“Kumlara yazılmış sözcükler kadar kısacıktı ümidim

Ve anladım ki, bir takım şeyleri ben ilk dalgada yitirmişim.”

:

Son dönemde bende acayip değişimler olduğunu fark ettim fark etmesine de, bir şey yapamıyorum …

Uzun zamandır ufaktan ufaktan fiziki, ruhi ve hissi değişimlerin, düşünmeden ya da fıtrattan olduğunu zannediyordum ama içimde gittikçe artan kaygıların etkisi altındayım…

Halüsinasyon yaşıyor; gerçekle, gerçek olmayanı ayırt etmekte zorlanıyorum…

Hele bir de uyur/uyanık yüzünü göremediğim ve kim olduğunu da çıkaramadığım bir akraba, tanıdık sesinin boğuk fakat beni kendisine gitmeye zorlayan; “gel… geeeelll”ine de kayıtsız kalamıyorum…

Ki, kapıya kafamı vurup kanatmasaydım, Bakırköy/Kartaltepe’den Küçükçekmece/İçkumsal’a kadar gidecekmişim!..

İlkokuldan arkadaşım cinayet işledi!.. Ben de yanındaydım, engel olamadım, sadece seyrettim…

Arkadaşım, cinayeti birlikte işlediğimizi, yakalanırsak yaklaşık 16 yıl ceza alacağımızı söyledi!.. 

Çok korktum!.. İçtiğim sakinleştirici hapın ya da havaların etkisinden midir bilmiyorum. Hocanın “hayyalessalah” sesine gözlerimi açtım ki; saat: 13:15 filandı…

Hapishanede 16 yıl yaşayamazdım… Polis beni bulmadan firar etmeliydim!.. Havayoluyla yurtdışına çıkmayı denesem, havaalanında enselerlerdi!..

Yüzümü yıkamayı unutmuştum ve çişim gelmişti!.. Tuvalette toparladım biraz ve Kilis’e gitmeyi düşündüm… En kötü ihtimal Öncüpınar Sınır Kapısı’ndan, olmazsa mayınların temizlendiği ve tellerin olmadığı araziden Suriye’ye geçer, orada savaşa katılırdım!..

Bir yandan da, "Suriyeli gençler burada artistlik yaparken ben niye savaşacaktım ki..." diye düşündüm?!

Suriye’ye geçeyim de sonrasına bakarız…

*

Zil çaldı… Tamam, enselendik!..

Ayak sesleri yukarıya yukarıya geliyor şeklinde duyuyorum ki, sanki merdiveni uygun adım çıkıyor… Kapı dürbününe gözümü dayayıp baktım. Karşı komşunun kapısına tak!.. tak!.. vurdu; açan olmadı! Benim kapıya doğru geliyor… Köylü giyimli bir kadın… Polis, tespit için önce bunu göndermiş olmasın derken, hem zile bastı hem de koçbaşıyla vurur gibi kapıyı yumrukladı!..

Açmaktan başka bir şey yapamadım… Göz göze geldik… “Mübarek Cuma gecesi, Allah rızası için bir sadaka” dedi ve henüz saat 14:00 bile değildi.

Bana yolculukta para lazım… Elimi cebime attım… 1 teklik uzattım… Suratı asıldı… “Allah hayırlı ömürler versin” der gibi yaptı ama ‘ömürler’i ben ‘ölümler!’ olarak duydum sanki…

*

Birkaç parça bir şey alıp sokağa attım kendimi…

O da ne?!. Sokakta bir kalabalık… Gittim oraya… Motosikletli biri, şu an yerde yatan kişiye çarpıp, kaçmış!.. Yerde sırtüstü yatan kişi benim gibi, çok korkmuş olmalı ki; vücudunda ne kadar sıvı varsa çiş olarak boşaltmış; alt tarafı sırılsıklam… Pantolon, çamaşır makinesinin sıkma programı devre dışı bırakılarak yıkanmış gibi…

112 Sağlık Ekibi’nin işi gerçekten de zor… Yaralıyı nasıl sedyeye alacaklar; belki üstüne sıçmıştır da!..

Kalabalığın arasından kaynayıp gideyim derken, şoke oldum!..  Kafamın iki tarafına bir ağrı vurdu… Tansiyon mu acaba?!.

Oturdum, etrafa iyice baktım… Biz cinayeti bu şehirde değil de, doğduğumuz yerde işlemiştik…

Biraz düşündüm ve kendime kızdım… Ortada cinayet filan yok, her şey rüyadan ibaret!..

