ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturduğu Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ile dünyadaki ticarî faaliyetleri, Dünya Bankası (WB) ile kalkınma ve kredilendirme sistemini ve Uluslararası Para Fonu (IMF) ile dünya finans sistemini kontrol etme avantajını elde etmişti. 

ABD’nin bu kurumlar üzerindeki etkinliği hâlen devam etmektedir ve bu kuruluşlar bugün de etkinliklerini sürdürmektedir. 

Doğu Bloku’nun yaratmış olduğu tehdide karşı 4 Nisan 1949 yılında politik-askerî bir örgüt olarak kurulan NATO ise, ABD için dünyadaki jeostratejik dengelerin ayarlanması maksadıyla elde bulundurulan askerî gücü oluşturmaktadır. 

NATO her ne kadar Soğuk Savaş dönemi örgütü olsa da 1991 Roma ve 1999 Washington zirvelerinde kabul edilen NATO’nun “Yeni Stratejik Konsepti” ile Soğuk Savaş sonrası dönemine adapte olabilmiştir. 

NATO, hâlihazırda kendi toprakları içinde ve dışında bir dizi askerî operasyon yürüten politik-askerî bir örgüt olarak ABD için vazgeçilmez bir araçtır.

21. yüzyılda; ekonomik, sosyo-kültürel ve bilimsel-teknolojik değerler ön plâna çıkmış bulunmaktadır. 

Kişi başına düşen millî gelirini arttıran, tasarruf edilebilen saygın bir paraya sahip olan, stratejik nitelikli teknoloji üretebilen ve bunu tek elinde bulunduran, marka ve değer yaratabilen bir kültüre sahip olan güç merkezleri, mevcut konumlarını muhafaza edebilme şansına sahip olacaklardır. 

Yine bu güç merkezleri, dünya ekonomisinin akışını kontrol edebilmek ve istikrarlı bir ekonomiye sahip olabilmek için enerji kaynaklarını ve enerji kaynakları aktarım hatlarını kontrol altında bulundurmak zorundadırlar.

Gittikçe gelişen ekonomiler karşısında pazar bulma sorunu yaşanan dünyamızda potansiyel pazar alanlarının kontrol edilmesi de diğer önemli bir sorunu oluşturmaktadır. 

İşte bu kontrollerin tesis edilebilmesi için elde yeterli miktarda, ileri teknoloji ile donatılmış, etkin bir şekilde kullanılabilen askerî bir güç gerekmektedir. 

Fakat askerî güç bazen tek başına yeterli olmamaktadır. 

Bu noktada mevcut eksikliği tamamlayabilecek bazı güçler karşımıza çıkmaktadır. Bunlar ise hükümet dışı organizasyonlar, demokratik kitle örgütleri, çok uluslu şirketler, uluslararası örgütler, ulus-üstü yapılanmalar vb. olmaktadır. 

21. yüzyıl dünyasına hâkim olmak isteyen güçler, askerî gücün yanında, askerî olmayan bu güçleri de kullanmalıdırlar. Çünkü askerî güç, tek başına çözüm getirmede yetersiz kalmaktadır. 

Bu konuyu biraz daha açarsak; 21. yüzyılda güvenlik algılamasının anlamı genişlemiş ve derinleşmiştir. 

Tehditler eskiden olduğu gibi simetrik değil asimetriktir. 

Dünyanın en güçlü ordularına sahip bulunan devletler, çok kısıtlı imkânları olan terör hareketleri karşısında savunmasız kalabilmektedirler.

Dünyanın tek süper gücü ya da süper güçlerinden birisi olan bir devlet, kendisine yönelik olarak oluşan çevre kirliliği, küresel ısınma, nükleer silah denemeleri vb. tehdit algılamaları ile tek başına mücadele edememektedir. Diğer devletler onun kadar güçlü olamasa da bu tehditleri bertaraf edebilmek için onların yardımına muhtaç olmaktadır.

Küreselleşmenin simgesi olan internet ağları kullanılarak yapılan sanal ortamdaki savaş ise her geçen dakika artarak devam etmektedir. 

Bu ağlar, artık ülke sınırlarını kaldırmış bulunmaktadır. 

Bu ağlar kullanılarak tartışmaya tahammül edemediğimiz değerlerimize şiddetle taarruz edilmektedir. 

Erişilebilen bilginin miktarı, istemediğimiz kadar çoğalmış bulunmaktadır.

