});

Sonunda söylenecek olan şudur: Her türden ortamda ve her konuda bu kadar çok konuşulan bir âlemde hiç bir fikir olmaz.

Konuşulup söylenenlerin laftan öte bir anlam taşımadığı, herkesin "laf olsun diye" bir şeyler söylediği ortamlar da fikir verebilir bu noktada.

Bir araştırma/inceleme, sosyal bir gerçeklik ya da "bilimsel bir tesbit" olarak yakın zamanda ortaya konan bir “sonuç” şöyle idi: "Dünyada insanların sadece yüzde ikisi, fikir ortaya koyabilme yeteneğine sahip”miş…

Bu bu kadar!..

Dün de bugün de bu oran değişmiş değil-dir-...

Öyle ise hiç kimse uluorta, kalkıp da -kendisini o yüzde 2’lik dilim içinde görmüyorsa- şu alemde “bi fikrim var” demesin.

Hal bu ise sanata, spora, siyasete, dahası hayata bakış bu çerçevede şekilleniyor demektir. Birileri yapar, diğerleri (geliştirir, döndürür-dolaştırır, karşı çıkar, çeker uzatır, kısar...) tüketir.

Bir hırdavatçıya girenin karşısına çıkan "hırdavat açlığı” kadarı olsun fikir açlığından kaynaklanan tefekkür ihtiyacı güdülmedikçe, bu şekil böyle de sürecektir.

Fikir, tefekkürden doğar.

İnsanın -hatta hayvanatın, nebatatın bile- her yandan yerleştirilen algılar altında bulunduğu bir dönemi yaşıyoruz.

Yerleştirilmiş ve farkında olunmayan algıların da fikir olarak addedildiği dönemin ise zirvesindeyiz.

Herkes o "yüzde iki”de değilken, yüzde 98’den sıyrılma çabası ile yapılan bazı çılgınlıklar ise kopukluktan öteye yol bulamıyor.

Yan fikir, destek fikir, karşı fikir, alt fikir, üst fikir, alt-üst fikir de hep o ilk/ana fikrin tezahürü.

"Fikir fukaralığı”ndan bahsedilen dönem de geçildi.

Fukaralıkta gene bir umut, bir beklenti, "bir yerlerden birşeyler çıkar" tesellisi ve imkansızlık da olsa, -tasavvur halinde de olsa- o umut hep vardır.

Cehaletin ortadan kalktığı, ancak daha tehlikelisi olan yarı cahilliğin alabildiğine ön aldığı bir dönemdeyiz.

Herkes her şeyi biliyor.

Kimsenin de kimsenin fikrine/düşüncesine “aklına” ihtiyacının olmadığı yerleşik algısı ve ille, güya "kendi aklı-fikri”yle birşeyleri ispat çabası ile sonuçsuz debelenmeler süregitmekte ki bu da BİR fikirde ve de BİR olmanın engeli!..

Cehaleti, vebalden ya da günahtan sıyrılmanın yolu olarak görmek de göstermek de geçti artık.

Şimdi kimsenin, -bu kendisi de olsa- ne cehalete tahammülü, ne de vebalden kaçınmaya endişesi var!..

Herkes herşeyin üstüne üstüne gidiyor.

Bilse de bilmese de!..

Bu körü körüne gidiş, cehaleti ortadan kaldırmıyor -belki biraz ışık olur gibi görünüyor- ama “aydınlığa" da çıkarmıyor kimseyi.

Bilgi” her daim el altında ve kolay erişilen duruma geldiğinden, kimse de kendisini o bilgiden sorumlu tutmak istemiyor. 

Tartışma ve iddialar da bu kolay erişim bilgileri çerçevesinde sürüp giderken cehaletin önü kesilmiş gibi görünüyor hepsi o.

"Yarı cahillik” korkutucu ve korkunç olmasından öte, “Mefkûre”yi de alt eder.

Alt edilen “İdeal", tasavvur halinde de olsa ortadan kalkmıştır artık.

BENliğin öne çıkarılıp, bireyselcilik ya da mutlak birey olarak var olmanın şartlandırıldığı, tek gayenin “rakipler” karşısında daha iyi olmak veya rakipleri alt etmek için her yolun mübah görüldüğü bir yansımanın galebe çaldığı ortamda, değil yeni fikir-ler-, kökleriyle renk veren, rengini köklerinden alan fikrin de pek şansı kalmamıştır artık.

Sloganlarla yarışılan, sloganların yarıştırıldığı çeşit çeşit “ortamlar”, aklın da fikrin de ötelenmesine sebep olmaktan başka bir ŞEYe yaramadığı gibi, savrulan eski-yeni her türden “Bilgi”yi de hunharca sürekli harcayıp tüketiyor…

Her konuda dolaşımda olan bilgi kırıntıları ve herkesin her konuda "bilgi sahibi" olması ile “Bilgi" de giderek anlamı dışına çıkarılıp, kısa zamanda “çöp” haline getirilen bir nesne durumunu alıyor.

