Neolitik devrimin kendini duyurmasıyla, insan hayatının örgütlenişinde ve insanın anlam dünyasında meydana gelen radikal değişiklikler, tarihsel dönemeçlerden geçip evrilerek günümüzün post-endüstriyel tüketim toplumuna kadar gelmiştir. 

İnsanın çevresiyle-doğayla ve mekanla kurduğu ilişki biçimi onun anlam dünyasını oluşturmuş, nesneler ve sembollerle kurduğu maddi yapı ise insanın iletişimsel olarak anlam dünyasının dönmesini ve devam etmesini sağlayan araçları sağlamıştır. 

Tarımın toplum yaşamına girmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni yapılar ve ilişki biçimleri; gelişerek günümüzün tanrı, devlet ve birey temelli yapısını oluşturmuştur. 

İlk mülkiyet ilişkileri, farklılaşma, sınıfsal ayrılıklar, pozitif cinsiyet ayrımı, dinsel kategoriler, böylesine önemli bir olgu olan “tarıma geçiş” ile ortaya çıkmıştır.

İnsanlık tarihinde ilk defa gıda üretimini fiilen yerine getiren insanların kendi tüketeceklerinden daha fazlasını üretmeye başlamış olmaları bir “artı ürün” ortaya çıkarmış, bu da giderek ilk defa anlamlı oranda toplumun kendi içinde farklılaşmasına, uzmanlaşmasına yol açmıştır. [1] 

İnsanın doğa şartlarından korunma ve barınma ihtiyacı dışında ortaya çıkardığı ilk mimari yapılar da bu “artı ürünü” saklamak için yapılan silolar ve daha sonra dini ve yönetsel bir işlev kazanan ziguratlar olmuştur. 

Öbür yandan, insanlık tarihini biraz karıştırdığımızda göreceğimiz tüm toplumsal ve sınıfsal çatışmaların temelinde de “artı ürün”ü paylaşma mücadelesinin bulunduğunu söylemek gayet doğru olacaktır.

Basit bir depo vazifesi gören ilkel silolardan, günümüzün devasa mimari yapılarına, görkemli dinsel mabetlerinden bir güç ve zenginlik göstergesi olan saraylarına nasıl gelindiğini anlamak için; bunun sadece bir gereksinimden doğduğu açıklaması tek başına yeterli değil. 

Daha kapsamlı ve detaylı analizlere, kavramlara ihtiyacımız var.

Bunlardan, insanın anlam dünyasını oluşturan kavramlardan bir tanesi ve en önemlisi “maddi gerçeklik”tir. 

Yani soyut bir mefhumun, fiziksel olarak maddi bir şekil almasıyla insan zihnindeki gerçekliğini kazanması durumu.

İnsan doğasının ikna aşamasında maddi gerçeklerin bu kadar büyük bir yer kaplaması, zamanla insanın zihinsel süreçlerinin nasıl işlediğinin de çözülmesiyle bir tutarlılık kazanmıştır.

Böylelikle toplumsal iş bölümünün gereklerinden biri olarak ortaya çıkan insan üzerindeki denetim mekanizmaları gelişerek, iktidarın mekân üretimi, egemenliğinin devamı ve gücünün simgesi olan yapılara dönüşmüştür.

Henri Lefebvre’in ‘mekânın üretimi’ kavramı, mekan üretiminin toplumsal bir üretim olduğunu ve hakim egemen sınıfların mekanı işgal ederek gündelik yaşantıdaki kontrol, sömürü ve denetim mekanizmasını kurduğunu ortaya koyar. 

Lefebvre’e göre mekânın üretimi, toplumun üretimidir ve kapitalist devlet, mekanın üretimi ile gündelik hayatı egemenliği altına alır. (Lefebvre, 1991) Çünkü mekân, bir toplumun karakterini, alışkanlıklarını ve hafızasını üreten ve biçimlendiren bir dinamiktir. [2]

-1-

Neolitik devrimden sonra ortaya çıkan ikinci büyük bir devrim ise “kent devrimi”dir; yani dağınık haldeki toplumların birleşerek büyük medeniyetleri oluşturması. 

Çin, Hindistan, Afrika, Mezopotamya gibi farklı bölgelerde yaklaşık olarak aynı tarihlerde başlayan bu medeniyetleşme, “artı ürün” üzerinden ortaya çıkan zenginleşme ile uygarlık tarihinin ve toplum biliminin ana konularının da doğmasını sağlamıştır.

Büyük hükümdarlıkların ve yönetici sınıfların, sürekli olarak üreten köylü sınıfı ve köleleri sömürerek bu artı ürüne el koymaları, zaman zaman iki sınıf arasında çatışmalara neden olmuşsa da kendi lüks yaşantılarını, egemenliklerini, otoritelerini ve keyfi yönetimlerini devam ettirmelerine engel olamamıştır.

Milattan sonraki ilk birkaç yüzyılda, Çin İmparatorluğu’nun harikaları olarak inşa edilen Çin Seddi, imparator mezarları ve saraylar, milyonlarca saat iş gücü gerektiren ve toplumun bütününe giderek azalan bir yarar sağlayan yapılar olarak muazzam bir artı ürünün varlığını gerektiriyordu. 

Bu da daha çok yapı ve görkem için daha çok sömürü demekti. 

Bugün dahi, nasıl yapıldığı hakkında çeşitli tartışmaların olduğu milattan önce iki bininci yıllarda firavun mezarları olarak inşa edilen Mısır Piramitleri, bu türden muazzam bir sömürünün ve gösterişin en önemli göstergelerinden biridir. 

