Bir gazetede Murat Muratoğlu’nun “Suriye” yazısını dikkatle okudum, bence yazar ve çizerler ya da kısacası, kitle iletişim araçlarını kullananlar,  daha fazla bir sorumluluğa sahip olmalıdır. Çünkü yaptığı yanlışları toplumdan geri alma gibi bir şansları da yoktur. 

Bu durum, yazarlara kuşaklar ötesi bir vebal getirmektedir. 

Bir insan, karşı olduğu fikri veya insanları karalamak için çarpıtma ve yalana ihtiyaç duymamalıdır. 

Şayet böyle çarpıtma ve yalanların üstüne yanlış yorumları ekleyerek, millete sunuyorsa bu insanî veya etik bir davranış olmaktan çıktığı gibi, kendi seviyesini de düşürmüş olur. 

Bu yazarın, Suriyelilere ilişkin yazısı bir yanılgıdır…

Suriyelilerle ilgili bu olumsuz yazı, ülkemize hayır getirmez. 

Dilimiz el verdikçe biz de bu yanlış yorumlamaları düzeltelim:

Suriyeli 13 milyon göçmen var; bu 13 milyonun, 6 milyon küsur kendi ülkesinden başka alanlara göç etmek zorunda kalmıştır…

Diğer 6 milyon küsur ise zorunlu olarak kendi ülkelerini terk etmek zorunda kalmıştır. 

Türkiye’deki kayıtlı Suriyeli sayısı: 2019 tarihindeki rakamlara baktığımızda, toplam 3 milyon 649 bin. Ülkesine dönen ise, 337 bin. 

Türkiye’deki Suriyeli bu mültecilerin yaklaşık olarak yarısı ise çocuk; 0-18 yaş aralığındadır. 

Göç idaresi haricindeki rakamlar da eklendiğinde bu rakamın yaklaşık olarak 4 milyon olduğu anlaşılabilir... 

Ne yazık ki Avrupa’nın kapılarını kapattığı mültecilerin bir kısmı da denizlerde boğulmuştur... 

Ne yazık bu ölüm ve çileler materyalist dünyanın umurunda değildi…

Peki, bu ölümüne yolculuk, niçin yapılıyordu?.. 

Şüphesiz bu yolculuk, keyfi bir yolculuk değildi. 

Allah kimseyi vatanından etmesin, bu insanların vatanında da karşılaştığı ölüm ve zulüm, onları dışarıda da takip ediyordu…

Deniz ve engelleri aşan, başka ülkelere sığınmak zorunda kalanlar da 2. Sınıf vatandaş olarak itilip, kakılıyordu... 

Ne yazık ki vicdan sahibi olamayan yazarlar da bu mülteciler içinde kusurlu olan -yüzde bir de olsa- Suriyelileri abartarak, (toplum mühendisliğiyle) bütün Suriyelilere karşı nefret söylemi gerçekleştiriyorlardı…

Allah kimseyi vatansız bırakmasın, onu ancak yaşayanlar bilir. 

Hatta yurt dışına giden dostlarımız,  2. Sınıf vatandaş olmanın ne demek olduğunu iyi bilirler... 

Her ülkenin iyileri ve kötüleri vardır. 

Kötüler daima istisna seviyesindedir, bunları abartarak toplumu yönlendirmek yanlıştır. 

Eğer sizin de ülkenizde böyle bir katliam yapılmış olsaydı belki bizler de aynı durumlara düşebilirdik. 

Biraz empati yapmamız gerekirken, yangını körüklemek,  vicdanlarımızı sızlatıyor. . .   

Sonuçta, Suriye, Osmanlı bakiyesi olup, ortak yönlerimizin olduğu Müslüman bir komşumuz; orada olan felakete tabii ki sessiz kalmayacaktık…

Sorumluluk taşıyan ülke olarak, elimizi taşın altına tabii ki sokacağız; Müslüman kardeşlerimizin acılarını paylaşarak azaltacağız…

Komşumuza sahip çıkmak, bir nevi sorumluluk, vefa, insanlık ve fedakârlık istiyor.  

Bizler olaya, çıkarcı Avrupalılar gibi sadece ekonomik açıdan da bakamayız, bizler Müslümanız ve zor durumda olan her insanın (mazlumun) yanında olmalıyız…

Materyalist olmak, bizim bir özelliğimiz olamaz.

