İran krizi ekseninde Dağlık Karabağ, büyük çaplı bir çatışmanın ilk kıvılcımı olabilir!

Yazarımız Dr. Ufuk Cerrah, Azerbaycan medyasına konuştu…

ABD Başkanı Trump’ın, İran yaptırımları ile ilgili açıklamasının yeni bir krize yol açtığını kaydeden yazarımız stratejist Dr. Ufuk Cerrah, Azerbaycan ulusal basınından "Versus.Az İnformasiya Agentliyinin Baş Redaktörü Tahire Qafarli"ya mülakat verdi. 

Dr. Cerrah, İran krizi bağlamında, bölgesel güvenliğe ilişkin önemli ve kapsamlı açıklamalarda bulundu.

:

- Tahire Qafarli: Bugün İran-ABD münasebetleri və birbirine karşı yönelen tehdit süreçleri hangi istikamete sürükleniyor və bölgede savaş tehlikesi var mı?

- Dr. Ufuk Cerrah: İran'ın nükleer programına ilişkin Ortak Kapsamlı Eylem Planı (Joint Comprehensive Plan of Action – JCPOA) bilinen adıyla “İran Nükleer Anlaşması” 20 ay süren müzakerelerden sonra bir tarafta İran, diğer tarafta BM Güvenlik Konseyi'nin beş daimi üyesi (ABD, İngiltere, Çin, Rusya, Fransa) ve Almanya arasında 2015 yılında imzalanmıştır. 

Müzakere sürecinde ve anlaşmada AB Ortak Dış ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi moderatör olarak yer almış ve AB de kurumsal olarak bu süreç içerisinde temsil edilmiştir. Anlaşma Tahran'ın nükleer programını sona erdirmesine karşılık olarak bu ülkeye uygulanan uluslararası yaptırımların kaldırılmasını öngörüyordu. 

Plan, 2015 yılının Ekim ayında yürürlüğe girdi ve 2016 yılının Ocak ayında Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nun (IAEA) İran'ın nükleer programının barışçıl olduğunu açıklamasıyla uygulamaya konuldu. Böylece BM'nin ve Batılı ülkelerin İran'a uyguladığı mali, ticari, enerji ve diğer alanlardaki yaptırımlar peyderpey kaldırıldı. 

Anlaşma uyarınca, İran'ın dondurulmuş olan milyarlarca dolar hacmindeki ticari mal varlığına erişimi yeniden sağlandı. İran'ın anlaşmayı ihlal etmesi durumunda yaptırımların yeniden devreye girmesi şartı da getirildi. 

Anlaşmanın gidişatını denetlemekle görevli Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) şimdiye kadar İran'ın anlaşmanın tüm şartlarına uyduğunu saptamıştı. Anlaşma, İran'ın sivil amaçlı uranyum zenginleştirme çalışmalarını en aza indirmesini, barışçıl nükleer programını sadece ticari, tıbbî ve sanayisinin ihtiyaçları doğrultusunda kullanmasını öngörüyor. 

Anlaşma, ABD'nin bir önceki başkanı Barack Obama döneminde imzalanmıştı. 

Başkanlık görevine seçilmesinden sonra Trump, İran ile varılan nükleer anlaşmayı "Utanç verici" olarak niteledi. 

Yeni ABD yönetimi, anlaşmanın "Yeteri kadar sert olmadığı" ve "İran'ın nükleer programını frenlemeye yetmeyeceği" gerekçesiyle 8 Mayıs 2018 tarihinde anlaşmadan çekildiğini açıkladı. 

Trump tarafından yapılan bu açıklama sonrası Obama döneminde yapılan nükleer anlaşma ile uluslararası sisteme entegre edilmeye çalışılan İran, yeniden bir kriz konusu olarak uluslararası gündemin ilk sırasında kendine yer buldu. 

İran dâhil, anlaşmayı imzalayan diğer taraflar anlaşmaya bağlı kalacaklarını açıklasalar da Trump tarafından yapılan bu açıklama, yeni bir krize yol açmıştı. 

Trump yönetiminin bu kararının birçok sebebi bulunmaktadır.

İsrail’in nükleer anlaşmadan duyduğu rahatsızlık ve İran’ı tehdit olarak algılaması,

Körfez’de İran-Suudi Arabistan (Şii-Sunni) stratejik dengesinin bozulması,

İran’ın bölgede artan etkisi,

Rusya Federasyonu’nun (RF), Suriye krizi ile birlikte Ortadoğu’ya etkin bir aktör olarak girmesi ve oluşturduğu ittifak sistemleri ile bölgede ABD’yi dengeleyecek bir aktör olarak belirmesi bu nedenler arasında sayılabilir.

“Arap Baharı” süreci sonrası ABD’nin Ortadoğu’da inisiyatifi kaybetmiş olması ve tekrar inisiyatif elde etme çabaları da bu kararın alınmasında etkili olan bir faktör olarak değerlendirilebilir. 

Her ne olursa olsun ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilmesi kararı yeni bir krize ve zaten istikrarsız olan Ortadoğu’nun daha da istikrarsızlaşmasına neden olduğu da bir gerçek.

Gelinen noktada, Washington Yönetimi “Nükleer Antlaşma”dan çekilmiş, İran’a yönelik ekonomik yaptırımları sıkılaştırmış, Basra Körfezi’ndeki askerî varlığını takviye etmiş ve İran üzerindeki siyasi baskıyı arttırmıştır. 

ABD dışında antlaşmanın tarafı olan "P5+1 ülkeleri", İran ve başta Türkiye olmak üzere, bir kısım bölge ülkeleri ise antlaşmanın korunmasından yana tavır almışlardır. 

Afganistan, Irak, Suriye, Yemen ve Libya’da yaşanan savaşların yol açtığı sonuçlar, başta bölge ülkeleri olmak üzere küresel güvenliği ciddi bir şekilde etkilemektedir.

ABD’de 2018 yılında yaşanan bazı gelişmeler İran krizinde geldiğimiz noktayı öngörmekte bize yardımcı olmuştu. 

ABD Başkanı Trump, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Korgeneral McMaster’ın görevine 2018 yılının Mart ayında son verdi. 

McMaster’ın yerine ABD’nin eski BM Daimi Temsilcisi Bolton atandı. 

13 Mart 2018’de ABD Dışişleri Bakanı’nın değiştirilmesinin ardından bu değişim “İran’ın Zamanı mı Geldi?” sorularına neden oldu. Bununla birlikte Trump’ın,İran nükleer antlaşmasından çekiliyoruz…” kararı, zaten son derece istikrarsız olan Ortadoğu coğrafyasını daha da istikrarsız hâle getirdi. 

ABD ve müttefiklerinin İran’a müdahale edip etmeyecekleri konusu son günlerin en popüler tartışma konusu olarak belirdi. 

Bu tartışmanın ana teması ise bu müdahalenin doğrudan askerî bir müdahale şeklinde mi, yoksa farklı yöntemler uygulanarak mı yapılacağı üzerinde odaklandı.

ABD’de John Bolton’ın, Trump tarafından yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atanması önemliydi. Ulusal Güvenlik Danışmanlığı makamı, ABD’nin ulusal güvenlik ve dış politikasını şekillendiren önemli bir makamdır. 

Başkanlık koltuğuna 20 Ocak 2017’de oturan Trump’ın ilk Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn, Rusya soruşturmasıyla ilgili olarak “Yalan söylediği” gerekçesiyle 13 Şubat 2017’de görevinden istifa etmiş, yerine Korgeneral McMaster getirilmişti.

McMaster, göreve getirilirken seçenekler arasında John Bolton da vardı. Fakat Trump, tercihini McMaster yönünde kullandı.

McMaster, Başkan ile uyum içerisinde çalışmış bir Korgeneral.

McMaster, bu yaz ordudaki görevinden de ayrılacağını ve emekli olacağını açıkladı. Bu değişimin altında yatan neden McMaster ile yeni Dışişleri Bakanı Mike Pompeo arasında var olduğu iddia edilen kişisel sorunlar. 

Pompeo, görevi Nisan ayının başında devraldı. McMaster da görevi 9 Nisan da devretti ve böylece ABD ulusal güvenlik ve dış politikasını şekillendiren pozisyonlarda değişimler tamamlanmış oldu. 

Yeni Dışişleri Bakanı, yeni Ulusal Güvenlik Danışmanı ve yeni CIA Başkanlarının profillerine bakıldığında hepsinin Cumhuriyetçiler arasında yer aldığı ve şahin bir tutum takındıkları görülmektedir. 

Yine bu isimlerin, uluslararası petrol ve silah şirketleri ile olan doğrudan ve dolaylı bağlantıları bilinen bir gerçektir. 

Trump’ın yeni ekibi İran’a müdahaleyi ön plana alan bir bakış açısına sahiptir. 

Trump’ın nükleer antlaşmadan çekilme kararını da bu görev değişikliklerinden sonra vermesi de tesadüf değildir.

Suriye’de belirli bir kazanım elde eden ABD’nin bundan sonraki hedefinin İran olması muhtemel. 

ABD’nin, Ortadoğu’daki çıkarlarını göz önüne aldığımızda böyle bir müdahalenin olması kaçınılmaz. 

Ortadoğu’da İsrail varlığının korunması, RF’nin Ortadoğu’da sınırlandırılması, ekonomik olarak bölgeye girmeye çalışan Çin’in (Bir Kuşak Bir Yol Projesi kapsamında) kontrol altına alınması ve Ortadoğu petrol ve doğalgazının uluslararası piyasalara istikrarlı bir şekilde taşınması ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarları açısından son derece önemli jeopolitik konular olarak karşımıza çıkıyor. 

Enerji kaynaklarının uluslararası piyasalara serbest piyasa koşullarında, istikrarlı ve güvenli bir şekilde ulaştırılması meselesi ve petrolün varil fiyatının “70 dolar” seviyelerinde kalması ABD açısından kritik bir konu.

ABD’nin İran’a yönelik olası bir müdahalesini doğrudan askerî bir müdahale olarak beklemek gerçekçi olmayabilir. 

İran hava sahasının dış uçuşlara kapatılması, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’na İran aleyhine abluka uygulanması, Nükleer Antlaşma sonrası hafifletilen ekonomik yaptırımların Trump’ın antlaşmadan çekilmesi ile sıkılaştırılması ve sınırlı fakat stratejik hedeflere yönelik saldırlar yapılması ihtimal dâhilinde. 

ABD’nin hedefi, yapılacak bu tür bir müdahale ile İran’da bir iç karışıklık çıkarmak ve İran rejimini değiştirmektir. 

Bu girişim, “Büyük Ortadoğu” ya da “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi” olarak sunulan ve “Arap Baharı” süreci ile sahada kendine uygulama alanı bulan merkezi coğrafyada karışıklık yaratmak, bu coğrafyadaki ülkeleri bölmek ve ABD yanlısı rejimleri iş başına getirmek stratejisinin bir parçasıdır.

ABD ya da İsrail tarafından İran’ın stratejik hedeflerine yönelik saldırının ilk hedefi Harg Adası’ndaki petrol tesisleri olabilir. 

İran, ihraç ettiği petrolün yüzde 85’ini buradan çıkarmaktadır. Petrol gelirleri ise İran bütçesinin yüzde 65’ini oluşturmaktadır.

Dolayısıyla Harg Adası’ndaki petrol tesisleri askerî açıdan stratejik niteliktedir. Bu stratejik hedefe yapılacak saldırı, İran’ın sadece nükleer programının değil, aynı zamanda rejiminin de sonunu getirebilir. Fakat böyle bir saldırının bedeli uluslararası ekonomik sistemi kısa süreli fakat etkili bir kriz ile karşı karşıya bırakabilir.

Hâlihazırda 70 dolar civarlarında seyreden petrolün varil fiyatı 150 dolarlara kadar çıkabilir. 

Bu noktada, uluslararası piyasa ciddi şekilde etkilenir. 

ABD, AB, Çin, Japonya ve Hindistan gibi dünya ekonomisinin bel kemiğini oluşturan ekonomiler, bu tür bir girişimin sonucunu rasyonel değerlendirmek durumundadırlar. 

Petrol ve doğalgaz fiyatlarında yaşanacak bir artış, 2003 Irak krizinde de olduğu gibi en çok RF’yi olumlu yönde etkileyecek.

Enerjiden elde ettiği gelirleri arttıran Putin’in manevra alanı daha da genişleyecektir.

ABD, İran’a yapacağı askerî ya da diğer müdahaleler öncesi bölgeyi de şekillendirmiştir. 

Irak ve Afganistan’a yerleştirmiş olduğu askerî varlığı ile İran’ı iki taraftan kuşatmış durumdadır. 

Körfez’de Katar merkezli konuşlu “Merkezi Kuvvetler Komutanlığı”nın imkân ve kabiliyetleri dünya ordularının tamamını geride bırakacak niteliktedir ve Ortadoğu’daki bütün operasyonların planlama ve icra merkezi konumdadır. 

ABD, Suriye’de Fırat’ın doğusunda önemli bir askerî kazanım da elde etmiş ve bu kazanımı pekiştirmiştir. 

ABD, Fırat’ın doğusuna, 20 bin TIR dolusu olduğu istihbarat raporlarında geçen silah, teçhizat, malzeme ve araç-gereç yığmıştır.

Sayıları 50 bine varan PKK/PYD/YPG terörist unsurlarını silahlandıran ABD, bu terörist unsurları da kontrol altına almıştır.

ABD, ayrıca bölgede bulunan müttefikleri arasındaki safları da sıklaştırmış durumda. 

Suudi Arabistan, Mısır, BAE, Bahreyn ve İsrail arasında önemli temaslar ve işbirlikleri de yapılmaktadır. 

Bu işbirliğinin lideri ABD’nin hedefi ise İran’dır

Körfez’de Suudi Arabistan’ın İran ile olan rekabeti hepimizce malum. Suudi Arabistan’da Prens Salman hem içeride hem de dışarıda Washington’un en önemli müttefiki olarak etkin bir şekilde çalışmaktadır.

ABD’nin Ortadoğu stratejisinde İsrail’in varlığının korunması ve güvenliğinin sağlanması önemli bir parametredir ve İsrail ABD’nin gerçek bir stratejik müttefikidir. 

Bunun dışında ABD, Ortadoğu’da 4 önemli Müslüman ülkenin en az 3’ü ile ilişkilerini iyi tutarak Ortadoğu stratejisini uygulamayı tercih etmiştir ve etmek istemektedir. 

Bu ülkeler Suudi Arabistan, Mısır, Türkiye ve İran’dır. 

ABD’nin şimdiki hedefi İran’dır. İran’da ABD taraftarı bir rejimin iktidara geçmesi için ABD askerî ve askerî olmayan bütün seçeneklerin masada olduğu bir strateji hazırlığı içindedir.

Hâlihazırda Suudi Arabistan ve Mısır, ABD’nin kontrolünde bulunmaktadır. Türkiye ise NATO müttefiki olsa da hem PKK/PYD/YPG ile olan işbirliği hem de 15 Temmuz hain darbe girişimi ve FETÖ’ye verilen destekten ötürü ABD’ye güven duymamaktadır.

ABD, Türkiye’yi kaybetmek istememektedir. 

ABD, Türkiye’yi kaybederse RF’nin yanında yer alacağını düşünmekte ve bu durum da ABD’nin Ortadoğu çıkarlarına aykırı görünmektedir. 

Rahip Brunson, S-400 ve F-35 krizlerine rağmen, Türkiye ile ABD arasında hâlihazırda devam etmekte olan diplomatik temaslar ve müzakereler ABD’nin Türkiye’nin kaygılarını giderme ve Türkiye’yi yeniden kazanma girişimi olarak değerlendirilmelidir.

Bu konuda nasıl bir sonucun çıkacağı ise iki ülke arasında bulunan ve yukarıda ifade ettiğimiz sorunların çözümüne bağlı kalacaktır.

Türkiye’nin haklı olduğu bu konularda bu zamana kadar devam ettirdiği ilkeli tutumunu, bundan sonra da devam ettirmesinin uygun olacağını değerlendiriyoruz.

ABD’nin hem askerî açıdan hem de diplomatik açıdan İran’a yönelik olarak aldığı bu tedbirlerin yanında İran’ın iç işlerini karıştırma noktasında CIA’nin de önemli operasyonlar yaptığını görmekteyiz. 

İran’da bir iç karışıklık çıkarma yönünde girişimler özelikle 2017 yılının sonları ile 2018 yılının başlarında artmış görünmektedir.

Özellikle ekonomik refah, özgürlükler ve demokrasi taleplerinin dile getirildiği gösteriler İran’da tekrar devreye sokulabilir. 

Bu tür talepler uluslararası basında yapılan algı operasyonları ile şekillendirilebilir. Bu yolla hem İran hem de uluslararası kamuoyu şekillendirilebilir. 

CIA’in MOSSAD ve MI6 ile birlikte bu tür operasyonları özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Irak, Yemen, Libya, Tunus ve Mısır’da yaptığını biliyoruz. 

Bunun en son örneği ise Suriye’de yaşandı ve Suriye’nin durumu ortada. 

Türkiye’ye de CIA’in bu tür müdahalelerini burada ifade etmeye bile gerek yok ve hepimizce malum olan konular. 