Önemli olan, bu bilginin doğru olanlarının seçilebilmesi ve tasnif edilmesidir. Çünkü internet ağları kullanılarak yayılan bilgi, bu ağları kontrol edenin hâkimiyeti altındadır. 

O, istediği bilgiyi, istediği kadarıyla, istediği zamanda ve istediği şekilde yaymaktadır. 

Bu durum ise bu bilgiyi elde edeni bu bilgiyi yayana esir etmektedir. 

İşte bu nedenle, 21. yüzyılda tehditler yalnızca askerî güç kullanılarak bertaraf edilemez.

21. yüzyıl paradigması ne sanayileşme dönemi paradigmalarına ne de sanayileşme sonrası paradigmalarına benzemektedir. 

21. yüzyıl, tamamen farklı bir paradigma oluşturmaktadır. 

İşte bu paradigma dönüşümünü içinde bulunduğumuz dönemde kavrayabilen ya da geçtiğimiz 27 (Soğuk Savaş biteli tam 27 yıl olmuştur.) yılda kavrayan güçler ayakta kalmayı başarabilecektir. Aksi takdirde sanayi devrimi lideri Büyük Britanya ya da Soğuk Savaş dönemi Doğu Bloğu lideri SSCB gibi tarihe karışma gibi bir gerçeklikle yüz yüze kalacaklardır. 

21. yüzyılın başlangıcı için bir tarih aranacaksa bunu en iyi simgeleyen olayın 11 Eylül 2001 terör saldırıları olabileceğini değerlendiriyoruz.

Soğuk Savaş’ın sona erdiğini gösteren, SSCB’nin 1991 yılında dağılması aslında bir geçiş döneminin başlangıcı olmuştur. 

SSCB’nin 1991 yılında dağılması ve 11 Eylül 2001 terör saldırıları; biri 20. yüzyılın sonunda, diğeri 21. yüzyılın başında meydana gelen bu olaylar arasındaki dönem, insanlık tarihinde bir geçiş dönemi olarak adlandırılacaktır. 

Bu geçiş döneminde meydana gelen olaylar 21. yüzyıl paradigmalarının kavranmasını sağlayabilecek niteliktedir. Bu nedenle, geçiş döneminde paradigma dönüşümünün dinamiklerini kavrayamayan uluslar bir bocalama içindedirler. 

Kısa vadede bu paradigma dönüşümünü kavrayabilen uluslar, bu bocalamadan çabuk kurtulabilirler. Aksi takdirde istikrarsızlıklarla karşı karşıya kalma riski altındadırlar. 

Artık dünyamızda, ne 1800’lerdeki gibi ekonomik büyüme, ne de 1950’lerdeki gibi ekonomik kalkınma düşüncesi hâkimdir. 

21. yüzyıl dünyası ekonominin yanında sosyo-kültürel ve tarihî mirası, çevreyi, doğal kaynakları korumayı ve insanlığın ortak mirası uygarlığı yüceltmeyi öngören “Sürdürülebilir bir kalkınma”nın peşindedir. 

Tek kutuplu dünya düzeni, geçiş döneminde çokça tartışılmış olsa da bu durum aslında maddenin tabiatına aykırı olan bir şeydir. 

Fukuyama yanılmıştır, evet liberalizm, Soğuk Savaş’ın muzafferi olmuştur fakat dünyaya egemen olamamıştır. 

Avrasya’dan yeni yeni sesler yükselmektedir. 

Avrasyacılık” söylemini sıkı sıkı savunan Rusya Federasyonu kendini toparlamıştır, Çin ve Hindistan, kendilerine özgü sistemleriyle ortaya çıkmaktadırlar. 

Liberal dünyanın diğer kanadı Avrupa birleşmiş ve ABD’nin kıta işlerine karışmasından rahatsızlık duymaktadır, Japonya dâhil Güneydoğu Asya ekonomileri, Soğuk Savaş dönemine göre çok farklıdırlar. 

Buna rağmen ABD, sahip olduğu siyasî, askerî, ekonomik, coğrafî, sosyo-kültürel ve bilimsel-teknolojik gücüyle rakipsizdir (en azından bir 25 yıl daha).

Dünya, ABD liderliğinde çok kutupluluğa doğru yol almaktadır.

.

Dr. Ufuk Cerrah, dikGAZETE.com

Twitter'da bizi takip edin: @cerrah_ufuk , @dikgazete

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

sanalbasin.com üyesidir