1. bölümde bahsettiğimiz gibi, dünya ilaç sektörü bir trilyon doların üzerinde bir Pazar oldu... Küreselleşmenin avantajlarını da kullanan sektör, her geçen gün entrikalarını dünya çapında daha da artırmaktadır.

Nasıl olsa ilaca talep çok... 

Talep azalsa bile yeniden talebi ve fiyatı artıracak -ikame ve ihya edici- unsurlar devreye sokuluyor…

Bazı ilaçların alınmaması sizi ölüme sürükler” tehdit algısıyla sağlık paradigması ve ilaç sınırları yeniden belirleniyor... 

Birileri -tepeden inme- ilaç referans aralıklarını yeniden ayarlıyor; referanslar aşağı çekilirken piyasaya yeniden ilaçlar pompalanıyor. 

Kurumlara ve şahıslara rüşvetler dağıtılıyor; akademisyenler televizyonlarda, radyolarda, sosyal medyada propagandalara başlıyor.

Çok ilginçtir, bu propaganda faaliyetleri öyle inandırıcı yapılıyor ki size siyah rengi gösterip ”bu beyazdır” diyen uzmanlar, toplumda inanılmaz sayıda taraftar bulabiliyor. 

Bu tür propaganda orduları yüzünden Amerika’da sigara yasakları, yaklaşık 30 sene devreye sokulamamıştır...

Philip Morris dünya çapında yediği tokatı, şimdilerde filmler içinde gizli reklamlarla yapmaya çalışıyor. 

Dikkat edilirse eskiye göre sigara kullanımı azalmasına rağmen, her nedense yeni filmlerde sigara içme -neredeyse her sahnede- yaygın olarak kullanılmaya başladı. 

İlginçtir; yakın çekimle, başkahramanın elinde -hiçbir teknik sebebi olmadığı halde- etkili ve özendirici şekilde sürekli sigara içiliyor...

Anlaşılan Philip Morris amca, kesenin ağzını sonuna kadar açmış... Aynı tezgâhlar, alternatif olarak üretilen elektronik sigaralarda da devam ediyor…

Sigara propagandaları, aynı zamanda sağlık sektöründe, ilaç firmaları için müşteri artıran tezgâhın bir parçası da olmaktadır.

Dünyada ilaç kullanmayan var mı” diye bir soru yönelttiğimizde, bu soruya nasıl bir cevap verirdiniz? Ya da “ilaç kullanmak zorunda mıyız” diye bir soruyla muhatap olsaydık ne cevap verirdik?

Bildiğimiz kadarıyla ilaç kullanmadan sağlığını sonuna kadar muhafaza eden insana ender rastlanmaktadır.

Bütün insanların -az veya çok- ilaç kullanması pratik bir gerçektir.

İlkel yaşayan insanlar bile kendilerine göre bazı doğal ilaçlar yaparak yaşıyorlar. Ancak doğayla barışık yaşayan toplulukların, bizim yaşadığımız hayat tarzı ve de ilaç kullanımlarının farklı olduğunu görüyoruz.

Onlar, binlerce yılın tecrübesini kullanarak, yan etkileri hemen hemen sıfıra yakın olan bitkisel ilaçları kullanıyorlar... Zaten hayatlarında ilaç gibi bir nesneye de aşırı bir ihtiyaç duymadıkları anlaşılıyor. 

SAĞLIĞIMIZI BOZAN UNSURLARDAN UZAK DURMA ŞANSIMIZ VAR MI?

Bizlere gelince, hayat tarzımızın getirdiği eksilerle sağlıklı bir hayat sürmemiz mümkün görünmüyor... 

Ne yazık ki çarpık şehirleşmenin getirdiği olumsuzluklarla daha baştan sağlıklı ortamı elimizden kaçırmışız. 

Bizler hava kirliliğine mahkûm şehirlerde yaşamamızın bedelini ödemeye daha baştan razı olmuşuz...

Ne kadar lüks yapılar, ne kadar lüks siteler yapılırsa yapılsın, cazibesi büyük, kalitesi düşük bu şehirlerde, vücudumuza yeterince oksijen (O2) gidiyor mu?.. 

Vücudumuzun, ihtiyacı olan gıda yanmasını, kirli havayla ne derece sağlayabiliyoruz? 

Yeterince oksijen alamayan vücudumuzun başta sindirim sistemimizden, organlarımıza hayat veren kana kadar, olumsuz tepkilerini tüm hayatımız boyunca yaşıyoruz. 

 Ne yazık ki şehirdeki insanlar, kendi tercihleriyle oluşturdukları bu hayat tarzının sonucuna katlanmak zorunda kalıyor... 

Şehir insanı, kirleticilerin etkisiyle yavaş yavaş zehirleniyor... 

Hava kirliliği, havanın doğal bileşiminin belirli ölçüde değişmesiyle ortaya çıkmaktadır. 

Havanın fiziksel, kimyasal ve biyolojik özelliklerinin değişmesi, canlıların yanında, cansız varlıkları bile etkilemektedir. 

Biz daha çok, canlıları olumsuz etkileyen kirlilikleri özetleyelim: Karbondioksit (CO2), Karbon monoksit (CO), Kükürtdioksit (SO2), Metan (CH4), Azot Oksitler (NOx), Kloroflorokarbon Gazları (CFC-H), Hidrokarbonlar, Toz Emisyonlar (Partikül Maddeler), Ozon (O3), kurşun (Pb), Su Buharı...

Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre, hava kirliliği nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı yılda yedi milyona ulaştı. 

Türkiye'de hava kirliliği, 2017'de 51 bin 574 can kaybına sebep oldu. Bu rakam, aynı yıl trafik kazaları kaynaklı ölümlerin 7 katı...

Ayrıca fizyolojik ihtiyaçlarımız olan yeme-içme, giyinme ve barınmada da şansızlık yaşamaktayız... 

Yediklerimiz, giydiklerimiz doğallıktan gittikçe uzaklaşıyor... 

Barınaklarımız sağlıksız beton yapılardan oluşmaktadır... 

Yüksek ve sık binalar, hava koridorlarının yokluğu, yanlış çevre ışıklandırmaları, betonun çevre ve binaya verdiği olumsuzluklar vb. yanlış uygulamalarla sağlığımızı tehlikeye sokmuş bulunuyoruz.

Özellikle yeni yapılarda, alaturka tuvaletlerin olmayışı, insan sağlığı için büyük bir kayıp. 

Doğal olan, çömelerek tuvalet ihtiyacımızı gidermektir…

Bağırsaklarımızın doğru çalışmasına yardımcı olan 35 derece çömelerek, boşalmayı sağlayan alaturka tuvaletler, doğal hayata en uygun olanlarıdır.

Vücudumuz da Allah tarafından doğal hayata göre tasarlanmıştır… 

Tabiata aykırı yapılan her davranış, dünyamıza ve canlılara zarar vermektedir.

Yıllardır bilimsel araştırmalar gösteriyor ki modernleşen insanlar yanlış dışkılıyor. Modern (klozetli) tuvaletlere oturduğumuz zaman puborectalis kası, rektumu (kalın bağırsağın son 10-12 cm’lik kısmı) baskılıyor, bu yüzden dışkılama sağlıklı bir şekilde gerçekleşmiyor. Bunun sonucunda ciddi sağlık problemleri ortaya çıkabiliyor…

Çömelerek tuvalet yaptığınızda ise, şekilde görüldüğü gibi puborectalis kası gevşeyerek, kalın bağırsağın son kısmı olan rektumu düz hala getiriyor ve kolay dışkılamayı sağlıyor… 

Materyalist sistemde çevre ve insanın bozulmasıyla başlayan süreç sağlıksız ortamları beraberinde getirmektedir...

Bu durumda, bozulan sağlığımızı sürekli düzeltme ihtiyacı duymamız pek de sürpriz değil. 

Böylece ilaç maceramız başlıyor... 

Bütün mesele, ne tür ilaçlar alacağız; bitkisel mi kimyasal mı?

Ya da hiç ilaç almadan doğal yollara mı baş vurmalıyız?.. 

Bu soruların cevabını vermek cidden çok zor... 

Hayat tarzımızı değiştirmek imkânsız ise o zaman “ilaçlara merhaba” demek zorundayız... Zira iyi bakım veya doğal yiyeceklerle işi kurtarmak da pek kolay görünmüyor... 

Soner Yalçın’ın 577 sayfalık kalın kitabında, dünyada ve Türkiye’de tıpla ilgili kurumların ve etkili, makam sahibi şahısların aldığı paralar ayrıntılarıyla (isimleriyle) belirtilmiş... 

Kitap, Rockefeller’in başını çektiği dünya çapında organize edilen bu ilaç sisteminin sahtekârlıklarını, entrikalarını çok geniş bir şekilde anlatıyor…

-devam edecek-

.

Raşit Anaral, dikGAZETE.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka ve dini değerlere aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk, yorum sahibine ya da içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Savaş Kara 2020-05-20 14:12:24

Raşit Bey,
Ben yazar değilim. Bir sitede; siteyle ilgisi olmayan bir forumda iki yazı yazdım.
Şu an itibariyle:
Bir yazıma; 152 cevap, 92920 okuma,
Öteki yazıma; 202 cevap, 157206 okuma...
Sırf bu yorumu yazmak için, okunma sayısını 24 saatliğine takip ettim. Biri 35, diğeri 36 okuma oldu.
Demek istediğim şu: "yazdığınız yazının altına yorum var mı, yok mu, bakmıyor musunuz?"
Ya da site yöneticisi, size demiyor mu: "Raşit bey, yazınıza yorum geldi."
İlâçla ilgili önceki yazınız altına attığım yoruma bakın.
Vatanla ve sağlıcakla kalın...


sanalbasin.com üyesidir