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün, örneğin; Çin’in ilk imparatoru olan Çin Şi Huang, bir büyücüden “eğer başka insanlardan uzak durursa ölümsüzlüğe ulaşabileceğini” duymasıyla, birbirine duvarlarla ya da üstü kapalı yollarla bağlı ve içinde bayraklar, çanlar, davullar ve güzel kadınlar bulunan 270 saray yapılmasını emretti. 

Onun hangi sarayda olduğunu söyleyen herkes ölümle cezalandırılacaktı. 

Bir keresinde maiyeti arasında haber veren birisinin olduğunu öğrenince 460 kişiyi öldürttü. [3]

Patriyarkal otoriter bir yönetim biçimi de olan İslamcı İmparatorluk kültünün muhafazakâr ve fallosantrik-imgesel kalıntıları olarak camilerin, mimari olarak dışa dönük sivri ve içerden geniş ve yüksek yapısı insanın Tanrı ile kurmaya çalıştığı psişik bağ ile açıklanabileceği gibi, dönemin iktidarının erkek-egemen yönetsel gücünün de simgesi olarak açıklanabilir.

Bugün, Türkiye tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir hızla inşa edilen camii sayısındaki artışın, toplumun önemli kesiminde haklı bir tedirginliğe neden olduğu ve gayrimüslim cemaati de içine alan bu kesimin tedirginliğinin temelinde; “masum duygularının, iktidarın ölçüsüz -ve güç gösterisi olarak da okunabilecek- kentsel politikası tarafından istismar edildiği” düşüncesi yatmaktadır.

Son zamanlarda medyada tartışılan, AK Parti Hükümeti’nin son icraatlarından biri olan, muhafazakâr kesimin sıra-dışı isimlerinden biri olan Yeni Şafak Gazetesi eski yazarı Dücane Cündioğlu’nun deyimiyle “İstanbul’un siluetine çökecek bir kabus” olan Çamlıca Tepesi’ne yapılan yeni cami projesi ise yapım aşamasında iken bu sorunun zirve yaptığı en önemli konudur. 

İnançlı bir Müslüman olan Cündioğlu, bu cami projesi ile ilgili olan o günlerdeki yazısını şöyle sonlandırıyordu: 

Bir budist derviş olaydım, hayvanların sırtlarını dağlar gibi, Çamlıca’nın omzunu o çirkin dövmeyle dağlayacaklarının farkında bile olmayan ekabiri engellemek amacıyla ve hem de halkımı bu utançtan kurtarmak niyetiyle, hiç tereddüt etmeksizin, üzerime benzin döküp kendimi yakmak isterdim.” [4]

-2-

Roma dönemine özgü, imparator ve komutanlar adına her bir savaş zaferi sonrası bir köşeye kondurulan Zafer Takları misali, AKP Hükümeti’nin her seçim zaferi sonrası birkaç binini öteye beriye serpiştirdiği camiler, David Harvey’in de dediği gibi ‘çok ama boş’ yapılar haline gelmiş durumda.

Üretici köylünün, gayrimüslim cemaatin, ateistlerin emeğinden, ürettiği artı değerden alınan vergilerle yapılan bu birçoğu cemaatsiz dini yapılar, iktidarın toplumun üzerinde yükselen gölgesi olarak gittikçe en yükseğe erişme hırsıyla yaygınlaşmaktadır.

Bu noktada Slavoj Žižek haklı bir soru sormaktadır:

“Yabancılaşmanın ve metalaşmanın kol gezdiği bir toplumda yaşıyorsak eğer, mimarinin yapması gereken şey nedir?

Bizi huzursuz ederek, şaşkına çevirip dehşete düşürerek yabancılaşmanın farkına varmamızı mı sağlamalı, yoksa hakikati yok eden güzel bir hayat yanılsaması mı sağlamalıdır?" [5]

Çamlıca’dan sonra Büyükada’ya da yapılması planlanan bu yapıların, arka planındaki mantığı anlamadan karşı çıkmanın tek başına yeterli olmadığını da söylemek lazım. 

Temel muhalefet argümanı olarak öne sürülen estetik kaygıların ötesinde, toplumsal vicdanının, demokratik yapının, çevresel düzenin ve çok-kültürlülüğün yara alacağını belirtmek gerekir.

Çünkü bu yapıların hızla çoğalmasını zaruri ihtiyaçlardan daha çok, siyasal iktidarın bir güç gösterisi ve halkın zihinsel süreçlerini etkilemede birer maddi gerçeklik olarak okumak mümkün. Bu iktidar totemizmine karşı sivil toplumu, kamu vicdanını ve demokratik dinamikleri göreve çağırmak bir insanlık borcudur.

.

Halil Emrah Macit, dikGAZETE.com

[1] (Mübeccel Kıray, 1983. Aktaran: Fuat Ercan)

[2] ( Aktaran; Can Başar: İktidarın Kültür ve Mekan Üretimi ile Kurduğu Kültürel Hegemonya Altında Eleştiri. Kaynak: http://mimaritasarimveelestiri.wordpress.com )

[3] (Halkların Dünya Tarihi, Chris Harman. Yordam Kitap, Ekim 2011 İstanbul)

[4] ( Dücane Cündioğlu, Yeni Şafak: http://yenisafak.com.tr/aktuel-haber/camlica-icin-yakaris-22.11.2012-425453 )

[5] ( Ahir Zamanlarda Yaşarken: Mimari Paralaks. Slavoj Zizek, Metis, 2011 İstanbul)

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

Avatar
Necdet Çelikdönmez 2020-01-12 08:39:32

Yazar Halil Emrah Macit beyi kutluyorum.Makalesi okununca mesele daha iyi anlaşılacak olup yazarın işlemine kuvvet Yüreğine


sanalbasin.com üyesidir