Ünlü şair, İstanbul dönüşü, Ankara’ya yaklaştığında hastalığı şiddetlenir ve Asib yanına vardığında öleceğini tahmin ederek alttaki beyit’i söyler ve orada hayata veda eder.

“Ey bana yakın olan sen! Felâketler çullanıyor, ama Asib burada durdukça ben de duracağım. 

Ey bana yakın olan sen! Burada şimdi iki yabacıyız, ama her yabancı bir akrabadır.

1173’de Eskişehir-Bayat-Bolvadin-Ammûriyye-Konya-Kayseri-Divriği yoluyla seyahat eden Herevî (öl. 1215), Kayseri'ye vardığında; yakın çevresinde, Arap şairi İmru’ul-Kays’ın mezarının bulunduğu Asib Dağı hakkında yukarıdaki beyit’i verir.

Dr. Ali Şakir Ergin, “Asib Dağ’nın neresi olduğu tartışmalıdır: Ankara-Hüseyin Gazi Dağı diyenler olduğu gibi Arabistan’da meşhur bir dağ diyenler de vardır” der.

F. W Hasluck, “Gelenek, İmru’ul-Kays’ın Ankara civarında öldüğünü söyler; Yakut’un zikretmediği Asib Dağı’nı buralara yerleştirmeli; bu adın bulunduğu beyit, Ebû’l-Ferec el-İsfahani (Ağani, VIII, 72) tarafından nakledilir ve İmru’ul-Kays divanında da görülür” der (Hasan es-Sendûbî, Kahire, 1939: 55).

Üstteki beyitte görüldüğü gibi, kaynakta “dağ” değil, Asib’den söz edilir. Biz, Asib Dağı’ndan çok, Firikya’da Aisepos veya Asopos adında bir ırmak biliyoruz (Remsi, 1960: 145, 166-169; Strabon, 2009: 34, 57, 58, 59 vs).

Asib, bir ırmak olabildiği gibi, bu ırmağın kaynaklarının bulunduğu dağ da olabilir. Asopos ve Aisepos yazılan iki ismin de aynı ırmak olduğunu çok rahat söyleyebiliriz.

Kim bu ünlü Arap şairi İmru’ul-Kays? MS 497 yılında doğmuş, Hz. Peygamber’in doğumundan 25-26 sene evvel, yani 545 yılında da vefat etmiştir.

Şiirleri ve şairliği hakkında söz etmek şair ve edebiyatçıların işi!

İmru’ul-Kays hakkında yazılmış kitap ve makalelerde çok bilgi var.

Bu konuda söz etmek bize düşmez. Bu şiiri Fransızcadan Türkçeye Yusuf Kurtoğlu tercüme etti. İlk mısradaki “Ey bana yakın olan sen!” hitabındaki “sen” kim dedim: “-Her şey olabilir; dağ da, Tanrı da” dedi.

Burada şimdi iki yabacıyız,  ama “her yabancı bir akrabadır” sözü beni düşündürdü: Biri Karslı, biri Atinalı iki yabancı ABD’de akraba olur.

Öte dünyanın yolcusu olan değişik ırktan insanlar da bu dünyada akrabadır; öyle değil mi?

Kays adını biz, ilk defa gençliğe adım attığımız 60’lı yıllarda Rajkapor’un Leyla vü Mecnun filminden duyduk; Kays’ın "Leyla, Leyla, Leyla..." diye çöllere düştüğü ve Leyla’nın da "Kays, Kays, Kays.." diye sayıkladığı sahneler…

İmru’ul-Kays, babasının öcünü alabilmek için Bizans İmparatoru Jüstinyen’den (527-565) yardım ister ve bu yüzden de, ta Arabistan’dan kalkar, İstanbul’a gelir.

Muhakkak ki, yolculukta yalnız değildir; böyle uzun bir yol yalnız yürünmez.

Muhakkak ki, mühim bir yol üzerinden yürümüş olmaları da gerekir.

Bu yol, güvenlikli ve üzerinde ihtiyaçların giderilebilmesi için şehirler ve kaleler olmalıdır.

Bu yol, Herodotos’unhep insanların oturdukları yerlerden ve güvenlik içinde geçilir” (5/52) dediği Anayol (Kıral Yolu)’dur.

Anayol’u, İstanbul’a bağlayan yollar, MS. 330’dan itibaren İstanbul’un başkent olmasıyla önem kazandı (Remsi, 1960: 77).

