Birinci Dünya Harbi esnasında Osmanlı İmparatorluğu, doğu cephesinde (Kafkas Cephesi) Rus İmparatorluğu ile savaş halinde bulunuyordu.

Ruslar, Doğu Anadolu ve Kafkasya’da yaşayan Ermeni halkının bir kısmını, “bağımsızlık vaadi” ile kandırmış, Ermeniler savaş esnasında Osmanlı’ya karşı ayaklanmışlar ve Osmanlı’ya karşı Rusya ile birlikte hareket etmişlerdir. 

Bir savaş durumunda bulunan Osmanlı yönetimi ise bir tedbir olarak, bölgede yaşayan Ermeni halkını “Tehcir Kanunu” çıkararak zorunlu göçe tabi tutmuştur. 

Doğu Anadolu’da yaşayan Ermeni halkı, dönemin şartları gereği savaş alanından uzak bölgelere yerleştirilmiştir.

Osmanlı döneminde yaşanan ve 1915 olayları olarak adlandırılan bu zorunlu göç esnasında Osmanlı yönetimi tarafından alınan bütün tedbirlere rağmen, Ermeni tebaadan bir kısmının çeşitli sebeplerle vefat ettiği bilinmektedir. Bununla birlikte bu dönemde Ermeni çetelerinin tedhiş hareketleri sonucu Doğu Anadolu bölgesinde en az Ermeni kayıpları kadar Türk-Müslüman ahalinin de can verdiği bilinmektedir. 

Dönemin şartları gereği alınan bütün tedbirlere rağmen, bu can kayıpları yaşanmış ve Osmanlı yönetimi, bu kayıplarda sorumluluğunu tespit ettiği devlet görevlilerini de cezalandırmıştır. 

1915 yılında yaşanan bu hadiseler hiç şüphesiz tarihin bir konusudur ve sözde Ermeni soykırım iddialarına ilişkin sağlıklı bir karar verilmesi ancak tarihi belgelerin ve gerçeklerin ortaya çıkarılıp değerlendirilmesi ile mümkündür.

Nitekim 2005 yılında Türkiye, bu kapsamda bir tarih komisyonunun kurulması, üçüncü ülkelerin arşivlerinden istifade edilmesi ve karşılıklı ulusal arşivlerin bilim insanlarına açılması önerisini Ermenistan’a sunmuştur.

Fakat Ermenilerin bu konuda hiç de istekli davranmadığı da açıkça görülmüştür. 

Bu noktada bizim konuya ilişkin bakış açımız; olayların ancak ve ancak tarihi belgelere dayalı gerçekler vasıtasıyla aydınlatılacağı yönündedir. 

Sözde Ermeni soykırım iddialarına ilişkin Türkiye’de ve dünyada, tarihçiler tarafından önemli araştırmalar yapılmıştır. 

Ermeni soykırım iddialarını incelemek bizim analizimizin kapsamı dışında yer almaktadır. Bu noktada biz, Ermeni soykırım iddialarının bölgesel barış ve güvenliğe etkisi ile bölgesel jeopolitiğin şekillenmesi üzerindeki etkilerini analiz edeceğiz.

Herşeyden önce, 1915 olayları ile ilgili olarak Ermenistan’ın Türkiye’den, önce tazminat ve sonra da toprak talep etme stratejisi Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesini engellemekte ve bölgesel barış ve güvenliğin sağlanmasına olumsuz etki etmektedir. 

Ermenistan, 1915 olaylarını “soykırım” olarak nitelemekte ve bunun uluslararası toplum tarafından kabul edilmesi için çaba harcamaktadır. Özellikle bu çabalarını 1915 olaylarının 100. yıl dönümü olan 2015 yılında yoğunlaştırmış fakat istediği sonucu tam anlamıyla alamamıştır.

2015 yılında Ermeni soykırım iddialarının başta ABD olmak üzere diğer ülkeler tarafından tanınması için sistemli çalışmalar yürütülmüştür.

Bu kapsamda bir komite teşkil edilmiş ve bu komite diaspora Ermenilerinin kurduğu benzer bir komite ile ortak çalışmıştır. Bu iki komite, özellikle beyaz perdede, yazılı ve görsel medyada bir yılı aşkın süre etkili propaganda çalışmaları yürütmüştür. 

Hem Ermenistan’ın hem de diaspora Ermenilerinin çalışmaları sonucu dünyada 20 ülkede ve ABD’de 36 eyalette 1915 olayları “soykırım” olarak tanınmıştır. Hatta İsviçre ve Slovakya’da Ermeni soykırım iddialarını kabul etmemek bir “suç” olarak kabul edilmiş ve yasal düzenleme altına alınmıştır.

