“İnsan hür doğdu ve her taraftan zincirlere bağlı.” Dünyayı algılayışını bu şekilde ifade eden Rousseau, demokrasi vasıtasıyla insanın özgürlüğüne kavuşacağını vaat ediyordu.

Yükümlülüklere doğan insanı özgürleştirmek, gerçekten hangi ölçüler içerisinde mümkün olabilir!

Her düşünürün, toplumu daha iyiye, daha güzele, daha yaşanabilir (tahammül edilebilir) dünya yaratma (morfoloji) saikiyle hareket ettiği niyetinden şüphe etmemiz için fazla bir gerekçemiz yok.

Çok çeşitli şekillendirilebilen dünya algılamaları içerisinden tercihimize şayan olanını benimserken, ayrı bir sorumluluk daha üstlendiğimizi, yeni bir bağımlılık edindiğimizi unutan filozofların, bizi kendi hapishanelerinde ağırlamaya davet etmeleri, affedilebilirlik sınırlarını aşan cüretkârlık mı, yoksa gizli beklentilerimize verilmiş bir cevabın şekillenmişliği mi!

Moral (ahlâk) ve etik kavramlarını ayrıştıran Zygmunt Bauman, “Ahlâklı fert olarak yalnızım; sosyal fert olarak sürekli başkalarıyla beraber olmama rağmen, etrafımı sıkı bir dokuyla saran emir ve yasaklara karşın, özgür olmam gibi.” der. Bu düşüncesini özetleyen Maurice Blanchot’u alıntılayan filozof: “Burada herkes kendi hapishanesinde, fakat bu hapishane alanında herkes özgür.”

İkna olunan öğretiler yanı sıra, edindiğimiz mimesis davranışların içselleştirilmesi vasıtasıyla oluşan vicdan, kendi başına bir merci oluşturur. Bu mahkemede sanık sandalyesinde oturan kendimiz, yargıç ise ‘benüstü’ olarak adlandırdığımız, yasak ve emirlerin tümüdür.

Ahlak değerlerinin uygulanması için gerekliliği tartışılmayan vicdan, sağlam bir altyapı oluşturur. Kanundan ve komşudan kaçanı vicdan yakalar. 

Karşılığı (yaptırımı) olmayan vicdan bir anlam ifade etmediği gibi, her vicdan da ayrı kaynaklardan beslendiği için genel bir vicdandan söz etmek mümkün olmaz.

Karıncayı incitmekten imtina eden vicdan sahibi, bir öğretiye aykırı düşmek istemez; aynı vicdan sahibinin, gücünün farkında olması ile birlikte onu, günün birinde kullanabileceği olasılığı da yok sayılamaz.

Buna karşın, Mısır’ı fethetmeye (kan akıtmaya) giden Napolyon, gücünün vermiş olduğu özgüvenle, başka bir öğretinin (“Mısır’a demokrasi götürüyoruz”) takipçiliğini yapıyordu. 

Birinin diğerinden farklılaşmadığı bu iki anlayışta, gücün farkında olunması ve fakat onu kullanıp kullanmamaktaki karar merciinin, vicdani yaklaşım olduğunu söylemek zor, çünkü icraatın getirisi önem arz eden gerçek neden olabilir.

Vicdani sorumluluğun meşrulaştırılması çeşitlilik gösterirken; politika ve ekonomi belirli ideolojiler eşliğinde, mümkün olduğunca ortak vicdanın oluşturulmasına beraberce katkı yaparak, bir çerçeve çizerler, çünkü kontrol kolaylaşır.

Hazırlanan konsept, tarihi süreçte içeriği korunan ve fakat, toplumsal değişimler göz önünde bulundurularak, -Çağa uygun kurnazlıklar işlenerek- zaman üstü örgü dokuma girişimidir.

Vicdan’ın, herhangi bir iç dürtü olmaması dolayısıyla, üretilmesi gereken olgu olduğu düşünülürse, onu hazırlayan aktörlerin de olması kaçınılmazdır.

Erişilmesi zor bir mevkide, konforlu makamda, müreffeh koltukta oturarak; adalet-eşitlik-kardeşlik dağıtma derdinde olanların icraatları statükoyu, yani kendi pozisyonlarını koruma arka planından kaynaklanmıyorsa, bunun bir tartışma ortamında yapılması en uygun olanıdır. Eğer iyi niyetlerinin bir eseriyse, bunu, zihin narsizmi (*) olarak yorumlamak mümkündür. Bu anlamda zihin narsizmi: “Kendi mantık ve vicdanından başkasını tanımama” demektir. “Kendisinden daha akıllı veya vicdanlı olabileceğine inanmayan mantık yürütmek” anlamındadır. Zamanla bu zihinsel algılamaya kendisi de inanan toplum önderlerinin hazırladıkları vicdan kodeksinin, toplumca uyulması beklentilerini oluşturur. 

Meritokratik elementler taşıyan ekonomi ve politika, başarı endeksine yoğunlaştığı için tek ölçünün arzu edilen statünün insan gayretiyle maksimize karşılığını alma gayretine yöneliktir. Vicdanlı olma kriterlerinin de bu minval üzerinden seyretmesi, anlaşılabilir argümanlardır. Akıllı olanın, beceri gösterilebilenin liyakatle taltif edilmesi, geriye kalanlarınsa bu fiili durumu kabul etmeleri beklentisi içerisinde gelişen ilişkilerin doğurmuş olduğu vicdan kavramı, kuşkusuz büyük çoğunluğun sessizliğiyle kabul görmüş izlenimi verir.

İnsanlara dayatılan vicdan kalıbını delen politikacı ve patronların, edinimleri ile toplumsal yaşamamızı mümkün kıldıkları kanaati taşımalarını geçerli bir argüman olarak kabullenmemiz, meşruiyet sorununu kaldırıyor. Çünkü bu şekilde inandırılmış bir toplumun aksi davranışı şaşırtıcı olurdu.

Vicdan hürriyeti olarak adlanan kavramı irdelemeye hiç gerek kalmıyor, çünkü tanıdık, alışık olduğumuz sunumlarda, şekil farklılığı gerçek içeriği değiştirmiyor. Hedef, vicdanıyla uğraşan vatandaşların, reel gözle çevrelerine bakmalarını engellemek; bu paradigma çerçevesinde edilgenliklerini perçinlemek.  

Vatandaşın ahlaklı ve vicdanlı olması için çaba sarf eden politikacı ve patronların argümanlarının benzeşmesi, bu paradigmanın hayata uyarlanmasıdır.

 “Kendim için istiyorsam, namerdim.” İsmet Özel’in buna vereceği karşılık herhalde : “Topuğunu göster ve oyundan çık (!)”, olurdu.

Yavuz Yıldırım, dikGAZETE.com

(*) Bir önceki -"Lider (Zihin narsizmi)" başlıklı- yazıya bakınız!..

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka ve dini değerlere aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk, yorum sahibine ya da içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir