Sinemanın, hikâye anlatıcı ozanlık rolünü küçümsemeyelim; hatta önemseyelim ama Homeros, Hesidos, Heredot ve Ksenofon gibi tarihçi ve ozanların somut belge ve kaynakları varken ve Sümeroloji halen tam çözülememiş, esrarı bol bir muammayken sinema, ikinci planda kalır. 

Bu bağlamda, insanlar arası ilişkiler de ülkeler arası darboğazları örnek almış gibidir. 

Daima iyimserlik pompalamak, gerçekleri maskelemek anlamına gelir. Fakat her doğru da her yerde söylenmez ki çünkü bu da lüzumsuz kötümserlik doğurur ve olumsuz bakış açıları ve negatif izlenimler ortaya çıkar. 

Bu gibi nedenlerle az konuşup harekete geçmeli.

Bununla birlikte yaptığımız iş, fotoğrafçılığa çok benzer ve fotoğrafçılık da "An İşçiliği”dir. 

Her kristalize ve özel “an", büyük olayların ve olguların husule gelip netlik kazanması ile imbiğinden damıtılır. 

Doğru soru; “Süreçlerden ne anladığımız” olmalıdır. 

Anı yaşamak” (Carpe Diem) bir spor değil durum bilgisidir.

Bunu aktarmak da “durum notu” olur ve bu durum bilgisini işlemek de diğer adıyla “kompleks bilgiyi örüntülemek” veya ayrıştırmak; parçaları birleştirmek ve “yap-boz”u tamamlamak gibidir. 

Beynin çalışma prensibi; laboratuvarda şeffaf borulardan, kaplardan ısınarak ayrışan maddenin hallerine ve ruhuna çok benzer. Bu yüzden ortaya çıkan kristalize olmuş sonuç; mücadeleden elde edilen değerdir.

Ayrıca çoğu zaman, gündelik hayatta, yaşama kavgasında mevcut mücadele içerisindeyken, rutin modumuzu düşürüp bizi derin bir septik kuyuya çeken; “keskin sirke sorgu sualler”dir ki keskin sirke, küğüne küpüne zarar. 

En basit “GBT sorguları”nda bile, nice profesörleri afallatacak lise mezunu taşralı polislerin akla ziyan sualleri yer almaktadır.

Ben kimim… Ne için… ve Neden?” gibi soruların cevabı; yere, zamana ve koşullara göre değişkendir.

Evet, sadece masumiyet karinesi taşıyan çocuk için sınırlar ve kurallar anlamsızdır çünkü çocuğun dünyasında bu uygulamanın bir karşılığı yok. 

Çocuk, hudutsuz evreninde alabildiğine özgür ihtiyaçlarının doygunluk seviyesini artırmaya uğraşır. 

Karşılıksız ve sınırsız sevgisi engellenince içine kapanarak, dış dünyayı karanlıkta bırakıp cezalandırır. 

Çocuk, bir eli anne memesinde, karnı tok uyurken; alabildiğine bencildir, refahı ve huzuru engellensin ve bölünsün istemez; zaten sınırsız besin kaynağı memeye bağlılık "primitif kavga öncesi saflığı ve masumiyeti" temsil eder. 

Büyüdükçe rekabet ve asil vahşi davranışlar geliştirir.

Haz ilkesi de safi ölüm hazzına karşı, yaşam edinimlerinin olumlanmasına dair bir içgüdü değildir sadece. 

Evet, ölümle hayat bir çatışma içerisindedir; affedersiniz ama biz hepimiz de "sapiosexual" yeni nesil insanlar sayılmaz mıyız? 

Süpersonik algılarımız ve metapsişik durumlarımız da vardır; olabilir, belki pek doğal yani, yoksa değil mi!..

Tüm bunlara binaen onaylanma veya kabul edilme ilkel primitif kabile, grup davranışlarından bu yana süregelen genetik bir ben merkezciliktir. 

Kaynaşmış topluluklarda kanıksanmış alışkanlıklar vardır ki bunlara ya uymak ya da dışlanmak tercihi ile karşılaşırsınız ve grup dinamikleri ile alışkanlıkları değiştirmenin bedeli de çok ağırdır!

Gündelik yaşamın buhranı ve kavgası içerisinde yoğun duygulu “empat” insanlar, gözü ve çakraları kapalı, perdeli insanların verdiği acılar nedeniyle sabır küpüne dönüp, dertlendikçe dertlenirler, malûm. 

Gamsız hayat artık bize çok uzak bir gezegen. 

Bazen perdeyi kaldırırlar ki acı insanları olgunlaştırsın. 

Ötekinin acısından ve düşkünlüğünden avantajlı konumlar ve pozisyonlar devşirmek sağaltıcıdır, şükür sebebidir lakin ki tarihin olağan akışı ve seyri içerisinde son sözü söylemek için de henüz erken olduğu gibi tarih, devrimci durumlar da yaratır ve bu noktada büyük ötekiler devreye girer.

Sakız kokulu bir çarşaf gibi durgun bir gölün kenarında, kiraz ve akasya ağaçları arasındaki ahşap bir evde, sedir divanda mindere oturup, nehrin şırıltısını dinleyip, huşu içerisinde rüzgarla, kelebeklerle, kuşlarla ve yere düşen yapraklarla konuşan bir hayat gazisi olabilirsiniz. 

Gün geçtikçe şarap gibi yıllanır, yüksek bir zaviyeden duygulanımlarınız olur. 

Hatta belki çay, kahve ve sigara üçlüsü arasında "An'dan İçeru" bir yüzü an akışı üzere hayata, diğeri ölüm hazzına dönük, durmadan kendi üstüne kıvrılan bir şerit misali, bitimsiz bir kavgada; ölen de biziz öldüren de ama silah başkasının.

Vesselâm…

.

Halil Emrah Macit, dikGAZETE.com

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol


sanalbasin.com üyesidir