Cumhurbaşkanımız dışında, bir ülkenin Birleşmiş Milletler kürsüsünde “Dünya beşten büyüktür” dediğini duyamazsınız…

Yine o kürsüde Filistin’e sahip çıkarak, İsrail’e karşı laf söylemeyi hiçbir ülke cesaret edip söyleyememiştir…

Bu cesaret ve fedakârlık gerektiren çıkışları materyalist anlayışa sahip olanların anlaması düşünülemez. 

Türkiye, 2002’ye kadar emperyalistlerin baskısıyla adeta özgürlükleri kısıtlanan, hareket edemeyen bir ülkeydi…

Türkiye’nin ilk defa IMF’nin borcunu ödeyerek, onu kovmasıyla birlikte işler değişti.  

Bu dik başlı davranış, emperyalist ülkeleri rahatsız etti…

Arkasından savunma sanayii yüzde yetmişlere kadar yerli olarak imal etmesiyle, büyük bir güç kazandı…

Ülkenin her yanı duble yollar ve tünellerle doldu…

Asma köprüler deniz altı tünelleri, Marmaraylar, hızlı trenler, görkemli adalet sarayları, hijyenik hastaneler, uydular derken fakirlere engellilere maaş bağlamaya kadar sosyal bir yapı oluşturdu…

Ülkemiz kendi içinde güçlenirken, kendi dışında da “Ben varım” demeye başladı…

Kendi sınırları dışında yaptığı operasyonlara bütün dünyanın karşı çıkmasına rağmen “masada ben de varım” dedi. 

Çünkü artık, eskisinden daha güçlüydü…

Avrupa ve Amerika başkanlarıyla ülkemizin cumhurbaşkanları önceleri davet için sıraya sokulurken, şimdi bizim cumhurbaşkanımızdan sıra almak için emperyalist ülkelerin başkanlarının talepte bulunması,  bizim itibarımızın ve gücümüzün de arttığını gösteriyor…

Her nedense, Türkiye’nin ve Tayip Erdoğan’ın dünyada itibarı ve gücü artıkça dünyanın -özellikle- emperyalist devletlerinin, “Osmanlı geri geliyor” diye endişeye kapıldıklarını görüyoruz. 

Demek ki artık bizden korkuyorlar. 

Onların gazete ve dergilerinde bu korkuyu dile getirdiklerini de biliyoruz…

Birleşmiş Milletler ve NATO toplantılarında Amerika Başkanının hemen yanında Türkiye Cumhurbaşkanını görmek, bizim dünyadaki itibarımızın da artığını göstermektedir!..

Türkiye içindeki bazı kesimlerin ise bu güzel adımlara karşı çıkmalarını anlamak mümkün değildir…

Bir insanın, kendi ülkesinin dünyada söz sahibi olması,  “masada ben de varım” demesi o insanı sevindirmiyorsa, oturup vatanseverliğini tekrar düşünmesi gerekir...

Yine o makalede Türkiye’deki yoksulluktan bahsederek, Suriyelileri terk etmemizin söylenmesi de çok komik…

Malum yazıda sanki Türkiye, Afrika’daki insanlar kadar perişanmış gibi sunuluyor…

Her evde buzdolabı, çamaşır makinası, bulaşık makinası dışında en az 3 telefon, yine en az 2 televizyonu olan ve de özel uydularıyla dünyayı İnternet’ten takip eden bir ülkeden söz ediyoruz... 

Evinde sürekli mobilya değişimi yapılan, halıların depolandığı, -borçlu da olsa- herkesin de bir arabaya sahip olması tesadüf mü sayılıyor!..

Bizler, gittikçe her şeyi ihtiyaç kabul ettiğimiz ve o lükse yetişemediğimiz için, kendimizi yoksul kabul ediyoruz. 

Ne hikmetse, insanlar elde edecekleriyle mutlu olacaklarına elde edemedikleriyle mutsuz oluyorlar…

Milyonlarca ton ekmeğin ve yemeğin, bir günde çöpe gittiğini de biliyoruz…

Bir sürü israfı yaşadığımız halde, biraz da şükretmemiz gerekmiyor mu!..

Suriyelileri bir de başka açıdan ele alalım. 

