Can kayıplarının, acı hatıraların ve büyük travmaların ardından toplumlarda yeni durumlara ayak uydurabilmek ve değişiklikleri kabul edip içselleştirebilmek sanıldığı kadar kolay değil! 

Yeni bağlantılar ve projeler için gereken taze enerji üretiminin gerçekleşmesi ancak yas sürecinin tamamlanmasıyla mümkün görünüyor. 

Ve bu yas süresince de kaybedilen kişinin/kişilerin tamamen terk edilmesi ve bir görüntü/hatıra olarak kalması şeklinde kaybın kabullenilmesiyle ortaya bazı kızgınlıklar ve agresyonlar da çıkabiliyor. 

Konunun uzmanlarına göre, en az 1 yıl gibi bir süre sonunda, yas süreci ancak çözümleniyor ve kaybedilen varlıklar daha gerçekçi bir boyutta kabul edilebiliyor. 

Fakat bazen istenilmese de kırgınlık, incinmişlik ve yaşanan utanç, nesilden nesile aktarılarak varlığını bilinçdışı bir biçimde sürdürüyor.

İşte “etnik kimliğin” hayati belirleyicilerinden bazıları da bu aktarımdaki savunmalardır. 

Kısacası yas, ölümün gerçekliğini kabul edip, anlamı özümsenene kadar süren ruhsal bir çalışma sürecidir…

“Yas süreci sonunda kaybettiğimiz varlık ve değerleri artık gerçekçi boyutlarıyla kendi içimizde kendimize mal ederek yaşarız. Bunun sonucunda kaybettiklerimizle ilgili saplantılar oluşmaz ve yaşam enerjimizi bu saplantılara harcamamış oluruz. 

Yas tamamlanmadan yeni projeler ya da yeni bağlantılar için taze enerji üretimi görülmez, dolayısıyla yası tamamlanamayan kişi ya da toplum, takıntılı tutumlar sergiler!”

Rus şair Yevgeni Yevtuşenko’nun “Lament for a Brother” (Bir Kardeş için Yas) şiiri, vurulup ölen kardeşinin ardından hayatta kalmakla cezalandırılmış olmanın acı üzüntüsünü anlatıyor. 

Ve ölenlerin ardından hayatta kalmanın verdiği utanç, kimileri için tutulan yası daha da karmaşık bir hale getiriyor. 

Aslında acı çekmek, sıklıkla ahlaki açıdan üstünlük duygusunun oluşmasında kullanılır. 

Örneğin İncil’de geçen bir hikâyede, Sodom ve Gomora’yı yerle bir eden Tanrı’nın Lut ve karısını kurtararak onlara arkalarına dönüp harap edilen yerlere bakmayı yasak etmesinde olduğu gibi, “geriye bakmak” bazen kişinin donup kalmasına neden olabilecek kadar keder verici olabilir!

Örneğin, ABD ile Rusya’nın birbirlerine son derece önyargı ile baktıkları Soğuk Savaş ve İkinci Dünya Savaşı sırasında 15-20 milyonu bulan Sovyet askeri/sivil kayıplarını ve Sovyet halkının yaşadıklarını yeterince düşünememiş olmak, tıpkı İsrailliler’in de katliamın acısının başkalarınca anlaşılamayacağını düşünüp “belirsizlik durumlarında” daha az tolerans göstermeleri gibi ilişkileri zedeleyebiliyor.

Daha da ilginç bir durum, çok kültürlü ve melez toplumlarda yaşanıyor. 

Bazı çocukların ebeveynlerinin farklı etnik ve dini gruplara sahip olduğu koşullarda iki büyük grup arasında uluslararası bir çatışma baş gösterdiğinde çocuklarda hatta erişkinlerde bazı psikolojik sorunlar ve bölünmeler ortaya çıkıyor. 

Güney Osetyalılar ve Gürcüler arasındaki savaşta her iki kökene birden sahip olan kişilerde ortaya çıkan kafa karışıklığı ve rahatsızlık, konunun uzmanlarınca daha önce literatüre aktarılmıştı.

Tıpkı Transilvanya’daki Macar ve Roman, Türkiye’deki Türk ve Kürt evliliklerinde olduğu gibi. 

Fakat daha büyük bir gruba ait olma, sağlam bir kimliğin oluşumu açısından tamamlayıcı olabilir. 

Bununla birlikte, zorunlu ya da gönüllü göç etmiş bireylerde, muhaliflerde, çeşitli nedenlerle entelektüel açıdan herhangi bir büyük gruba ait olmayı reddeden ve bilinçdışı ya da bilinçli bir şekilde duygusal yatırımlarını gizleyen kişilerde, bireyin büyük grup aidiyetleri gölge kimlik haline gelerek, hayatı boyunca varlığını sürdürebilir.

Erik Erikson “kimlik” ile ilgili olarak şunu söylüyor; “birinin kendiliği içindeki değişmez aynılık ve bazı özel karakterlerin başkalarıyla süreklilik arz eden paylaşımı...” 

Kimlik, kişinin dışarıdan fark edilen, hissedilen ya da deneyimlenen özelliklerine değil, içsel çalışma modeline denk gelir.

Bir “Track II diplomacy” (Gayriresmi) toplantısında Gazze’deki işgalci güçlere liderlik etmiş bir İsrailli generalin yanına oturan Filistinli bir doktorun yaşadığı ilginç bir anı ile bitirelim.

Toplantıda, İsrailli generalin yanına oturan Filistinli doktor, sürekli olarak “kastrasyon anksiyetesi” (hadım edilme korkusu) yaşamış ve “kastre” edilmediğinden emin olmak için sürekli olarak elini penisine götürüp duruyormuş. 

Ve toplantının bir yerinde bağırarak şöyle demiş:

Buna sahip olduğum sürece, benden Filistinli kimliğimi alamazsınız!

Bahsettiği nesnenin ne olduğu hakkında ilk başta bir izlenim yoktu, fakat daha sonra bunun Filistin renklerine boyanmış küçük bir taş parçası olduğu ortaya çıkıyor. 

Gazze’deki Filistinliler’in çoğunda böyle bir taş parçası var ve bu taşı ‘koruyucu’ olarak görüp, bu taşa sahip olmanın Filistinliler’le bir bütün olmanın somut duygusunu yaşattığına inanıyorlardı. 

Biz” olmanın dışsallaştırılmış görümleri için sembolik olarak paylaşılan birer mahfuz

Bize dair, Necip Fazıl Kısakürek’in sözleriyle; bu defa da ‘maddede kurtarılan milletin ruhta batırılışını’ izlemek istemiyorsak, “BİZ” olmanın imkânlarını düşünmek ve yeniden aramak gerekiyor…

.

Halil Emrah Macit, dikGAZETE.com

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol


sanalbasin.com üyesidir