-‘sultan’ sana!..-

“Mende Mecnûn’dan füzûn âşıklık istidadı var 

Âşık-ı sâdık menem Mecnûn’un ancak adı var”

.

Dem a dem…

Dem adem

De madem…

Her dem ‘Sıdk' içinde olanın bakışı da duruşu da anlayışı ve anlatışı da sadıktır.

Ol sultanıcaaan ile olmayan evvel ahir ömre, ömürden bir dem deme.

O halde, bilse de bilmese de…

Duysa, duymasa da de madem.

Tesbih içre her bir şey an be an; insana doğru da insandan insana da akmakta hasılı o hâl.

İnsanın güzelliği de bu akışta ki o güzelliği bilen melekler secde etti Adem’e.

Alemin merkezinde insan.

İnsansın, ademsin, bir âlemsin…

Şükür ki varsın!

Ve her güne yeniden doğansın…

Anlamayana enerji tüketmekten, anlayana da anlatamamaksa dert, yan adem.

Sadıklardan olan, her dem sadıktır; arada az kopukluk ya da gaflet olsa da o sadakate gölge düşmez; aynı şekilde, bir hafiflik ve yakınlaşma da belli çekim kuvveti ile o derece artar.

Sinsi esen rüzgâra, iki aradan gelen yele, herhangi bir cereyana kapılsan da sırtında bir yelek ve tebessümle bakasın ki üfleyip geçe gide o hal de.

İnsanı insana zindan eden her ne varsa o değil aslolan.

İmanla…

Vicdanla…

İtimat…

Ve heyecanla…

Kabarıp kabarıp şişen merhamet dolu yüreğinde hep bir doğum sancısı ile yürürken ve yanarken, hatırlarken, umudun ve hasretin koynunda uyurken sığındığın yer, hep o aynı yerdesin.

Adamı adam gibi, hatunu hatun gibi her demde her dem hep bir adem ki geçmişin ve geleceğin de farkında, yaşın, yaşadığın, yaşayışın ve zamanın da çok üstü ve ötesindesin, farkındasın değil mi sen.

Kiminde hep bir hayranlık istidadı; rüzgara, esen yele, yağana savurana, gürleyip geçene, fırtınaya bile; gökte uçan, suda yüzen, yerde sürünene de; ata-arabaya, küçüğe-büyüğe, topa-tüfeğe bile; vaktin duruşuna, boşu-boşuna savrulana, yanıp tutuşmuşa da hayran o bakışta bütün; kimi de gözünde perde, kalbinde mühürle tek kendini değil, uzak-yakın etrafı da yakıp-yıkışta; “tüh” demeden, farketmeden.

O ne denli boş bir bakışsa şu da bir ademdir ki hep o hayranlık istidadı ile var; “Ha” demeden hayran olan.

Kızgınlık, öfke, endişe de olur belki, olmalı da amma genelde bardağa “yarısı boş, yarısı dolu mu” diye değil, içinde bir damla da olsa “var mı yok mu” diye bakan; sonra sonra farkedilen, bir kaç damla da olsa “boş” diye görülmüyormuş meğer ta evvelden bu yana.

Doğum sancısı değil, belki henüz doğmamış bir sancının uykusuydu o da.

İnsana ait ne varsa bir damla su, boşu da dolusu da o aynı su.

Damla damla birleşmiş de olsa, boca edilip doldurulmuş da olsa, hepsi o bakışın dolusu.

Her gün, yeni fark edişlerle uyanmalı insan ki o her uyanış, yeni dirilişlere vesile olup, yeni-yeni yenilesin insanı da hiç durmadan.

Bardağın yarısı boş mu dolu mu” bakışından süregiden çıkarsamalar üretme yanıltmacası değil; o baktırılan bardakta “bir damla da olsa, var mı yok mu” meselesi doğrusu.

Ve biz, her canlı şeyi sudan yarattık” demesine de zıt değil mi bir damla suya da ziyan.

Ya hayran olur insan, ‘hay' demeden ya geçer gider ‘hu' demeden.

Mesafesi uzak-yakın, hayal-gerçek ne olursa bir dosta varmak, damla damla büyüyerek, her dem o sevdada bir olmak Allah için, cismi görünse-görünmese de sarıp-sarmalamak huşu ile zikr-i niyaz ile…

Ölmeden önce ölmenin provası da o sevdada…

Eski Ev”e dön gönül hanenle, bir damla su gibi, damla damla katılıp katışarak ve bütünleşip çoğalarak halka halka…

Ki…

Ev”in sahibine giden-götüren yolda ve çıktığın her yolculukta, -çıkmaya niyetlendiğin ya da- yolunu kaybetme, yolundan şaşma ihtimalin hep olsa da yar demeden yol almamalı ki gayretin ve bereketin getireceği güzelliklerle açılsın düğümleri de alemin.

Aşıklara ve sadıklara, her biri ve her ikisi arası farka da ikisini bir bütüne sarana da inancın ve itimadın gücüne de aşk olsun!..

Övülene, övgüye mazhar olana ve övülebildikçe övülene bak da selam dur sevgiliye de onu da onun sevdiğini de sev sevebildiğince.

Aşkın gözü kör değil, aşkile bak da gör!

Aşık-ı sadıkın gözü de gönlü de net ha…

Aşka zayıf olan kör!

Aşka inancın gözü körse de sıdkın gözünde perdesiz o cennet ya.

Bütün aşklar Allah’a” madem, insanı diri tutan da o aşkın vesileleri değil mi ya.

Sırrına sır diye bak da hayal deme, yüzünü gör aynada bile mahrem deme.

Seni sana bırakmayan hakkına da… Hakka vasıl olana da ferman eyleme.

Fuzuli diye de fuzuli yere de deme; “Gönül tahtına andan gayrı sultân olmasın yâ Rab” diye!

De muhabbetle ki yar kurbanınam!

Taaa haşre dek dem bu dem, aksini görsen de zarar deme.

O yar ile sürülmeyen ömre de ömürden bir dem deme.

.

Yunus Fırat, dikGAZETE.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka ve dini değerlere aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk, yorum sahibine ya da içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Muhammed B. 2020-07-11 03:03:47

İşte bu...
Aşk, gönül, duygu, sevgi, sevgili...
Şiir, yazı, yazar...
Bilgi, birikim ve yetenek...
Tüm bu unsurlar bir araya gelince fark ortaya çıkıyor.
Dilden (ağızdaki fil) değil, gönülden konuşunca böyle estetik bir ürün ortaya çıkıyor.
Yunus Fırat'ı da, dikgazete'yi tebrik ederim.

Avatar
Harun 2020-07-11 03:01:36

öf be... bu nasıl bir aşk nasıl bir aşık böyle deme... sonunda bomba fena patlamış ona dedim öfbee.. MaşaAllah..

Avatar
Emine 2020-07-11 03:06:07

harika


sanalbasin.com üyesidir