- haberler son dakika

“Son dakika haberine göre Kötürnek Yaylası’nda çıkan yangın kontrol altına alındı. 04.08.2021, Pzt.”

Konya - Isparta karayolunun Isparta’ya göre 92. kilometresinde bulunan, şimdiki adı Madenli, esas adı ise Kötürnek olan köyümüzün, çocukluğumdan beri duyduğum ve yüz bin ölçekli haritada da gösterilen Anamas Dağları üzerindeki Kötürnek Yaylası’na öteden beri gitmeyi arzu ederdim.

Hani bir şiir vardır: 

Gitmesek de görmesek de, o köy bizim köyümüzdür.

İşte bizimkisi de öyle bir şeydi; gitmesek de, görmesek de, Kötürnek Yaylası bizim yaylamızdı. Gitmesek de, gelmesek de bizimdir duygusunu taşıdığımız Kötürnek Yaylası’nın vergisini 1958’e kadar vermiştik. Zamanın muhtarı, rahmetli dayım, “kullanmadığımız yaylanın vergisini niye veriyoruz” diye itiraz etmiş ve “Yayla da istemiyoruz, vergisini de vermiyoruz” diyesiymiş…

Veysel oğlu Ömer Erdal'a göre yaylanın 1900'lerdeki vergisini Hacı Hâfız (Karagöbek'in Mehmet) ödemiş.

Lâkin 5-8 yıl sonra yayla vergileri tarihe karışmıştı. 20. Asrın başlarında yaylamızla köyümüz arasına Karaçakal Aşireti iskân edilmiş, yaylamızla irtibatımız kesilmişti. Varsın olsun; Kötürnek Yaylası ismi, Dünya durdukça söylenmeye devam edecektir. Bu ismi bize hatıra bırakan atalarımızı rahmetle anıyorum. 

Günün birinde, hayâlimde olup da gerçeği ile karşılaşmayı arzu ettiğim bu yaylaya gitmeye karar verdim. Yolu bozuk olduğundan, çıkmak için uygun bir araç bulmak gerekiyordu.

Kötürnek Yaylası’na çıkmak üzere, sekseni aşan yaşına rağmen anam Rukiye, kardeşlerim Memiş ve Azime, sevgili torunlarım Ahmet Selim ve Harun Oruç ve hanımım Hayriye ile birlikte, Mustan Çavuş’un İzzet’in oğlu Mevlüt Aslan’a ait “reno” araba ile 25 Temmuz 2007 Çarşamba sabahı 9:30 sularında, köydeki evin önünden hareket ettik. 

Kuyuönü mezarlığında yatan babam, ebelerim, dedelerim, emmilerim, halalarım ve dayılarıma; ezcümle, bu Müslüman mezarlığının bütün sakin ve sakinelerine selâm verip, ruhlarına usulü dairesinde fatihalar gönderip, Değirmen Deresi yolunu takiple yolumuza devam ediyoruz. 

Dağlıoğlan Çayırı, Krom madeni, eski Lületaşı Ocakları karşısındaki Killik Buňarı çeşmesini geçip, keskin sol büklümü kıvrılarak, Değirmen Deresi’nden yavaş yavaş ayrılıp, yokuş yukarı tırmanmaya başladık.

Yolun her iki tarafında küçüklü, büyüklü tepecikler ve bu tepeciklerin aralarında tarlalar vardı. Bitki örtüsü, genellikle otsu bitkiler ve çalılıklar içinde tek tük bodur ardıç, ya bir alıç veya bir doňuz eriği ağacıydı… 

Keçili Köyü’ne yaklaştıkça, deňizden yüksekliğimiz artıyordu. 

Toprak, yuka ve tahıl ziraatına elverişli olmayan beyaza yakın kildi. Aşağıdaki Killik Buňarı da, adını, bu topraktan almış olmalıydı. Zaman zaman Haziran ve Temmuz aylarında arıcılar kovanlarını buralara getirir; kekik ve envaı çeşit bitkilerin çiçeklerinden bal elde ederler. 

Tırmandıkça, yolun sağında ve solunda taşlıklar içinde, ardıçların daha da sıklaştığı göze çarpıyordu. 