İran’da çok ciddi ekonomik sıkıntıların olduğu, demokrasi ve özgürlükler noktasında problemlerin varlığı bir gerçek ama ülkelerin iç işlerine karışmak hiçbir ülkenin görevi değil. 

Bu tür müdahaleler sonucu Irak ve Suriye’de yaşanan krizler, bölgemizi ciddi şekilde etkiledi. 

Başta mülteciler sorunu olmak üzere siyasi, askerî ve ekonomik olarak bu krizlerin bedelini başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri çok ağır bir şekilde ödedi ve ödemeye de devam ediyor. İran’a yapılacak olası bir müdahaleyi de bu noktadan okumanın önemli olduğunu değerlendiriyoruz.

CIA, İran içerisinde özellikle etnik grupları kullanarak bir iç karışıklık da çıkarabilir ve bunun için büyük bir çaba harcadığını da biliyoruz ve görüyoruz. 

Bu noktada İran içerisinde yaşayan ve sayıları 25 milyon civarında olduğu ifade edilen İran Türkleri’nin CIA’in bu manipülasyonuna kapılmaması önem taşımaktadır. 

İran içerisinde yaşanacak bir kargaşada İran Türkleri, çatışmanın tarafı olmadan kendi pozisyonlarını korumalı ve bu durumdan zarar görmemelidirler. 

Sonuçta oluşacak durumda Tahran Yönetimi’nde İran Türkleri’nin etkinliğinin artması önemli bir stratejik hedef olarak belirlenmelidir.

Bilindiği üzere 1925 yılına kadar yaklaşık bin yıl boyunca İran’da Türk kökenli hanedanlıklar yönetimde bulunmuştur. Bu konu ciddi bir şekilde tartışılmalı ve müzakere edilmelidir.

- Tahire Qafarli: İran-ABD arasında baş gösteren çekişmede Avrupa İttifakının yanı sıra diğer güçlerin daha çok kimin yanında yar alacağı ve oluşturulan durumun sakinleştirilmesi için hangi adımların atılmasını hesaplıyorlar. Yahut İran - ABD  çatışması daha çok kimin (hangi devletin) çıkarlarına hizmet eder?

- Dr. Ufuk Cerrah: Öncelikle ABD dışında “Nükleer Antlaşma”nın tarafı olan ve “P5+1 ülkeleri” olarak ifade edilen ülkelerin tamamı “Nükleer Antlaşma”ya sadık kalacaklarını beyan etmişlerdir. Bu ülkeler İngiltere, Fransa, Rusya, Çin ve Almanya’dır. 

Bu antlaşmanın moderatörü ve mimarı olan kurumsal olarak AB, İran’a müdahaleye karşıdır ve “Nükleer Antlaşma”nın korunmasından yanadır. 

Buna karşılık başta İsrail olmak üzere Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Ürdün ise ABD’nin İran’a müdahalesine destek vermektedirler. 

Buna karşılık başta Türkiye olmak üzere bölge ülkelerinin İran müdahalesine karşı bir tavır aldıkları görülmektedir. 

Hâlen devam eden Suriye savaşı, bölge ülkelerine çok ciddi zararlar vermiş durumdadır. İran krizine karşı ülkelerin aldığı bu pozisyonlar tamamen jeopolitik çıkarlarının bir sonucudur. 

Burada şu hususa dikkat çekmekte büyük fayda vardır.

Eğer ABD, İran’a askeri müdahalede bulunursa 70 dolar seviyelerinde olan petrolün varil fiyatının 140 dolar seviyelerine kadar çıkacağı öngörülmektedir. 

Bu durum Rusya gibi petrol ihraç eden ülkelerin kısa vadeli ekonomik çıkarları için uygun görülse de, uzun vadeli ekonomik çıkarları ve küresel ekonomik güvenlik için uygun olduğu söylenemez. 

İran krizinin askerî müdahaleye varmayan yöntemlerle yönetilmesi ya da sınırlı askerî müdahaleler bile petrol fiyatlarının artması için yeterli olacaktır. Ama bu durum AB, Çin, Japonya ve Hindistan gibi dev ekonomileri etkileyecektir. 

Bununla birlikte ABD’nin İran’a askeri müdahalesinin ABD açısından sonuçlarını kestirmek zor görünüyor. 

İran, ABD’nin müdahale ettiği Afganistan, Irak, Suriye, Libya ve Yemen gibi ülkelere benzememektedir ve onlarla kıyas bile kabul etmez. 

İran, tarihi derinliği olan, devlet geleneklerine sahip ve bölgede dikkate alınması gereken kayda değer bir askerî güçtür. 

İran’ın iç yapısı, her ne kadar parçalı bir görünüm arz etse de dış müdahalelere karşı İran halkının özellikle Şii’lik ortak paydasında birleşebildikleri görülmektedir. 

Muhtemel bir ABD müdahalesinin sonucunda belki İran’da rejim değişir fakat bu ABD açısında “Pirus Zaferi” olur. 

ABD’nin karşılaşacağı bu sonuç küresel ABD hegemonyasına meydan okuyan Rusya için olumlu görülebilir ama hâlihazırda Tahran, Moskova’nın bölgedeki stratejik partneridir ve onu kaybetmek istemeyecektir. 

Kısacası bütün aktörler için avantajların ve dezavantajların mevcut olduğu bir jeopolitik durum söz konusudur. Aktörler politik stratejik tercihlerini bu jeopolitik durumu değerlendirerek vereceklerdir. 

- Tahire Qafarli: Jirinovski (Rusiya Liberal Demokrat partiyası) beyan ediyor ki, “İran’la savaş kaçılmazdır ve bu, bölge için büyük tehlikeye işaret ediyor” Siz nasıl düşünüyorsunuz, savaş olabilir mi ve bu, hangi yeni süreçlerin gelişimine itici güç olabilir?

- Dr. Ufuk Cerrah: Ben mevcut durumda ABD’nin İran’a topyekun bir askerî harekât başlatacağını öngörmüyorum. Basra Körfezi’nde askerî varlığını arttırarak İran üzerinde askerî bir baskı oluşturacaktır. 

İran bu baskıya karşılık vermektedir. Ekonomik yaptırımları sıkılaştırarak İran’ın kötü olan ekonomik durumunun daha da kötüleşmesini sağlayacak ve bu yolla İran içinde iç karışıklık çıkaracaktır. 

Bunun denemelerini önceki yıllarda da gördük. 

Askeri anlamda yukarıda ilk sorunuzda ifade ettiğim stratejik bazı hedeflere askerî operasyonların düzenlenmesi söz konusu olabilir. 

Bu askerî harekâtlar ise denizden karaya, karadan karaya füze sistemleri ile stratejik hedeflerin imhası şeklinde gerçekleşebilir. Eğer ihtiyaç doğarsa hava kuvvetlerinin kullanılması da mümkündür.

Fakat askerî açıdan bu tür sınırlı bir harekâtın geniş çaplı bir savaşa dönüşme ihtimali de bulunacaktır. 

Bu nedenle Pentagon’un stratejisini adım adım devreye sokması muhtemel görünmektedir. 

Burada önemli olan konu İran’da yaşanacak iç karışıklığın neye evrileceği, nerede başlayıp nerede sonlanacağı konusudur.

Özellikle bu durum, Türkiye ve Azerbaycan başta olmak üzere bölgeyi doğrudan etkileyecek ve önemli sonuçlar doğurabilecektir.

Irak ve Suriye’nin parçalanması, bölge ülkelerinin lehine bir durum ortaya çıkarmamıştır. 

İran’ın içine sürükleneceği durum da bölge ülkelerinin lehine olamaz. 

Acaba İran’dan sonra sıra kime gelecek” soruları da aklımıza gelmiyor değil. Bu noktada bölge ülkelerinin bağımsızlıklarının ve toprak bütünlüklerinin korunması elzem görünmektedir. 

- Tahire Qafarli: Savaş olursa, Azerbaycan adına hangi süreçlerin ortaya çıkacağı söylenebilir; bu savaşın Azerbaycan’da tutarlı bir misyonu olacağını ummak ne derece doğrudur?

- Dr. Ufuk Cerrah: İran’da ve bölgede yaşanan gelişmelerin Azerbaycan’ı etkilememesi mümkün değildir ve bugüne kadar da etkilemiştir. 

İran krizi, Azerbaycan’ı Afganistan, Irak, Yemen, Libya ve Suriye krizlerinden daha çok ve doğrudan etkileyecektir. 

Bu noktada, Türkiye ve Azerbaycan’ın kaderlerinin aynı olduğunu ve çıkarlarının örtüştüğünü söylemek mümkün. 

Bununla birlikte son yıllarda İran karşıtı ABD müttefiki İsrail ile İran arasında önemli bazı ilişkiler de mevcuttur. 

İsrail ve ABD, İran karşısında Azerbaycan’ı her zaman yanında görmek istemektedir. 

Azerbaycan, İran’ı kuzeyden kuşatan bir coğrafî konuma sahiptir ve İran’da yaklaşık 25 milyon civarında Azerbaycan Türkü yaşamaktadır. 

İran içerisindeki Güney Azerbaycan’da milliyetçilik ve Fars karşıtlığı artmaktadır. 

ABD ve İsrail’in bu durumu kullanmak istediği aşikârdır. Fakat bu konu çok hassas bir konudur. 

Ben bu noktada Bakü Yönetimi’nin Haydar Aliyev’den miras aldığı rasyonel ve pragmatik politikaları takip edeceğini değerlendiriyorum.

İran’da yaşanacak bir parçalanma, Ankara’yı olduğu kadar Bakü’yü de etkileyecektir. 

Olası böyle bir parçalanma sonucunda oluşacak durumda Azerbaycan’ıneski Azerbaycan” olarak kalacağını düşünemeyiz ve bu durum Bakü Yönetimi’ni ciddi bir şekilde sarsacaktır.

Kısacası sonu öngörülemeyen ve rasyonel olmayan politikalardan uzak durmanın her aktörün çıkarına olacağını düşünüyorum. 

Bu konuyu İran bağlamında biraz açmakta fayda var. 

İran coğrafyasında son günlerde meydana gelen sosyal ve siyasi hareketlilik, dünyanın dikkatini sayısı 25 milyon civarında olan İran Türklüğü’nün (Güney Azerbaycan) üzerine çekmektedir. 

İran iktidarına karşı nükleer güç elde etmemesi için mücadele veren ABD-İsrail ekseninin pratik bir mücadele olarak İran Türklüğü’nün varlığı üzerinden hareket etme hesapları gün yüzüne çıkmaktadır.

Irak’ın işgali sürecinde o coğrafyada kendilerine yardımcı kuvvet olarak Irak Kürtlerini değerlendiren ABD’nin, İran’a karşı verdiği mücadelede İran Türklüğü’nü devreye sokmaya çalışması üzerinde iyi düşünmek gerekir. 

Irak’taki Kürtler’in geldiği son nokta ve Suriye’de mücadele eden PYD/SDG terör örgütü modeli ABD’nin ortaya koyduğu iki mücadele biçimidir. 

Bu model, İran Türklüğü’ne uyarlanmaya çalışılarak İran’ın içerden çökertilmesi, böylece ABD’nin, İran’a karşı yapacağı olası bir operasyonda İran’ın direncinin kırılacağı beklentisi söz konusudur. 

Irak modelinde Kürtler, “Yerli işbirlikçi” konumuna düşmüş, bugün ABD, Iraktan çekilme sürecini yaşarken Kürtler, Şii Araplar’ın boy hedefi haline gelmiştir. 