-Bu araya bir parantez: “Bilgi Çağı” denilen dönemin bir tık ötesine geçildiği de aşikâre çıktı iyice artık…-

*

Bilginin “kolay ulaşılır” olması, ihtisas yolundakiler dışında kalan çoğunluğu zaten ilgilendirmediği ve o çoğunluk da bilginin değerine, işine geldiği gibi baktığı için kimsenin de kimseden menfaati dışında herhangi bir alışverişe giriş-e-mediği noktadayız.

Herkesin derinlemesine bilgi sahibi olması beklenemeyeceği gibi, malumatfuruş olanların da derin bilgi sahiplerinin bilgi ya da fikirlerine karşı umursamazlıkları, kendilerini yanlışa sürüklemek ya da yanlış ve eksik fikirlerle çevrelerini yanıltmalarının ötesinde, kendilerini büyük görmeye yahut büyük gösterilmelerine yol açıyor ki bu da sığlık sonucu oluşan ortamı, daha da içinden çıkılamaz hale doğru sürüklüyor.

Çizgi-si-nin nerede bittiğini kestiremeyen insan, kendini büyük görünce, bilgi ve bilgeliğin de yetenek ve ilgi alanlarının da yanlışa sürüklendiğini fark edemiyor.

Herkesin kendine ait gördüğü aklını, bir fikir sahibi olarak da görmesi, yanlışta da ısrarı ile sonuçlanıyor.

Kimsenin kimseyi dinlemeye tahammülünün olmaması da bundan.

-Her insan bir âlemdir ve her insan da bir âleme değer, her bir insan âlemde bir değerdir… Ki, Hazreti İnsandır bu!..-

*

İnsanların kendilerini büyük görmesi sonucunda, var olan yetenekleri de yok ediliyor ya da o yetenekler yanlış kullanılıyor veya yanlışa yönlendiriliyor.

Herkesin her konuda fikrinin olduğu, herkesin kendine ait bir büyüklük oluşturduğu yerde, birlikteliğin de önüne geçilmiş olması, fertleri o “fikir” ve büyüklükleri ile başıboş bireyler haline getiriyor.

İnsanın yalnızlaşması ve yalnızlığın bir sebebi de bu.

*

Kendini bir fikir sahibi gibi göstermek isteyen ve ortaya bir şeyler söyleyen herhangi birinin söyledikleri, gerçekten kendi fikri midir yoksa kendini ait hissettiği ya da seslenmek istediklerine göre ortaya başkaları tarafından konmuş ifadeler midir ve her ifade de fikir midir!

Değilse, idrakine ulaşılmaya çalışılan mana nerede durmakta ve aklın sınırları, bir fikrin etrafında dolanırken onu aşmanın sırrına varmak için ille de ortaya "başka bir fikir" mi saçılmalıdır!

Bilgi, İlim kapısıdır; fikirse anahtarı.

-Herhangi bir kapıdan geçmenin yolları envai şekildedir amma kapı eşiğine varmak için de türlü yollar kat edilir. Fikir geliştikçe yol da geçişler de ona göre ya çetrefilleşir ya kolaylaşır-

*

Zıt fikir” de fikirden sayılmalı değil midir, yoksa ana fikrin zaten var olması sonucu o da kendini bir fikir mi sanmaktadır.

Karşı fikir de “fikir”dir de…

Ya "Şeytani zekâ” denilen işleyiş bunun neresine denk düşmektedir.

*

Eskilerin “Malumatfuruş” dedikleri, kör cehaletin üzerine atılan perde, anlamın yitirilmesine ve kavranması gerekenin yok edilmesine sebep olmasının ötesinde, idrakin ve akıl-gönül birliğinin; aklın ve gönlün uyumlu olması gereğine da zaafiyet getirir.

Fikirse hak getire!..

Aklın ve gönlün uyumsuzluğu, cehaletin önüne geçemediği gibi, manaya ulaşılmasına, asıl anlamın hak ile kavranılmasına da engeldir.

*

"Sokma akıl”ın da akıldan sayıldığı, fikrin ise yerlerde süründürüldüğü bir devirde, Allah akıl-fikir sahiplerine de sabır versin.

*

Ve bir de...

Yaygın bir sloganın aksine, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi” de olunabilir pekâlâ.

Burada bilginin ne olduğu, kimden ve ne yolla geldiğinin ötesinde aslolan, “Bilgi”nin bir şekilde keşfedilmesi ya da idrak ile de doğan fikirdir.

Bu tefekkür edilirse, o ezber slogan da düşer ve sonra kimbilir hangi efkâr ile nerelere uzanır işin ucu.

.

Yunus Fırat, dikGAZETE.com

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

sanalbasin.com üyesidir