Etrafı dikkatlice temaşa eden birisi, önceleri bu yerlerin ardıç ormanı olduğunu tahmin edebilirdi. (1)

Kötürnek’ten çıkalı 10 km kadar olmuştu ki, bizi önce Deli Mezarlığı, ardından da Keçili Köyü’nün kabristanı karşıladı. Ebedî uykularına dalmış, kıyamet saatini beklemekte olan kardeşlere, ”Allahın selamı üzerinize olsun” derken, genç yaşında bu dünyaya veda eden arkadaşım Hasan Taşaltın’ı hatırlamadan edemiyorum. Keçili Köyü’nün rakımı 1400 m olup bizim köyden tam 400 metre yüksektir. (2)

İlk defa gidecek olduğumuz yaylaya geç kalırız korkusuyla, Ahmet Selim ve Harun Oruç’un Keçili Köyü’ndeki akrabalarına uğramadan yola devam ediyoruz. Deli Mezarlığı, Osmanlı zamanındaki Delil veya Deli teşkilatı mensuplarına ait mezarlık olmalıdır.

Küçük fakat şirin bir gölcüğü sağımızda bırakarak, sağ koldaki çeşmenin yanından sağa saptık. 

Hafifçe kum-çakıl serilmiş yolda tekrar tırmanmaya başladık; köyden çıkalı 18 km olmuştu ve biz, bir dere içindeki çok meyilli bir yerde, taşlıklar üzerinden sıçrayarak güçlükle hareket ediyorduk. 

Yolun bazı kısımlarında solumuz uçurumdu. Araba çok eski olup ne akıllı uslu bir freni, ne de bir amortisörü vardı. Her an yolda kalma korkusu içime düşmüştü. O kadar çok sarsılıyorduk ki, Ahmet Selim’in neredeyse ödü kopuyordu: 

Dede etrafa bakma” diye feryat ediyordu. 

İstesen bile geri dönemeyeceğin bir yol burası. Aslında, arazi arabaları hariç, ‘Reno’dan başka hiçbir araba bu yollarda gidemezdi. 

Derken, dağdan kesmiş oldukları üç-beş odunu merkebe yükleyip getiren, çok fakir görünümlü iki kadına rast geldik. Vadinin biraz genişleyip, fakat ıssızlaştığı, tam da korktuğumuz bir yerde iki insanla karşılaşmak bizi biraz rahatlattı. 

İşte Anadolu gerçeği… 

İşte çilekeş kadınımız…

Şu anda yanımda oturup, ömründe ilk defa gezme niyetiyle bir yerlere gidiyor olan anamın da bu kadınlardan hiçbir farkı yoktu. Boğaz tokluğuna, evlatlarına, evine ve işine adanmış seksen yıllık koca bir ömür; işte benim anam… Anamın başka bir örneği de karşımızdan geliyordu. 

Onlara “uğurlar olsun” diyerek yokuş yukarı çıkmaya devam ettik. 

1550-1650 m rakımlarının arası yolun en bozuk yeriydi. Kılavuzumuz, yüz bin ölçekli ve tesviye eğrili bir haritadan başka bir şey değildi. Haritaya göre, Köprülü (3) yaylasına gelmiştik ki, yol burada biraz düzeldi.

1800 m rakımdan sonra tatlı bir meyille inişe geçtik. Yol tamamen düzelmişti.

Geniş ve yayvan bir vadide batıya doğru yol alırken, solumuzda çam ormanı, sağ tarafımızda ise, düzlükler ve yumuşak tepecikler üzerindeki pür ardıç ormanı vardı.

Şimdi, Kötürnek Köyü’nden, Anamas Dağı’na doğru baktığımızda, Balcı Köyü’nün üzerlerinde gördüğümüz zirveler karşımızdaydı. 

Uzaktan bakınca bir çizgi halinde yalnız zirvelerini görebildiğimiz Anamas Dağları’nda idik. 

Köyden çıkalı 24 km olmuştu ki, sola ve çam ağaçlarının içine doğru giden yola döndük.