Her ne kadar başlangıçta Türkiye’de “Bir Kürt devleti kuruluyor” endişesi ortaya çıksa da bölgede böyle bir oluşumun yaşayamayacağı, hatta Türkiye’nin desteği ile bu modelin şu an ayakta durduğu gerçeğini görmek gerekir. 

PYD/SDG terör örgütü modeli henüz neticelenmemiş bir mücadele içerisinde olmakla beraber bu hareketi oluşturan yapılar halk nezdinde bir karşılıkları olmayan profesyonel terör grupları olarak görülmektedirler. 

Başarı elde edemeyen bu iki model, İran Türklüğü’ne dayatılmaya çalışılmaktadır. 

Türk milliyetçileri, Irak’ta Kürtler’e işbirlikçi gözüyle, Suriye’de mücadele eden PYD/SDG’ye ise taşeron terör örgütü gözüyle bakarken İran’da yaşayan Türkler, ABD tarafından dayatılan bu iki modelden birini seçmek zorunda bırakılmaktadırlar. 

Suriye’deki metodu İran’da uygulamak isteyenlerin görmesi gereken en önemli gerçek Türk milliyetçiliği tarihinde, silahlı mücadelenin Türkler’e hiç bir hak kazanımı vermediği gerçeğidir.

Irak’taki işbirlikçi Kürt hareketi de medeniyet ve imparatorluk kurmuş bir millete yakışmayacak sıradan bir hareket olduğundan bu örnek de İran Türklüğü’nün mücadelesine emsal olamaz. 

İran’daki Türkler’e model dayatmaya çalışmak bölgeyi bilmemekten kaynaklanmaktadır. 

İran Türklüğü, 1924 yılına kadar İran’da iktidardaydı ve Pehlevi sülalesi ile İran’da iktidara Farslar geçmiştir. Yani İran Türklüğü ne Irak’taki ve Suriye’deki Kürtler’e ne de Suriye’deki halk çoğunluğunu elinde bulunduran Sünni Araplara benzer. 

Suriye’nin ve Irak’ın tarihi incelendiğinde bu gerçek daha iyi anlaşılır. 

Dolayısıyla İran Türklüğü’nün tarihi arka planı müthiş bir birikime sahiptir. 

Bu nedenle İran Türklüğü’nün geleceği, İran’da demokratik sistemin daha aktif bir şekilde hayata geçmesiyle orantılıdır.

Bulgaristan’da yaşayan Türkler, bundan 25 yıl önce vatanlarını terk etmek zorunda bırakılırken verilen demokratik mücadeleler neticesinde vatanlarından sürgün edilenlerin daha sonra iktidara ortak oldukları örneği İran Türklüğü’nün en rahat kabul edebileceği güzel bir misaldir. 

İran’a yapılacak olası bir operasyonda işbirlikçi olmak, İran Türklüğü’nü tarihten siler ve bir daha Şah İsmail geleneği varlık bulamaz. 

Türkler arasındaki tatlı bir rekabet, gelişmeyi tetikler ve medeniyet sürecini başlatır. 

Eğer İran Türklüğü, işbirlikçi konuma itilirse bu rekabet ortadan kalkar ve hem İran Türklüğü yok olur ve hem de Türk rekabeti ortadan kalkacağından Türk medeniyetinin geleceği kararır. 

İran Türklüğü’nün ve Türk dünyasının medeniyet savaşının kaderi, İran Türklüğü’nün İran’da vereceği demokratik mücadelededir. 

İran, eninde sonunda demokratik düzene geçecek ve Türkler, 1924 öncesine döneceklerdir. Bu İran’da yaşayan başta Farslar olmak üzere tüm halklar için bir çıkış yoludur. 

İran Türklüğü’nün İran’da verdiği mücadele, kültürel hakların demokratik sistem içerisinde daha aktif olarak kullanılmasına dönük bir mücadeledir. 

Buna rağmen İran iktidarının, ABD-İsrail cephesinin psikolojik operasyonlarına aldanarak İran Türklüğü’ne baskılar yapmaya başlaması kabul edilebilir bir gelişme değildir. İran iktidarı geleceğini düşünüyorsa İran Türklüğü’nün tüm demokratik taleplerini yerine getirmek zorundadır. 

ABD-İsrail ekseninin tertiplediği psikolojik harekat operasyonlarına aldanarak Türklüğü yok saymaya çalışması İran iktidarını kaosa sürükleyecek ve bu kaos ne Türklere ne de İran Fars rejimine bir fayda sağlayacaktır. 

İran Türklüğü de ABD-İsrail eksenli psikolojik harekâtlara alet olmadan İran’da vermiş olduğu mücadeleyi devam ettirmeli ve İran’ın bölünmesine değil, bütününe talip olmalıdır. 

Zira İran’ın bölünmesi nereden başlar, nerden biter bunu şimdiden kestirmek mümkün değildir. 

Ne İran’ın baskıcı iktidarı ne de İran’a operasyon yapmak isteyen güçler tarafından bir Türk’ün burnu bile kanatılmasın; bu da ancak demokratik mücadele ile olur. 

Hem Türkiye hem de Azerbaycan için İran Türkleri (Güney Azerbaycan) meselesi çok önemli bir konudur. ABD’nin muhtemel İran operasyonun konuşulduğu bu günlerde konunun hassasiyetle ele alınması büyük önem arz etmektedir. 

"DAĞLIK KARABAĞ SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ İÇİN '3+2 PLATFORMU'NUN UYGUN OLACAĞINI DÜŞÜNÜYORUM..."