*

Caddeye çıktım… 1 zeytinli, 1 peynirli poğaça alıp kahvaltı yapayım diye eve dönerken; merdivenlerde içim cız etti… Poğaça alırken; “Açmalarım çok taze, bir tane de açma vereyim” demişti orta yaşlı satıcı… Almamıştım… “İki taneyi yiyen üçüncüsünü de yer” demeseydi belki alırdım… Her şeye rağmen  pişman oldum, ihtiyacı olmasa acaba ısrar eder miydi?!.

*

El işi oymacılık hünerlerinin işlendiği ahşap, kumaşı kahverengi ve yanları krem süslemeli koltuk takımı, bir rafa saçılmışçasına konulmuş, çoğunluğu antika olmak üzere bazıları sonradan yapılmış el işçiliği eserlerden, aynı raftaki at arabası minyatürü, duvarda, usta bir ressamın fırçasından tuvale işlenmiş manzara resmi ve alafranga mı alaturka mı olduğunu bilemediğim büyük bir at nalının da bulunduğu odadayım!..

“Sizin mi burası?” diye sorduğum ve “hayır” cevabı aldığım ama hayatımda kalbime işleyen böyle yumuşak bir ses duymadığım o zarif varlığa bakıyorum… Paratonerin yıldırımı, toprağın suyu, ölümün yaşamı çektiği gibi çekiyor kendine…

Ve yine hayretteyim; ben zarif hanımefendiyi bir yerden hatırlıyorum fakat nereden bilemiyorum… Çünkü yüzünü göremiyorum… En doğrusu, belki de ‘Kâl'û-bela’dan beri tanıyorum ve aradığımın bu olduğunu anlıyor fakat gül yüzünü göremiyorum… Saçlar ne tam siyah ne de tam kumral… Orta… Yüreğimin tam ortası… 

“Benim işime dönmem lazım” diyor, diyor da; o ses bana kutsal bir çağrı gibi geliyor…

*

Anında bir iş yerinin koridorunda oluyoruz…  

Anthony Fon Eısen’in, Prens Abdurrahman’a sevgili yaptığı El-Hamra Sarayı’na sultan olan çoban kızı El-Uhre gibi saf ve güzel... Gül yüzünü görebilsem, El-Uhre’den de güzel olduğuna eminim…

İkisinin de yüzünü görmemiştim ama öyle hissediyordum… Saçlarına dokunuyorum; bir teline beni assa idamdan değil, sadece mutluluktan ölürüm…

“Sensin" diyorum "beklenen…"

Konuşmuyor…

Gül demeti gibi duran (hakikaten gül gibiydi) narin elini kelebek gibi dağılıvermesin diye korkarak, titreye titreye; sıcaklığını hissede hissede tutuyorum… Tasavvufta ‘sevgilide yok olma’ halindeyim…

*

“Bre imansız!.. El zinası yapıyorsun” diye bir kükreme sesi duyuyorum… Osman Hamdi Bey’in ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ tipli bir adam… Farkı genç olması… 35 Filan…

Kimseyi kırmak; bu durumu da bozmak istemiyorum…

“Özür dilerim hocam, evleneceğim” diyorum…

Nikah soruyor. Yok…

Sakalını sıvazlıyor… Sakal var, bıyık sıfır… (Benim sakal-bıyık karışık… ‘Komünist sakalı’ dediklerinden… Yemek yerken ağzıma gittiği için bazen bıyığımı da yiyorum… Dışıma vuran haliyle içimde biraz komünistlik mi var ne?!)

“Aşkım” ürkek…

Hoca beni dövse, sesim çıkmazdı ama aşkıma kıyamazdım… “Tövbe edeceğim; Allah’tan da senden de özür dilerim hocam” dedim ve ekledim: “Lütfen gider misin?!.”  

“Allah, Kahhar ismiyle sizi kahretsin kafirler” dedi!.

Sevdiceğim kahrolursa ben de kahrolurum hatta kahrolayım… “Aşkım”dan utandım ama bedduaya dayanamadım ve “Siktir git!” diye bağırdım!..

“Aşkım”ın elleri o anda narin bir kelebek gibi dağılıp gitti sanki…

*

Çıktım dışarı ve hayatın kalbine kalbine yürüdüm...

Murat Kekilli, ‘Yeşil başlı gövel ördek’i söylüyor ve uzaktan geliyor sesi; bir yandan da Sezen Aksu; ‘Sen ağlama’ diyor; o da uzaktan…

Yolumun üstünde eski bir kilimin üzerinde Neşet Ertaş’ı görüyorum; bağlaması elinde; ‘Gönül dağı’nı çalıp, söylüyor… O söylüyor, benim gönlüm yanıyor… Ben de söylüyorum…

Kendi sesimi duyuyorum: “Kalpten kalbe bir yol var bilinmez” diye bağırırken uyanıyorum!..

Tansiyonum: 17.8…

*

Kafamı çeşmenin önüne tutup, soğuk su ile yıkadım… Alnım terliyor!..