Yaklaşık 5-8 yüz metre giderek ve 40-50 metre daha yükseldikten sonra düzlük denebilecek bir yere vardık; arabayı ulu çam ağaçlarının gölgesine çektik. 

Rüzgâr (Örüzger), küfül küfül esiyor, tertemiz dağ havasının arasından çam kokularını hissedebiliyorduk. Göğsümde bir ferahlık oluşuyordu. Ah bir de vakit müsait olsa, ne güzel bir uyku çekilirdi…

Çamlar arasında bir miktar gezindikten sonra, arabaya binip iniş aşağı, güney yönünde ilerlerken yol tekrar bozuldu. Anam hariç herkes arabadan indiler. 

Yağmur sularının meydana getirdiği çukurlukları taşlarla besleyerek yavaş yavaş ilerlemeye çalışıyorduk; ileriye gidiş mümkün olmayacaksa, geri dönüş de olmayabilir korkusundan, durmaya karar verdim. Anamla çam ağaçlarının altında otururken, diğerleri ileriye doğru yolu keşfe çıktılar.

Yaklaşık 10 dakika sonra aşağıdan Azime’nin sesi geliyordu: 

- Abiii gelin! - Aşağıda güzel bir yol ve bir çeşme var!

Anamı hemen arabaya bindirdim ve ilerledim. 2,5 km. gittikten sonra, eski Orman Bölge Müdürü adına yaptırılan Şahbudak çeşmesinin yanında durduk. 

Çeşmenin suları kesilmişti, lâkin 50 metre aşağıdaki çeşmenin suyu akıyordu. 1994 yılında orman idaresi tarafından yaptırılan bu çeşmenin adının Şahbudak çeşmesi olduğunu az sonra tanışacağımız ve çocukluğu bu yaylalarda geçmiş, şimdi Antalya Aksu Yurtpınar köyünde seracılık yapan Yörük İbrahim’den öğrenecektim. 

10-15 metre daha aşağıda, doğu- batı istikametinde ve gelmiş olduğum yollara nazaran, daha iyi bir araba yolunu görebiliyordum. Çeşme başında, kızılçam ağaçlarının gölgesi altında dinlenirken saat 11.30 u gösteriyordu.

Biz oturup, etrafa göz gezdirirken Ahmet ve Harun’un neşeyle oynadıkları bir esnada, bizim geldiğimiz yoldan bir araba gelmiyor mu?

Hemen heyecanla bir yandan arabaya doğru koşarken, bir yandan da durmaları için el sallıyordum. 

Oh! Şükürler olsun durdular. 

Yanlarına varıp, benim buralara ilk defa geldiğimi, Kötürnek Yaylası’nı görmek istediğimi, elimdeki haritayı da açarak soruyordum. 

Üç erkek ağzını açmazken, başörtülü Yörük kızı, Anamas yaylalarını iyi biliyor olmalı; belki de onların örfleri icabı kadının olduğu bir yerde beylere susmak düşüyordu. 

Eliyle göstererek, “Doğuya doğru gider, 500 metre sonra sola ayrılırsan, Kötürnek Yaylası’na gidersiniz. 

Kötürnek Yaylası’nın sağındaki tepe Ayıtaşı, şu görünen en yüksek zirve Namazgâh Tepesi’dir. Kötürnek Yaylası’nın etrafı hep ardıç olduğu için orada altında oturulacak çam ağacı yoktur, su kuyuları vardır. Ayrıca dönüşte şu aşağıdaki yoldan daima sağı takip ederek giderseniz o yol daha düzgündürdedi. 

Teşekkür ederek ayrıldık ve onlar yollarına devam ettiler.

Bu haber beni tamamen rahatlatmıştı.

İster istemez Bertrandon dö la Brokiyer’in 1432’de Türkmenleri anlatışı gözümün önüne geliyor (4):

Yemekleri daima toplu yiyorlar ve yemek sonunda da sesli olarak taňrıya dua ediyorlar. Kadınları ata biniyor, kılıç -kalkan kullanıyor ve ok atıyorlardı. Lâkin Türkmenlerin kılıç ve kalkanları daha küçüktü…”  

Bir karpuz kestik. 

Gönül rahatlığıyla oturup karpuzu yiyebilirdik; işimiz yoluna girmişti artık. Tam bu sırada Ayıtaşı tarafından bir kamyonet göründü. Bizi fark edince yavaşladılar. 

İşaret edince durdular. İki kişiydiler. 

Çocukluğu bu yaylalarda geçmiş olan Hayta Yörüklerinden İbrahim ve liseyi yeni bitiren oğlu Mehmet idi. 

Tanışma faslından sonra sohbete girişildi. 

Kötürnek Köyü’nün yayladan ayaklarını çekmelerinden sonra, bundan yaklaşık yüz, yüz elli sene evvel yaylaları Yörüklerin şenlendirdiğini söyledi. 

Zorda kalınca ayağını yayladan nasıl çekmezsin? 

Emmilerimden biri Yemen’de, ikisi Çanakkale’de şehit düşmüş, birisi de Balkan gâzisi

Köyün en yaşlısı İsmail Sekmen’in anlattığına göre, bir gözü çiçek hastalığından kör olmuş olan babası Kör Halil bile Yemen’e gitmiş. 

Koca köyde kalanlar, Topal Nuri, üç dört piri fâni, iki asker kaçağı, çocuklar ve kadınlar. 

Sen ol da, ayağını yayladan çekme bakayım? 

İbrahim Bey, Söbü ova yaylası için Yaka’lılar ile yaptıkları mücadeleyi anlattı (5).

Ben kendisinin yaylalarla alâkalı konuşmalarını kayda aldım:

- İbrahim Bey kendinizi tanıtır mısınız? 

- Ben bu yaylada doğmuş, büyümüş, Yörük olarak bilinen bir aşiret çocuğuyum.

- Hangi aşirettensin ve şu an nerede oturuyorsunuz?

- Hayta Aşiretindenim ve şu an Antalya, Aksu, Yurtpınar köyünde oturuyorum.

- Şu anda bulunduğumuz yere ne denir?

- Buraya Şamlı kuyu derler (biz de Çam’a Şam deriz). (Abdullah) Şahbudak çeşmesi henüz çok yeňi.

- Buraların geçmişi hakkında bildiklerini anlatır mısın?

- Çok öncesini bilmem, burada Tokmacık (6), Akdışar (7), Kötürnek vardır. Bir zamanlar onlar buralarda yaşamış; sonra buralara biz sahip olmuşuz. Şimdi de gelip gidiyoruz. Bir iki günlük ziyaret. Bu dağ böyle boş duruyor.

Yörükler bu yaylaya ne zaman gelmişler? 50 sene evvel mi, 100 sene evvel mi meselâ?

- Asır geçik tabii… Ben 60 yaşındayım… Ben bu yaylada malcılığı bırakalı 40 sene oldu.

Yörükler gitti, şenlendirme de bitti. Söbüova yaylasında Yaka’lılarla olan nizâyı anlatır mısın?

- Yaka köylüler, biz Antalya’dayken Söbüova yaylasını ekmişler. Yörükler biriktiler, bu ekini bozdurdular, yedirdiler. Bu daya (dağa demek) Eğirdir, Gelendost ve Karaağaç’ın ne kadar candarması (jandarma) varsa, çıktılar. Yörüğü süreceğiz diye çıktılar. Yörük gitmedi. Burada bir asayiş karakolu kurdular. Sonra ortalık sakinleşti. Karakol da gitti. O zamandan beri de dedi-kodu yok. Malcılığı da bıraktık.

- Eskiden Kötürnek Yaylası’nda kaç sürü, kaç çadır olurdu?

- Sadece Kötürnek Yaylası’nda 25 sürü vardı. Tokmacık’ta 8, Söbüova’da 40 sürü olurdu. Çetince yaylasında Martinli Efe diye bir Efe vardı. Bu yaylaya o sahip olurdu. Onun oğlanları ve kendileri kalırlardı.

Yüz (100) davar bir sürüdür. Davar, koyun ve keçi karışık küçükbaşa denir. 25 sürü 2500 davar demektir.

Söbüova’ya Yaka köyünü sokmak istemeyen Yörüklerin hepsi Hayta mıydı?

Hepsi Hayta. Burada başka Yörük olmaz. Karakoyunlu Yörüğü var, onların yaylası o yanda (Yenişar-Bademli, Senit yaylası). Honamlı Yörüklerinin yaylası Akşehir Dağı’nda (Sultan Dağı) Ketenlik ve Cankurtaran’da bulunur. Gedikli onlardan ayrılmadır. Hepsi Honamlı’dır.

Keçililer ile buranın bir alâkası var mı?

Yok, onlar Çakal Yörüğü, nereden geldiklerini de bilmiyorum (Aydın taraflarından geldiklerini bir kitapta okudum. Milli Kütüphanede Osmanlıca bir haritada Karaçakal diye yazıyor.)

- Aksu’da (Karanlık Sokak) oturup ve şu anda sera yapıyorsunuz. 

- Bu ağaçlar ne ağacı?

- Genellikle çam, ardıç, kara çam ve kızıl çam; başka yoktur. Diken ardıçlar fazla büyümez. Anam, giliği acı olurdu diye söze karışıyor. Gilig veya Kilig, meşe ve ardıçların tohumuna denir.

- Sürüleriniz hep koyun sürüsü müydü? Yoksa keçi de var mıydı?

- Sürüler karışık olmaz. Koyunu olanın hepsi koyundur. Keçisi olanın hepsi keçidir.

- Koyunun cinsi nedir?

- Kuyruklu koyun, eski yerli tür. O zaman pırık yoktu.

- Kötürnek yaylasında kaç kuyu var? Çeşme de var mı? 

- Üç veya dört kuyu var. Çeşme yok. Buranın biraz aşağısına Yaka Köylüler çeşme yaptı. Suyu da yukarıdaki kuyudan getirdiler. Burada Orman’ın getirdiğinden başkası yok.

İbrahim Beyle konuşmamız son buluyor. 

Biz Şamlıkuyu Mevkisindeki Şahbudak Çeşmesi’nden doğuya, yani Ayıtaşı’na doğru hareket ettik. 600 metre sonra, sola yol ayrıldı. Biz solu takiben 1700 metre daha gitmiştik ki kendimizi Kötürnek Yaylası’nın ortasında buluverdik. Evin önünden itibaren, tam 29 km yol gelmiştik. 

Şöyle etrafa bakınca, dört adet kuyu görülüyordu. Üç kuyuya emme basma tulumba yerleştirilmişti. 

Bu üç kuyunun her birinin yanında hayvanların sulanabilmesi için yaklaşık beş altı metre uzunluğunda yalak yapılmıştı. 

Yaylaya çıkanlar otlakların tükenmesinden dolayı on, on-beş gün kadar önce burayı terk etmişlerdi. 

Kuyunun birisinin başında, Ahmet ve Harun’a tulumbayla kuyudan nasıl su çıkarıldığını talim ettirdik. Suyla oynamak çocuklar için çok eğlenceli olmalıydı ki, bir türlü kuyunun başından ayrılmak istemiyorlardı. 

Sevap olur diye, kurdun kuşun içmesi için yalağa (hatıl) biraz su bastık. 

Sep-serin kuyu suyuyla bir abdest aldıktan sonra, öğle vakti için seferi iki rekat namaz kıldım. Namazımın sonunda bana bu imkânı verdiği için Allah’a şükrettim. 

Ben 62, anam 81 yaşında ilk defa yaylamıza çıkmıştık. 

Bu esnada, tek tük de olsa, başkalarının da gelip gittiğini görüyorduk. Öyle zannediyorum ki, rahmetli babama buraları görmek nasip olmamıştı. 

Aslında, yaylamızın sadece adı bizimdi diye düşünebileceğimiz gibi, bütün bu yaylalar, bu dağlar taşlar, bu ardıçlar, bu çamlar, bu Anamas dağı, şu Sultan Dağı da bizimdi diye düşünebilmeliydik;

Ayıtaşı bizimdi, Namazgâh Tepesi bizimdi, başımızı kaldırıp baktığımızda gördüğümüz mavi gök bizimdi…

Hayta Yörükleri bizimdi.

Honamlı Yörükleri, Karaçakal Aşireti, Karakoyunlu Yörükleri de…

Biz de onların…

Yüce Yaratıcının bütün âlemi bizim için, bizi de kendisi için yarattığı gibi…

Bizim yaylamızın adını bu güne kadar yaşattıkları için Yörüklere, Yakalı, Balcılı, Keçili ve Yeñicekale’lilere binlerce teşekkür ediyorum. 

Tabii ki haritayı yapan, haritayı yaparken Kötürnek Yaylası ismini yazan herkese de binlerce teşekkür ediyorum. 

Burada en bahtlı olanlar, 8 yaşındaki Ahmet Selim ile 4 yaşındaki Harun Oruç’tu. Bana altmışından, anama ise sekseninden sonra yaylamızı görmek nasip oldu. 

Harun’un o çocuk söyleyişiyle Köteynek Yaylası’na, onlar, bu küçüklük çağlarında gelmişlerdi.

Yaylanın ortası tamamen çayırlıktı. 

Kuzeyi ve doğusu bir futbol sahasındaki seyirciler için yapılmış tribünleri andırıyordu. 

Tribünde yerlerine oturmuş bodur pür ardıçlar asırlardır çayırlıklarda otlayan koyunları ve anasını emebilmek için meleşen ve karnı doyduktan sonra da mutluluktan hoplayıp zıplayan kuzuları, bıkmadan usanmadan, asırlardır seyrediyorlardı. 

Namazgâh Dağı’nın tepesine doğru ardıçlar seyreliyor ve bir müddet sonra, zirveye doğru, yamaçlar çırılçıplak kalıyorlardı. Namazgâh Tepesi, 2347 m rakımla, o bölgenin en yüksek tepesidir. (8)

Kötürnek Köyü’nde namaza dururken, yönümüzü veya yüzümüzü dönmemiz gereken kıble istikameti, tam olarak, işte bu Namazgâh Tepesi’dir. 

Yüce Yaratıcı, sanki “Kötürnek’liler kıblelerini ararken zahmet çekmesinler” diye, bu dağı yaratmıştı. 

Kötürnek Köyü’nün o zamanki güzel insanları da, şükran-i nimet olarak bu zirveye Namazgâh Tepesi adını vermiş olmalıydılar.

Resulullah Efendimiz’in Uhud Dağı için, “Uhud bizi tanır, biz de Uhud’udediği gibi; Tokmacık’lıların, Akçaşar’lıların, Köprülü’lerin, Kötürnek’lilerin Anamas’ı tanıdıkları gibi, Anamas da onları tanırmıştır.

Lâkin şimdilerde, bu tanışıklık çok azalmış bulunuyor; Haytalar ve Yaka’lılar hariç. 

Demek ki hâlen Haytalar ve Yaka’lılar Anamas’ı, Anamas da onları tanıyor…

Yayla düzlüğünün güney-doğu tarafında tepemsi bir yerde, gelen gidenlerle ilgilenmek ve onlara ev sahipliği yapmak için bekleyen 10-12 mezar vardı. İçlerinden birinin taşında ölüm tarihi olarak 1959 yazıyordu (9).  

Şair bir keresinde Bu Vatan kimin? deye sorup, yine kendisi cevap veriyordu ya: Bu vatan! Toprağın kara bağrında, sıra dağlar gibi duranlarındır.” 

Kırk sekiz yıldır, Kötürnek Yaylası’nı bekleyen dost, ömrüm oldukça seni ve komşularını ziyarete geleceğim inşallah. Şimdilik Allahaısmarladık…

Dönüyoruz.

Yörük kızının sözünü tutup Şahbudak Çeşmesi’nden değil de, 700 metre daha gittikten sonra sağa dönüyoruz. Biraz sonra, solumuzda, 200-300 metre mesafedeki bir tepenin yamacında çam ağaçlarının altında yatan koyun sürüsünü görüyorum.

Peynir almak ve tanışmak için yanlarına kadar gitmek istiyorum. 

Kardeşim Memiş ile torunum Ahmet o tarafa doğru gittiler. Biz bir çam ağacının gölgesinde haber beklerken, köpek havlamalarını duymaya başladık. 

Oraya kadar arabanın gidebileceğini öğrenince arabayla çadırların yanına kadar vardık. 

Hanımlar, kadın çadırına buyurulurken, Memiş, Ahmet ve ben bir çam ağacının gölgesinde beylerin yanına yerleştik. Buraların örfü:

Misafir ev sahibine tabidir.

Sohbetin kaydı şöyledir:

- İsminizi öğrenebilir miyim?

- Gelendost Yaka’dan Nadir Selçuk. Bunlar da Muharrem Selçuk ve Ali Temel.

- Bu yaylanın adı nedir?

- Tokmacık Yaylası

- Ne iş yapıyorsunuz?

- Ben koyun güdüyorum.

- Ne zamandan beri?

- 65 yılından beri gelirim. Bu yıl nisanın yirmisinde geldik. Bir kaç güne kadar da gideriz.

- Bu yaylaların geçmişi hakkında ne biliyorsun?

- Efelerimiz bu yaylalara sahip olmuşlar.

- Yörükler yok mu?

- Yörüğün alâkası yok.

- 38 Mesahı diye bir şey çıkmış, nedir bu? (1938 demek).

- 38 Mesahında ödek çıkmış (10). Öteki yaylalar çekilivermiş (11), köyler çekilivermişler. Dağa ne kadar mal sürdülerse bizim efeler vurmuşlar. Bizim dört-ciyez efe bu dağlara sahip olmuş (Muharrem Bey, Tokmacık ve Kötürnek yaylalarını kastediyor). İki efe bu tarafı korumuş. Suçıkan (Yenice Kale yakınında suyun çıktığı yer) ve Körpülü yaylası da bizim (Muharrem Bey, kanaatimce biraz abartıyor).

- Köprülü mü? Körpülü mü?

- Körpülü. Dedem Körpülü’ye siyi arpa (siyah) ekmiş. Tilkici Dedem’in 38 mesahı ile ilgili buralarda (Körpülü’yü kastediyor) kaydı var. Hacı Memiş yaylasına Akdışar  (Akçaşar) derler. Bu adamlar buraları terk etmişler. Bizim Yakalılar da mallıklanmışlar (sahiplenmişler). Ben 1945 doğumluyum. 4 sene muhtarlık yaptım.

- Buralara niçin geldin, akraba ziyaretine mi?

- Akraba ziyareti değil. 8-10 kadar sığır var. Ben uzun süre Fransa’da kaldım.

- Sizin de mi sığırınız var?

- Ali Temel: Benim de sığırım var.

Taze peynir satıyor musunuz?

- Kuzular emdiği için koyunları sağmıyoruz.

- Bu mevsimde kuzu emer mi?

- Bunlar ikinci ürün kuzular.

- Maşallah.

Yayla adı küçükbaş ve büyükbaş malları yaymakla, yani gütmekle ilgili olmalı. Bizi çocukluğumuzda malları yaymaya, yani gütmeye gönderirlerdi; Kuzuları, koyunları, camızları veya öküzleri yay gel derlerdi.

Bir de yazmak var; bu yazı yazmak değil; sufra (sofra) altını yaz, namazlığı yaz ve sair gibi bir şeyi sermek demektir. 

Bir de yazı var ki, ova demektir. 

Osmanlı’nın son dönemlerinde Yörükleri iskân ederken umumiyetle ören yerlerini vermişler ve “bu öreni şenlendirin” demişler. 

Son zamanlarda hızlı bir şekilde köyleri boşaltıyoruz ve eski şen köylerimiz şimdi ören haline geliyor.

***

Tokmacık Yaylası’nın Yaka’lı misafirlerini Allah’a emanet ediyoruz…

Yine sağ tarafı takip ederek yaklaşık üç km sonra geldiğimiz yola çıkıyoruz. Köprülü (Köpürlü) yaylasından sonra yolun sathının bozuk olduğu yerden dikkatlice inmeye çalışırken, yolun iki tarafındaki yamaçlarda, bazıları yerden, bazıları büyük taşların üzerinden ağaç yaprakları yemeye çalışan sırtları parıl- parıl parlayan karakeçiler görüyoruz. 