Benzer bir girişimin Fransa’da da yapıldığını görmekteyiz. Fakat Türkiye’nin tepkisi nedeniyle Fransa’daki bu yasa taslağı, Fransız senatosunun onayından geçmemiştir. 

Türkiye, Ermeni soykırım iddialarını “suç” sayan bu girişimlere karşı çıkarken bu tür düzenlemelerin insan haklarına ve genel hukuk ilkelerine aykırı olduğu görüşünü savunmuştur. Türkiye’nin bu çabası başarı ile sonuçlanmıştır. 

Ermenistan ve Ermeni diasporası açısından 1915 olaylarının yıl dönümü olarak kabul edilen 24 Nisan tarihinde ABD başkanlarının yaptığı açıklamalar büyük önem taşımaktadır. 

Bugüne kadar ABD başkanları yaptıkları açıklamalarda “soykırım” ifadesini kullanmamışlar onun yerine “büyük felaket” (Meds Yeghern) deyimini tercih etmişlerdir. Bu tercih, Ermenistan ve diaspora Ermenileri için büyük önem taşımaktadır. 

ABD başkanlarının “soykırım” ifadesini kullanması başta İngiltere olmak üzere diğer ülkeleri de etkileyecek ve soykırım iddialarının kabulü, dünya genelinde yaygınlaşacaktır. Fakat başta ABD olmak üzere birçok ülke, Türkiye ile olan ilişkilerinin bozulmasını istemediği için “soykırım” ifadesini kullanmamaktadır. 

Burada şunu belirtmek isteriz ki ABD Başkanı Trump’ın 2017 yılının Aralık ayında, “Kudüs’ü İsrail’in başkenti” kabul eden yasa tasarısını onaylaması, Ermeni soykırım iddiaları konusunda da “Benzer bir girişimde bulunabilir mi” sorularını da aklımıza getirmektedir. ABD-Türkiye ilişkilerinin tarihinin en kötü döneminde olduğu böyle bir dönemde, Washington yönetiminin bu girişimi yapması rasyonel görünmemektedir. 

Kudüs kararı” gibi rasyonel olmayan tercihler yapan Trump’ın muhtemel girişimlerine karşı Dışişleri Bakanlığımızın şimdiden etkin tedbirler almasını önemsiyoruz. 

Ermenistan devleti açısından Dağlık Karabağ sorunu,varlık gerekçesi” olarak kabul edildiği için, birinci öncelikli sorun kabul edilmekte, 1915 olayları ise ikinci sırada yer almaktadır. 1991 yılında bağımsızlığını kazanan Ermenistan’ın, Levon Ter Petrosyan’dan sonraki iki lideri Robert Koçaryan ve Serj Sarkisyan, Dağlık Karabağ kökenli Ermenilerdir ve bugünkü Erivan yönetimi, meşruiyetini Dağlık Karabağ üzerinden tesis etmektedir.

2018 yılında Rusya ile Batı arasında denge politikası takip etmeye çalışan Nikol Vovayi Paşinyan, Ervivan’da yönetime gelse de Dağlık Karabağ Ermenilerinin, Erivan üzerindeki etkisi hâlâ devam etmektedir.

Diaspora Ermenileri için ise 1915 olayları önem açısından ilk sırada yer alırken Dağlık Karabağ meselesi ikinci sırada yer almaktadır. 

Diasporanın varlık gerekçesi ve meşruiyeti ise 1915 olayları yani sözde Ermeni soykırım iddialarına dayanmaktadır. Türkiye’nin bu ince ayrımı göz önüne alarak politikalar ve stratejiler belirlemesi gerektiğini düşünüyoruz. Dolayısıyla Dağlık Karabağ Ermenileri (bugünkü Erivan yönetimi) ve diaspora Ermenileri ayrımı mutlaka yapılmalıdır. 

Bunun yanında Türk dış politika yapımında dikkat edilmesi gereken üçüncü bir grup ise “Gümrü Ermenileri”dir. 

Gümrü Ermenileri, aslında bugünkü Ermenistan’ın asıl sahipleridir. 

Gümrü Ermenileri, Türkiye ve Azerbaycan tarafından uygulanan ambargo nedeniyle ekonomik ve sosyo-kültürel açıdan çok zor durumdadırlar. Bununla birlikte Ermenistan’a gelen yardımlar, Erivan yönetimini elinde bulunduran Dağlık Karabağ Ermenileri tarafından daha çok Dağlık Karabağ kökenli Ermenilere verilmektedir. Ermenistan’da yaygın olan rüşvet ve yolsuzluk konuları da dikkate alındığında Gümrü Ermenileri olarak tanımladığımız Ermenilerin iş bulmak, ticaret yapmak, iş yeri açmak gibi konularda büyük sıkıntılar yaşadığı değerlendirilmektedir. 