- Tahire Qafarli: Azerbaycan’ın Dağlık Karabağ bölgesinde toplanan və arazilerimizi kontrol eden terörist ermeni gruplaşmalara karşı uluslararası ölçekteki mevcut yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Dr. Ufuk Cerrah: Azerbaycan’ın karşı karşıya kaldığı en önemli sorun, ülke topraklarının yüzde 20’sinin Ermenistan tarafından işgal edilmiş olmasıdır. BM ve AGİT kararlarına rağmen bu haksız ve hukuksuz işgal devam etmektedir. Bunu kabul etmek mümkün değildir.

Dağlık Karabağ sorunun çözümü için Bakü Yönetimi’nin uluslararası hukuka dayalı ve adil çözüm önerileri bulunmaktadır.

Bakü’de bir Türk heyeti ile bulunduğum sırada Sayın Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in ağzından bu çözüm önerilerini dinlemiştim. O toplantıda şunu gördüm ki Bakü Yönetimi, bütün imkânlarını kullanarak bu sorunu çözmek için mücadele etmektedir.

Dağlık Karabağ meselesi Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne ilişkin bir meseledir ve bir beka sorunudur. 

Bu noktada Azerbaycan’dan kimse geri adım atmasını bekleyemez.

Bu hassasiyeti yabancı akademisyen, bürokrat ve asker arkadaşlarımıza da anlatmaktayız. 

Dağlık Karabağ konusundaki anlaşmazlık Güney Kafkasya’daki en önemli güvenlik problemini oluşturmaktadır. 1994 yılında ateşkes sağlanmasına rağmen, zaman zaman sınırlarda çatışmalar çıkmaktadır. 

Dağlık Karabağ sorununu çözecek bir barış antlaşması henüz imzalanamamıştır. Dağlık Karabağ ile ilgili olarak AGİT’in Minsk Grubu çerçevesinde görüşmeler sürmektedir. Fakat olumlu bir sonuç alınamamıştır. 

Minsk Grubu’nun eş başkanları ABD, Rusya Federasyonu ve Fransa arabuluculuk girişimlerini sürdürmektedir. 

Özellikle 2008 RF-Gürcistan savaşından sonra Moskova’nın arabuluculuk faaliyetlerinde ön plan çıktığı görülmektedir. 

Erivan’da geçen yıl yönetim değişse de Dağlık Karabağ konusunda Ermenistan’da birşeylerin değiştiğini göremiyoruz.

Minsk Grubu” ile de bir yol alınamayacağı ortadadır. 

Bu noktada ben, Dağlık Karabağ konusunda başka çıkış yollarının düşünülmesini ve başka müzakere platformlarının aranmasının gerekli olduğunu değerlendiriyorum. 

Güney Kafkasya’daki bu kritik sorunun çözümü için Minsk Grubu’nun yerine Rusya, Türkiye ve İran’ın içinde yer alacağı “3+2 Platformu”nun oluşturulmasının uygun olacağını düşünüyorum. 

Bu üç bölgesel aktörün Suriye krizi bağlamında ilişkileri gelişmiş ve çok önemli müzakere süreçleri sürdürmektedirler. 

Bu üç aktörün kabul etmediği hiçbir çözüm önerisinin Güney Kafkasya’da hayat bulması ve yaşaması söz konusu olamaz.

Rusya’nın hem Erivan hem de Bakü üzerinde ciddi etkileri bulunmaktadır. 

İran bölgede önemli bir ülkedir. Hem Ermenistan’la hem de Azerbaycan’la önemli ve hassas ilişkileri mevcuttur. 

Türkiye bu platformda Azerbaycan’ın en önemli destekçisi olacaktır. 

Dağlık Karabağ sorunu çözülünce Türkiye sınırlarının açılacağını ve ekonomik darboğazın aşılacağını Ermenistan çok iyi bilmektedir.

Batı’yı bölgeden uzak tutan bu platform Rusya, Türkiye ve İran için önemli olacaktır. Azerbaycan toprak bütünlüğüne kavuşacak ve Ermenistan da tecritten kurtulacaktır. 

Biz ABD’nin İran’a askerî bir müdahale olasılığını tartışırken Dağlık Karabağ meselesinin gelinen noktada, geniş çaplı bir çatışmanın ilk kıvılcımı olabileceğini de düşünüyorum. 

Bu nedenle, bu sorunun çözülmesi öncelikle ve elzem bir konudur.

Beni bu düşünceye sevk eden bölgesel jeopolitik durumu şu şekilde izah etmek isterim.

İçinde bulunduğumuz dönemde terörist hareketler, özellikle 11 Eylül 2001’den sonra daha da hız kazanmış ve buna paralel olarak da uluslararası sistemde yoğun bir şekilde tartışılmaya başlanmıştır.

İkiz Kuleler’e yapılan saldırıların ardından birçok komplo teorileri üretilse de bir gerçeklik vardır ki, bu olay ABD’ye Avrasya coğrafyasında bir dizi açılımlar yapma fırsatı vermiştir. 

11 Eylül terör saldırılarının suçlularının Afganistan’da bulunduğu gerçeğine dayanarak ABD, Ekim 2001’de Afganistan’a bir harekât düzenlemiştir. 

Bu harekâtta ABD, BM’nin ve uluslararası kamuoyunun desteğini arkasına almıştır. 

ABD, bu harekâtı düzenlerken Pakistan, Afganistan, Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan’da askerî üsler kurma başarısını da göstermiştir. (Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan’daki ABD askerî varlığı zaman içerisinde söndürülmüştür.) Bu kazanımların çok önemli politik ve askerî sonuçları bulunmaktadır. 

ABD; Pakistan, Afganistan, Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan jeostratejik eksenindeki askerî yapılanmasıyla Asya’nın kalbine uzanıyordu. 

Böylelikle ABD; Şangay İşbirliği Antlaşması ile 1996’dan beri gündemde olan Çin-RF yakınlaşmasını kontrol edebilme imkânına da kavuşuyordu. 