Jüstinyen, bu yolları geliştirdi; kaleler, köprüler kurdu; İmru’ul-Kays’tan on yıl sonra da, Kemer Boğazı’ndaki ırmak üzerine bir taş köprü yaptı; Pontogefura (Πόντογεφυρα), Boğaz Köprüsü, Halys, Sangarios, Zompos ve Çeşnigir gibi adları olan köprüde, bir taşın üzerinde mahkûk olduğu söylenen epigramın Türkçe tercümesi şöyledir:

Ey coşkun akan ırmak! Ey kemerlerle kendine pıranga vurulan Sangarios! 

Sen de artık mağrur Batı ve Doğu halklarıyla birlik, tüm Barbar kabileler gibi imparatora boyun eğdin. 

Bir zamanlar gemisiz geçilemeyen ve kabına sığmayan sen! 

Şimdi artık eğilip bükülmeyen taşların arasından akıyorsun”. 

Bu epigramdaki sözlerden anlaşıldığına göre ırmak, daha önce gemi veya salla geçilmektedir.

Strabon’dan anladığıma göre ise daha önce de burada Roma tarafından yapılmış bir taş köprü vardı, ama herhalde yıkılmıştı.

Hülâsa, İmru’ul-Kays, Tarsus’tan itibaren Anayol’u takiple Ankara (Bugünkü Karaviran) ve Miskinin (Bugünkü Beyşehir) üzerinden Kemer Boğazı’na gelmiş, buradan itibaren Anayol’dan sağa sapmış, Bizans Askerî Yolu’nu takiple de Bozdurmuş-beli, Eskişehir, İznik ve İzmit üzerinden İstanbul’a gelmişti.

İmru’ul-Kays, gittiği yoldan geri dönmüş, Ankara’ya yaklaştığı bir sırada, Asib (dağ / ırmak) yanında da hastalanmıştı.

Tarihçi, hem tarihî yolları bilmiyor, hem de merak etmiyor!..

Bugüne kadar Kıral Yolu (Anayol, Tarikü’l-Cadde), Bizans Askerî Yolu, Pontogefura ve Zompos köprüsü ile Halys ırmağı bilinmeden İmru’ul-Kays’ın öldüğü yer hakkında birçok iddia var, ama maalesef İmru’ul-Kays’ın yolu üzerindeki Ankara ve Arabistan ile İstanbul arasındaki yol hâlâ bilinmiyor.

El-Herevî, İmru’ul-Kays’tan 628 yıl sonra, aynı yoldan yürüdü.

Tarihçi, Mu’tasım’ın 838 yılında yıkıp, yok ettiği Ankara’nın hangi Ankara olduğunu da bilmiyor.

Tarihçi henüz, müteveffa Çetin Altan’ın 1982 yılında neşrettiği "Kullar ve Sultanlar" adlı kitabında ve 17 Nisan 2006 tarihinde Milliyet Gazetesinde çıkan “Osman Gazi aslında ünlü bir Türk korsanı mıydı?” başlıklı makalesinde Osmanlı tarihçisine getirdiği eleştiriye, tam 38 yıldır bir cevap vermedi veya veremedi. 

Bize sorulsaydı cevap hazırdı, ama herhalde mühendis olduğumuz için olacak sorulmadı.

Bu defa kimse sormadan İmru’ul-Kays’ın öldüğü yer konusundaki düşüncemizi ortaya koyalım:

Malûm Remsi (Ramsay), “Arap müverrihleri, Kapadokya’nın güneyinde olması icap eden bir Ankara’dan daha bahsederler, fakat bunlar karıştırıyor olmalılar” der (Remsi, 1960: 395).

Şehirleri karıştıran Arap tarihçileri değil, Remsi’nin kendisidir.

Remsi, iki Ankara’dan bahseder, lâkin o, ikinci Ankara’yı, Suğla Gölü’nün yanından alıp, Balıkesir civarına yerleştirir.

O, Gelendost çevresindeki Akhyraous, Kotoiraikia, Kiminas, Lentiana, Poimanenon, Lopadion vs gibi onlarca ismi de Hellespontus’un şehirleri adı altına Çanakkale taraflarına taşır.

Ama yanlış, ama doğru, Arap tarihçilerinin bahsettiği Ankara, Karaviran’dır.

Taberî, 838 yılındaki “Ammûriyye’nin Fethi” bahsinde bu Ankara’dan bahseder ve Ankara ile Ammûriyye arasının “yedi merhale” olduğunu söyler.

Günlük 28 bin metre yürüyen Halife Mu’tasım’ın 5,5 günde aldığı Ankara-Asib (dağı) arasını, günlük 45 bin metre yürüyen bir kervan 3,5 günde alır.

Yukarıda İmru’ul-Kays’ın İstanbul’a giderken yürüdüğü yoldan geri döndüğünü yazdık. 

İmru’ul-Kays, İstanbul dönüşü, İzmit, İznik, Eskişehir, Kemer Boğazı yolundan yürümüştür.

İstanbul-Kemer Boğazı arası, kervan yürüyüşüyle 12 gündür.

Kemer Boğazı ile Ankara (Karaviran) arası ise 3,5 gün olup, Kemer Boğazı’na gelen Ümru’l-Kays’ın, Ankara (Karaviran)’ya yaklaştığı kabul edilebilir.

Söz konusu Ankara, başkent Ankara değil, Anayol üzerindeki ve Suğla Gölü kıyısındaki Karaviran’dır.

Ankara konusunda bize inanmayanlar, "Ammûriyye’nin Fethi" ile İbn Hordazbih ve el-İdrîsî’nin Anadolu’da verdikleri yollar konusunda birlikte çalıştığımız Prof. Dr. Kâzım Yaşar Kopraman’a sorabilirler.

Asib Dağı veya Asib Nehri, Aisepos, Asopos ve Ezop...

Bugünkü Ankara ve Suğla Gölü kıyısındaki Ankara, el-Herevî’nin 1173’de seyahat ettiği yol üzerinde değildir.

-Suğla Gölü kıyısındaki Ankara ve Kemer Boğazı'nı gösteren harita-

İmru’ul-Kays ve el-Herevî, İstanbul, Kemer Boğazı, Kıreli arasında aynı yolu kullanmışlardır.

İstanbul tarafından gelen Askerî Yol, Kemer Boğazı’nı geçer geçmez, Çirişli Dağı’nın güney yamacından ve Aisepos (Asopos) ırmağının sağını takiple Beyşehir ve Ankara yönünde devam eder.

Çirişli Dağı’nın eteklerinden kaynayan Aisepos, biraz yol aldıktan sonra güneye döner ve iki göl arasındaki ırmağa karışır.

Aisepos’un Marsyas, Angelokomites ve Bigadiç gibi adları vardır.

Çirişli Dağı’nın Signia, Sigriane, İbidos, Didymai, Dindymos, Rhomaide (A. Remadî: Kül rengi) ve Bozdağ gibi adlarını biliyoruz.

Aisepos ırmağının adına bakarak, dağın adının Asib ve İmru’ul-Kays’ın mezarının da Kemer Boğazı ile Yenice Sivrisi arasında yedi bin metrelik yol boyunda ve Çirişli Dağı eteğinde olabileceğini düşünüyoruz. 

Amorionlu ve Trakyalı olduğu söylenen ünlü masalcı Ezop’un adı, Aisepos ile ilgili olmalıdır. Çünkü Amorion Uluborlu, Tema Trakesia Gelendost, Barla, Senirkent, Şuhut ve Kundanlı arasındaki bölgedir.

.

Ramazan Topraklı, dikGAZETE.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka ve dini değerlere aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk, yorum sahibine ya da içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Prof.Dr.Kamil Ufuk BİLGİN 2020-10-16 12:36:43

Anadolu Cografyasına dayalı tarih, Türk toplumunun uzak gecmişini doğru öğrenmesi için çok onemli. Bu bakimdan bu yazıyı, tarihçilerin dikkatlice okumasi gerekir.

Avatar
Ramazan Topraklı 2020-10-18 07:29:08

Ayhan Pala Hoca Şöyle Eleştirdi:
17 Ekim 2020 Cumartesi 11:08:08 GMT+3 tarihinde,
Ayhan Pala şunu yazdı:
Ramazan Bey merhaba,
Makalenizi dikkatle okudum.
Sizdeki müthiş enerjiye hayranlığım arttı. Ancak bu konuda bir şey diyemem.
Ankara'da Hıdırlık Tepe'de yakın zamanlara kadar ayakta duran ve eski gravürlerde görülen İmrü'l-Kays mezarından bahsetmemişsiniz.
Ona da bir izah getirmeniz gerekirdi.
Selamlar.

Avatar
Ramazan Topraklı 2020-10-18 10:31:41

Ayhan Pala Hocam, ilginiz için çok teşekkür ederim.
Ankara Hüseyin Gazi Dağı adına değindim. Yeterli olur sanmıştım.
Hocam, nasıl oldu, neden oldu bilmem, 1280'li yıllarda ölen İbni Bîbî bile Ammûriyye konusunda yanılmış. Ammûriyye’yi Barçınlu Bölgesinde gösteriyor ki, yanlıştır. Malûm Ammûriyye Uluborlu’dur. İbni Bîbî, Afyon-Akarçay ve Kali Çayı için de Sakarya Nehri der.
Bunlar da bize, kaynaklara bile eleştirel yaklaşmak gerektiğini gösteriyor.
Hıdırlık Tepe'ye benzer bir hata da Ashab-ı Kehf konusudur. Elbistan'daki mağara için Osmanlı zamanında vakıflar bile kurulmuş. Hâlbuki kaynak, Ashâb-ı Kehf’in kalesinin “geniş bir alana kurulmuş Efes kalesi” olduğunu yazar. Bu konuda Batılı tarihçi İzmir-Efes der; ama onlar da ikinci bir Efes daha olduğunu bilmezler. Bizim işlerimiz hep böyle sayılır Hocam.
Olay çok geniş, hangi birini dile getireyim bilmem ki, bunlarla uğraşmak benim gücümü ve bilgimi aşıyor. Fakir gündeme yeni teklifler sunuyor ki, ilim adamları bu konuyla ilgilensin sizi