Türkiye tarafından özellikle Türkiye sınırına yakın Gümrü ve çevresinde çok zor şartlarda yaşayan bu Ermenilere gerekli desteğin sağlanması büyük önem taşımaktadır. 

Türkiye’nin içinde bulunduğu konjonktüre göre başta ABD ve AB olmak üzere çeşitli kesimlerden “soykırım iddialarının tanınması” yönünde baskılara maruz kalacağını da değerlendirmekteyiz. 

Özellikle, AB ile müzakere süreci devam eden Türkiye’nin önüne bu konu bir ön şart olarak konulabilir. 

Müzakere süreci ve AB üyeliği ile yakından uzaktan alakası olmayan bu durum, Türkiye tarafından hukuksal gerekçelerle reddedilmelidir. 

Son zamanlardaki İsrail-Türkiye ilişkileri değerlendirildiğinde bu sorunun yine İsrail parlamentosu Kneset’te sık sık gündeme geldiği de görülmektedir. İsrail, Azerbaycan’la olan ilişkilerini bozmamak ve herşeyin soykırım olarak değerlendirilip “Yahudi soykırımı”nın önemsizleştirileceği düşüncesi ile Ermeni soykırım iddialarını kabul etmeyeceği, fakat Knesset’te gündeme getirerek baskı unsuru oluşturacağını değerlendirmekteyiz. 

Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleştirilmesi yönünde İsviçre’nin arabuluculuğunda başlatılan müzakere süreci neticesinde, 10 Ekim 2009 tarihinde Zürih’te “Diplomatik İlişkilerin Tesisi Protokolü” ile “İkili İlişkilerin Geliştirilmesi Protokolü” imzalanmıştır.

Söz konusu protokoller, ikili ilişkilerin normalizasyonu için bir çerçeve sunmaktadır. Protokoller, onaylanmalarının uygun bulunması için TBMM’ye sevk edilmiştir. Ermenistan’da ise protokoller, anayasaya uygunluğu açısından incelenmek üzere Anayasa Mahkemesi’ne iletilmiş; Anayasa Mahkemesi, 12 Ocak 2010 günü, protokollerin Ermenistan Anayasası'na uygun bulunduğunu açıklamakla birlikte, 18 Ocak 2010 tarihli gerekçeli kararında protokollerin lafzına ve ruhuna aykırı önkoşullara ve kısıtlayıcı hükümlere yer vermiştir. 

Karar, bu haliyle protokollerin müzakere gerekçesini ve protokollerle hedeflenen temel amacı zedelemiştir.

Ermenistan, protokollerin onay sürecini askıya aldığını, 23 Nisan 2010 tarihli bir nota ile Tiflis Büyükelçiliğimize bildirmiştir. 

Bilahare, Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan tarafından Şubat 2015’te söz konusu protokoller, Ermenistan Parlamentosu’ndan geri çekilmiştir. 

Türkiye, Ermenistan’la normalleşme sürecinin daha da ileriye taşınması yönündeki iradesini korumaktadır.

Protokoller hâlen TBMM’nin gündeminde yer almaktadır.  

Sonuç olarak; Ermenistan’ın 1915 olaylarını sözde soykırım olarak kabul eden politikası Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi önündeki en önemli problemdir. 

Bununla birlikte, Dağlık Karabağ üzerindeki işgalin devamı da sınırların kapalı olmasına neden olmaktadır. 

Türkiye, “Tarih komisyonu” kurulması ve “Ulusal arşivlerin karşılıklı olarak açılması” ve 1915 olaylarına ilişkin kararın siyasiler değil tarihçiler tarafından verilmesi gerektiği yönündeki bütün girişimlerine rağmen sonuç alamamaktadır. 

2009 yılında ilişkilerin normalleştirilmesi için atılan adımların da bu çerçevede Türkiye tarafından bir iyi niyet göstergesi olduğu görülmektedir. Fakat Erivan yönetimi, hem sözde soykırım iddialarından hem de Dağlık Karabağ işgalinden vazgeçmeyerek bölgesel güvenliğin ve barışın tesisini ciddi bir şekilde engellemektedir. 

Bu durum, jeopolitik bir problem olarak değerlendirilmekte ve bölgesel jeopolitik durumun şekillenmesinde önemli etkilere sahip olmaktadır. 

.

Dr. Ufuk Cerrah, dikGAZETE.com

Twitter'da bizi takip edin: @cerrah_ufuk , @dikgazete

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

sanalbasin.com üyesidir