Kanepeye uzandım… 5-10 dakika ya geçti ya geçmedi… Gözlerimin açık olduğu kesin…

*

Babil’de Kral Hammurabi’nin salkım saçak asmalı bahçelerinden geçerek bir AVM’ye gidiyorum… 

Üç kişi önümü kesti; birinde çakı var!.. Paramı istiyorlar… 

"İhtiyaçları vardır; biraz konuşayım yardımcı olayım..." diye düşünürken; çakılı olan; “Sen benim kim olduğumu biliyor musun moruk?!.” diye itekledi.

Yıl 1992 İstanbul…

Bir arkadaşımın iş yerinin kapısının önünde çay içerken, kendisine baktığımı zanneden ve “Öküzün trene baktığı gibi ne bakıyorsun yavşak?!” diyen kişiden özür dileyip, kendisine bakmadığımı söylememe rağmen, aynı yukarıda olduğu gibi, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun” deyişiyle, “kimsin” dediğimde, “polisim” cevabını aldığım, kimliğini isteyince vermeyen ve “Karakola çektirir, sana üç gün sopa attırırım” diyen fakat "karakola gidelim" deyince, “Ben memurum, sen beni karakola götüremezsin!” demesiyle kafayı giydirdiğim ve zorla karakola götürdüğüm ki; belediyenin cadde ve sokaklarını temizleyen taşeron firmada süpürgeciymiş..!

O günden beridir bu sözü duyunca kendimi kaybediyorum ve bu söz için ölsem de gam yemem…

Gözlüğümü cebime koydum ve elinde çakı olana çaktım kafayı!..

İki tanesi bana girişti!..

Her neyse; AVM’ye girdim… İçerisi bahar, içimizde bahar ve baharın habercilerinden olan erik çekti canım… Aldım…

Dışarı çıkarken, yürüyüşü ve üzerindeki elbiseden canımın içi; sevdiceğimi, “aşkım”ı otoparka giderken gördüm gibi oldu…

Peşinden koşayım, önünde diz çöküp; “Evlen benimle, hem kocan hem kölen olayım” demeyi çok istedim fakat üzülür korkusuyla onu üzmemek için diyemedim.

*

Çıktım… 

“Merhaba beyefendi” sesiyle irkildim… Ses tonu, olgun bir hanımefendiye aitti.

“Merhaba efendim” diye karşılık verdim…

“Bir parça oturalım mı yoksa kotaralım mı” diye sordu…

Oturduk…

Yüzüme baktı, ben de baktım; yanakları biraz çökük; saçlarında az siyah, çok beyaz vardı…

“Benimle evlenir misin?” diye küt girdi…

“Sizi tanımıyorum ben; kamera şakası mı” dedim…

“Yoo, gayet ciddiyim” dedi.

“Çok affedersiniz ama siz benden epeyi büyüksünüz galiba dedim.”

“66 yaşındayım… Benim yarı yaşımdakini elde etmek için geberiyorsun!.. Bilmiyor muyum!..” dedi, ses tonunu sertleştirerek…

“Goethe’nin son aşkı Ulrike ile arasındaki yaş farkının yarısının yarısı kadar bile  fark yok geberdiğimle aramızda” diye kendimi haklı çıkarmaya çalıştım…

“Bildiğimi söyledim, başkası benim elime su dökemez… Hem öteki dünyada herkes 33 yaşında olacak; burada büyük olabilirim ama orada aynı yaşta olacağız. Seni burada da, orada da mutlu ederim” diyerek gülümsedi.

Kalktım… Oturacağımızda erik poşetini yere bırakmıştım…

Benimle evlenmekte ısrar eden kadın, sanki yalvaran kendi değilmiş gibi; “Otursaydın dede” diye dalgasını geçti!..

Poşeti alacakken, paçamdan bir asılan oldu…

Baktım…

Kuyruğunun üstünde kalkmaya çalışan yılan… Yarıya kadar karışık renk; yarıdan altı erik rengi… Ve poşetin içinde…

“Takma kafana abi dedi; olur böyle şeyler!.. Deri değiştirmek lazım… İnsan da deri değiştirse, gençleşirdi… Gel bizim fakirhaneye gidelim, dertleşiriz!..”

Poşete, haliyle yılana son gücümle vurdum tekmeyi…

Kanepeden düştüm ve galiba sağ ayak baş parmağımı kırdım!..

Beton duvara vurduğumu o an anlayamamıştım!..

*

O günün gecesi yatmadan önce Tevrat’tan; Zebur’dan, İncil’den ve Kur’an-ı Kerim’den dua ayetleri bulup, Allah’a yalvardım… “Bu dünyada olmazsa, öteki alemde 'aşkım'ı bana nasip et Allah’ım” diye…

Dua etmeme rağmen yine de hep bir şeyler olacakmış gibi korkuyorum…

Dünyanın dışında bir yere gitmek istiyorum, aklıma ölüm geliyor; yine korkuyorum.