ABD, 2001 yılından bu yana Asya’daki bu kazanımlarıyla Hazar Havzası enerji kaynaklarını ve şer ekseninde gördüğü İran’ı doğudan kontrol etme fırsatını da yakalamış oluyordu. 

RF’nin görece güçlenmesi ile Orta Asya’daki ABD kazanımları zayıflasa da Afganistan ve Pakistan üzerindeki etkisi tartışmasızdır. 

2003 yılının Mart ayında BM’ye ve uluslararası kamuoyuna rağmen Irak’a düzenlenen harekât ise ABD açısından durumu bir çıkmaza sokmuştur. 

Henüz Afganistan’da tam bir istikrar ve kontrol sağlanamadan Irak’a yönelinmesi bir dizi sıkıntıları da beraberinde getirmiştir.

Irak’ta Saddam rejimi devrilmiş fakat istikrar sağlanamamıştır. 

ABD, Irak için bütçeden büyük miktarlar ayırmak zorunda kalmıştır ve bu durum Washington yönetimini zorlamaktadır. 

Irak’ın içinde bulunduğu durum bölge devletlerini rahatsız etmektedir. 

ABD bazı askerî unsurlarını bölgede bırakarak Irak’tan 2011 yılı sonunda çekilmiştir. ABD’nin 2011 yılında bölgeden çekilmesi ile birlikte Afganistan ve Pakistan içlerinden başlayarak İran-Irak-Suriye-Lübnan (Hizbullah vasıtasıyla) jeostratejik ekseninde Şii jeokültürel yapılanması ön plana çıkmıştır. 

Basra Körfezi’nde, İran dışındaki ülkelerdeki (Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Umman) Şii nüfus dikkate alındığında bölgede İran’ın önemli bir etkinlik kazandığı görülmektedir. 

Bununla birlikte hiç istenmese de Suriye Savaşı Ortadoğu’da Şii-Sunni ekseninde bir çatışma riskini ortaya çıkarmıştır.

Hâlihazırda Rusya ve İran’ın, Suriye krizi üzerinden bölgede ciddi bir kazanım elde ettikleri görülmektedir. 

Yemen iç savaşında İran ve Suudi Arabistan’ın büyük rekabeti devam etmektedir. 

Soğuk Savaş sonrası ABD’nin bölgede uyguladığı yanlış politikalar Orta Doğu’yu daha da istikrarsız hâle getirmiş bulunmaktadır.  

ABD, Körfez’de ağırlıklı bir askerî güce sahiptir. 

Irak’taki askerî varlığına bir de 2002 yılında “Pankisi Vadisi” sorunu dolayısıyla Gürcistan’da elde etmiş olduğu askerî kazanım da eklenirse, ABD’nin Körfez-Mezopotamya-Kafkasya jeostratejik mihverinde bir askerî yapılanmaya gittiği görülmektedir. 

Bu noktada, ABD’nin Suriye’de terör örgütü PKK/PYD ile stratejik ittifakı göz önünde bulundurulmalıdır. 

Orta Doğu’da elde ettiği bu kazanımla ABD; enerji kaynaklarını, enerji kaynakları aktarım hatlarını ve gittikçe önem kazanan su kaynaklarını kontrol edebilme fırsatını yakalamış bulunmaktadır.

Burada üzerinde önemle durulması gereken bir konu da ABD’nin, Körfez-Mezopotamya-Kafkasya jeopolitik mihverindeki yapılanmasında bir boşluğun bulunduğudur. 

Bu boşluk ise Türkiye’nin zengin su kaynaklarının bulunduğu Doğu Anadolu Bölgesi ile İran’ın Güney Azerbaycan bölgesidir.

Hatırlanacağı üzere ABD, 2. Irak Harekâtı’na başlamadan önce, Türkiye’den birçok liman ve hava üssü talebinde bulunmuştu. 

Bu askerî tesislerin İskenderun, Bitlis, Batman, Muş, Trabzon gibi illerimizde bulunmasının tesadüf eseri olduğunu düşünmüyoruz.

Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesi, hem sahip olduğu su kaynakları ile hem de Hazar Havzası ve Orta Doğu enerji kaynaklarını Akdeniz’e ve Avrupa’ya ulaştıracak coğrafî konumu ile jeostratejik değeri ön plana çıkan bir bölgedir.

İran; Irak ve Suriye gibi kolay bir hedef olmasa da 2. Irak Harekâtı ve Suriye iç savaşından sonra, üzerinde büyük baskılar hissetmektedir. 

ABD’nin orta vadede İran’daki rejimi değiştirmek ve Güney Azerbaycan’da özerk yapı oluşturarak bu bölgede kazanımlar elde etmek gibi bir hedefinin olduğunu değerlendiriyoruz. 

Dolayısıyla gelecek dönem içerisinde Körfez-Mezopotamya-Kafkasya jeostratejik mihverinin politik-askerî bir dinamizm içerisinde olacağını öngörebiliriz. 

Buradaki esas ve başlangıç çatışma noktasının Dağlık Karabağ nedeni ile Ermenistan-Azerbaycan arasında olması muhtemeldir. 1994’ten bu yana bölgede ateşkes sağlansa da hâlihazırda küçük çaplı çatışmalar devam etmektedir. 

Dağlık Karabağ konusunun sıcak bir çatışmaya dönüşme ihtimali RF, ABD, Türkiye, İran ve AB’yi doğrudan etkileyecek ve bu çatışmanın içine çekebilecektir.          

.

Versus.Az İnformasiya Agentliyinin Baş Redaktörü Tahire Qafarli’nin dikGAZETE.com yazarı stratejist Dr. Ufuk Cerrah ile söyleşisinin Azerbaycan Türkçesi'nden Türkiye Türkçesi'ne aktarılan tam metnidir.

.

dikGAZETE.com 

Dr. Ufuk Cerrah’ın @cerrah_ufuk sitemizdeki yazıları için tıklayın..

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

sanalbasin.com üyesidir