Ortalıkta çoban görünmüyor.

Tehlikeli yeri yavaş -yavaş atlattıktan sonra, tarlalar arasındaki nispeten daha düzgün olan yola düşüyoruz.

Sağımda Yeñicekale (12), ardında, sırayla Yaka-eymür, Ördekçi, Salur ve Beyşehir Gölü;

Solumda Balcı, ardında sırayla Bağlı, Yaka, Gelendost, Afşar ve Eğirdir Gölü

Önümde Keçili ve sırayla Bahtiyar, Altıkapı, Yalavaç ve Sultan Dağları;

Arkamda ise Anamas Dağları, Kötürnek Yaylası ve de hâtıralar… 

*

Son dakika haberine göre;

Gelendost ilçesi Kötürnek Yaylası’nda yangın çıktığı bildiriliyor. Vatandaşların ilaçlama araçları (tankları) ile bölgeye su ulaştırmaya çalışıyor. Yangın, vatandaşların müdahalesiyle kontrol altına alındı. (Isparta Bomba32, 02 Ağustos 2021 Pazartesi, 19.17 Isparta) ve Şarkîkaraağaç Kötürnek Yaylası’nda yangın çıktı (Bubio)” şeklinde çıkan haberleri:

Ankara’da, evimde, bilgisayar başında okuyunca, 14 sene önce yazdığım bu yazıyı hatırladım (13).

.

Ramazan Topraklı, dikGAZETE.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
YORUMLARINIZI ESİRGEMEYİN!.. Dikkat! Her türlü yorum, editör onayı gerekmeden anında yayınlanır. Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlâka ve dini değerlere aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk, yorum sahibine ya da içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir. Talep edildiğinde "IP no" ilgili mercilerle paylaşılır. Kısa yorumlarınızı, sayfa yenilenme süresi dolmadan “yorum gönder” butonuna tıklayıp kaydetmelisiniz; uzun yorumların, farklı sayfada yazılıp, kopyala-yapıştır şeklinde eklenmesi sayfa yenilenmesi halinde oluşan kayıpları önleyecektir.
Avatar
Latif Akisti . 2021-09-18 16:34:33

Saygı ve selamlarımla ellerinizden öpüyorum. Elinize kalemize sağlık. Sayenizde Atalarımızın ağızlarından dinle-diğimiz yaylaların hikâyelerini değerli kaleminizle canlandırdığınız anılarınıza ortak oldum ve bir çırpıda okuyuver-dim. Dolayısiyle de bir Bahtiyarlı olarak, çocukluğumuzda Kötürnek ovasında, Davulga yamaçlarında, Ellez kuyu-sunda, Göç Yolu’nda, Göbet Pınarı’nda Keçili deresinde, Akpınar’da ve daha isimlerini hiç unutamadığım nice otlaklarımızda köy çobanlığı (Sığır çobanlığı) yaptığım yıllarda, rahmetli anneciğimin azık olarak kuyduğu katmer, gumpir, (patates), domates, salatalık, yumurta, toz şeker, kuru üzüm, sürtülmüş haşhaş ve sıçan eriklerinin tadını hatırladım be Ramazan abim. Dolayısiyle sanki bu ziyaretinizin hayali bana geçti. Rabbim nasip eder mi bilemem. İnşallah. Başka bir yazınızla karşılaşmak dileğiyle.

Avatar
Ramazan Karadağ 2021-09-17 11:54:47

Emeğinize ve yüreğinize sağlık

Avatar
Ömür Çelikdönmez 2021-09-17 15:28:48

bir solukta okudum, hatıralarınız yazmalısın abi

Avatar
Ahmet Erol erdal 2021-09-18 12:15:04

Teşekkür ederim sevgi ve saygılarımla yalvaçta görüştüğümüz zamanlar hafızamda


sanalbasin.com üyesidir