Hele “aşkım”ın olmadığı bir aleme gitmekten daha çok korkuyorum!..

Arada da, “Unutursun diye çok korkuyorum” damar şarkısını söylüyorum…

*

Eski zaman soylularına özenen fakat meyhane müdavimlerini andıran; gerçekte ise, eski zaman adamlarından olan bir grupla karşılaştım… Develerini çökertmişler, hurma ağaçlarının gölgelerinde bir şey dinliyorlar…

Yaklaştım yanlarına… Birinin elinde lahana yapraklarından yapılmış bir kitap, onu okuyor!..

Selamsız-sabahsız daldım aralarına… “Ne yapıyorsunuz; siz kimsiniz?” dedim…

Elinde lahana yaprağından kitap olan adam, kitabı toplayınca gerçekten kitap lahana oldu…

“Beni Kaynuka Kabilesi’ndeniz biz" dediler!.. "Ahdimizi bozduk da, Golgota’ya gidiyoruz!.."

Birini çarmıha mı gereceksiniz" dedim?!.

“Beni Nadir ve Beni Kureyza kabileleriyle buluşacağız. Sen de katıl” dedi başlarındaki…

“Ben" dedim, "Şam’a gideceğim; Rahip Bahira’yı görebilmeyi çok istiyorum da!..”

Korkuyorum ve çölde yalınayak yılkı atları gibi kaçıyorum… Bu koşuyla yakalayamazlar…

Aniden sol yanımda benimle yarış edercesine koşan Hugo Chavez'i görüyorum…

"Yavaşla" işareti yapıyor…

Yavaşlamıyorum korkudan…

“Geldim geleli Simon Bolivar’ı arıyorum ama bir türlü bulamıyorum” diye dert yanıyor.

Yavaşlamayacağımı anlayınca; “Beni CIA ve MOSSAD zehirledi” sözü sıcak çöl rüzgarları gibi kulağımı yakıyor!..

O hengâmede bir el beni çekip alıyor ve bir tepeye koyuyor… Bakıyorum elin sahibine; saçları ıslak gibi ve uçları hafif kıvırcık…

Etrafta kimi beyaz, kimi siyah değişik ırklardan yüzlerce hatta binlerce insan görüyorum…

“Uhud Dağı” diyor; beni çekip alan...  

“Okçular Tepesi’ne gideyim ben müsaadenizle” diyorum.

“Burası İslam devleti değil artık diyor. Bu beldeye şeytan giremedi lakin deve çobanı bedeviler şeytanlaştı… Herkes kendini kurtarmaya baksın!..”

Bakıyorum… “Aşkım” da orada; sırtı bana dönük…

Birlikte dua ediyoruz!..

Bugün Perşembe ve biri zile basıyor… Kapının zili çalıyor, çalıyor…

Duyuyorum ama dua eder halde kalmak için açmıyorum!..

Zile basana da ağzımı açarsam çok kötü şeyler olacak!.. 

*

Harvard’da eğitim görmüş beyin cerrahı Doktor Eben Alexander 2008 yılında 7 gün komada kalmış ve hasta olduğu süre içerisinde beynin düşünceleri ve duyguları kontrol eden kısmının kapandığını belirterek; komadayken, pembe bulutlar arasında mavi gözlü güzel bir kadınla tanıştığını söyleyip; “Kuşlar, melekler de söz konusu ama dünya bildiğimiz formda değil. Çok daha gelişmiş bir formda” diyor ve  yukardan kendine doğru adeta teninde hissedebildiği bir ilahi müzik geldiğini belirterek; “Ne kadar inanılmaz olduğunu biliyorum. Eskiden bir doktor bana bunları söylese inanamazdım. Yaşadığım şey, hayal olmaktan çok uzak hatta hayatımda yaşadığım en gerçek olaydı” diyor!..

Alexander, komada bunları yaşamış; ben komada olsam ayakta olamam…

Manyaklıklara varan takıntılar başladı!..

Rüyada, gerçekte bir haller oluyor ve bana neler oluyor?!

Eflatun’a göre; ‘aşk en tehlikeli bir ruh hastalığıdır...’

Benim “aşkım”ın hastası olduğum kesin de; panik atak da bana aşkını ilan etmiş gibi?!

Beni keçi ayaklı eski Yunan ‘Pan’ tanrısından kurtaracak ve halime cevaz verecek birini bulur muyum acaba?!

.

Ali Mevlüt Kaya, dikGAZETE.com

Twitter: @alimevlutkaya

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

sanalbasin.com üyesidir