Avatar
Ramazan Topraklı 2020-10-18 10:35:17

Fakir gündeme yeni teklifler sunuyor ki, ilim adamları bu konuyla ilgilensin sizin temenniniz yerine gelsin istiyorum. Ama maalesef ilim adamları bizim çalışmaları görmezden ve duymazdan geliyor.
Hocam, 61 yıllık müktesebatımı saymazsak tam 15 yıldır, geceli gündüzlü Göller Bölgesi’nin ta-rihi üzerinde çalışırım. Henüz hiçbir bilim adamının, -Yahu sen ne yapıyorsun dediğini görmedim.
Çoğunun kaynak metinleri bile okuduğunu sanmam. Batılı tarihçilerin görüş ve kanaatlerini bir hap gibi yutuyor ve onları tekrardan başka bir iş yapmıyorlar. Ha, unuttum: çok mühim bir iş yapıyorlar tabii; bu yanlış bilgilerle harıl harıl öğrenci yetiştiriyorlar ve memleket sathına salıyorlar.

Avatar
Ramazan Topraklı 2020-10-18 10:36:32

Ankara gravüründe görülen Hıdırlık Tepedeki türbeye gelirsek; bu konuda Prof. Dr. Bahri Ata Hocaya başvurdum: O, bu konuda çok ayrıntılı çalışma yapan İstanbulun Bizans Uzmanı Prof. Semavi İyice ve onu kaynak gösteren Erman Tamuru haber verdi. Sn. Tamur, Yakıştırmaların dışında kime ait olduğu bilinmeyen ve eski fotoğraflarda Altındağın en yüksek bölümünde görülen bu türbe, 1920li yıl-larda yıktırılmıştır” (Erman Tamur, 2008: 393, Amsterdamda Bir Ankara Resmi”, Kebikeç) der. Bu türbe de Yalvaç Emir Ahmet ve Şarkîkaraağaç Şeh Menteş türbeleri gibi 1930lu yıllarda yıktırılmış olmalıdır. Çünkü o dönem, mezarlık ve türbelere karşı benzer uygulamalar çoktur; okul ve hastane gibi bütün resmi binalar mezarlıklar üzerine yaptırılmıştır.
Ankara gravürü 18. Asrın son çeyreğinde yapılmıştır. Hâlbuki el-Herevînin seyahati 1173 yılı, yani 12. Asrın son çeyreğidir ve arada tam altı asır fark vardır.

Avatar
Ramazan Topraklı 2020-10-18 10:37:42

El-Herevî’nin, Ankara’ya 230 bm uzaktaki Eskişehir’e geldiğinde değil de, Ankara’ya 325 bm uzaklıktaki Kayseri’ye geldiğinde İmru’ul-Kays’tan bahsetmesi, Kayseri ile Ankara arasındaki ilişkilerin daha yakın olduğunu göstermektedir.
İmru’ul-Kays, 6. Asrın ortasında ölmüş, Ankara gravürü 18. Asırda yapılmış, arada tam 12 asır, yani 1200 sene var. Adı üzerinde Hıdırlık Tepedeki türbe, Türklerin Hıdırellez anlayışıyla ilgili temsili bir türbe olmalıdır. Yol kenarında ve Ankara’ya yaklaştığı bir sırada ölen İmru’ul-Kays’ın cesedinin Hıdırlık Tepeye çıkarılması söz konusu olamaz. Tarihi Anayol üzerinde bir Ankara daha olduğunu ne el-Herevî, ne de gravürü yapan ressam bilir. İlk defa Anayol ve Bizans Askerî Yolu’nun coğrafyamıza yerleştirme işinin de fakire ait olduğunun bilinmesini hassaten arz ederim.

Avatar
Şeref Aktaş 2020-10-18 13:25:37

Bozdağ’ıve Çirilşli dağının bir bölgesi “ küllüce” diye adlandırılır .Halen yağmur küllüce boğazından tuttu kuvvetli geliyor derler.


sanalbasin.com üyesidir