Hadi, vicdanı, insanlığı, komşuluğu, Müslümanlığı hesaba katmıyorsunuz, ama savunduğunuz konular ve deliller de tek taraflı, yetersiz; kısacası ideolojik bağnazlığa kurban gitmiş…

Amerika’nın ülkemizde başlattığı ekonomik krizi atlatmamızın sebeplerine baktığımızda, ülkemizden sermayeler dışarı kaçarken, Katar gibi ülkelerin dolarları ve de Suriyeli diye aşağıladığımız insanların paralarıyla krizi kolay atlattığımızı da unutmayalım!..

Demek ki ekonomik olarak da bardağın yarısı da doluymuş. 

Pesimist düşünceler, daima karamsarlığı pompalar…

Bu yüzden ülkeye bir faydası olmaz. Üstelik zararı da çok oluyor. 

Ticaret Bakanlığı tarafından yapılan açıklamaya göre 26 Şubat 2019 tarihi itibarıyla en az bir ortağı Suriye uyruklu olan şirket sayısının 15 bin 159 olduğu belirtildi... 

Bu durum, Suriyelilerin ülkemize ekonomik katkısını da gösteriyor…

Bu ülkeye gelen ve de ülkemizde doğan çocuklar, ülkemizde okuyarak ülkemizi daha çok seveceklerdir…

Gelecekte Suriye’de önemli üst düzey görevler alacak bu insanlar, komşu devlet olarak bizden yana siyaset yapacak ve bize zararı olabilecek her türlü sosyoekonomik, askerî veya siyasi kararları engelleyeceklerdir…

Ülkelerin birbirlerini sevmesi, destekleme fedakârlığını da beraberinde getirir (tabii ki bu politikayı, ancak vizyon sahibi olanlar anlayabilir)…

Emperyalist devletlerin bizi her fırsatta boğmak istedikleri bu coğrafyada bizlerin de önce komşularımızı kazanmamız çok önemlidir. 

Ayrıca o malum yazıda çarpıtılan “Suriyelilerin statüsü ve geri dönme ihtimali” abartılarak verilmiş. 

Şu anda ülkemizde 3 milyon 649 bin Suriyeli’den sadece 92 bin 280 Suriyeliye vatandaşlık verilmiş; geri kalanların tamamı da geçici statüyle Türkiye’de misafir. 

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 19 Eylül 2019 tarihinde yaptığı açıklamada, ülkesine dönen Suriyeli sayısının 354 bin olduğunu belirtti...

Türkiye’nin yaptığı politikalar olmasaydı ülkemizdeki Suriyeli sayısı 8 milyona tırmanabilirdi. 

Ülke dışına yapılan operasyonlar bu sayının aşağı çekilmesini de sağladı…

Aynı zamanda Fırat Kalkanı ve Zeytindalı operasyonlarıyla Cerablus, El Bab, Afrin kurtarılmış, aynı zamanda İdlib’te kontrol sağlanarak büyük bir göçün Türkiye’ye gelmesi de önlenmiştir. 

Türkiye, bununla da kalmamış, Suriye’nin kuzey bölgesinde 32 kilometrelik Güvenlik koridoru kurarak, hem kendi sınır güvenliğini sağlamış, hem de Suriye’den Türkiye’ye daha fazla mülteci gelmesini önlemiştir…

Bununla birlikte, ülkemizdeki göçmenlerin hatırı sayılı bir kısmını bu alana yerleştirmesi de büyük bir çalışma olacaktır…

Kim ne kadar çarpıtırsa çarpıtsın, ülkemiz eskisinden çok daha büyük ve dev adımlarla dünya sahasında ilerlemektedir. 

Ülke insanının da bunu yapan yöneticilere sahip çıkması gerekir. 

Aksi takdirde, düşmanlarımızın dışarıda dediklerini ülke içinde yaymakla, ülkemize haksızlık etmekle kalmaz aynı zamanda ihanet de etmiş oluruz. 

Bence insanlarımızın, en az yüz sene önceden başlayan yakın tarihi doğru okuması lazım; şayet bunu yapmıyorsa en azından 17 sene öncesine göre ülkemizin ne kadar ilerlediğini öğrenmesi lazım. 

Onu da yapmıyorsa hiç olmazsa ihanetten vazgeçmesi lazım.

Selam ve saygılar. 

.

Raşit Anaral, dikGAZETE.com

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol


sanalbasin.com üyesidir