Soyluluğun beraberinde getirmiş olduğu ayrıcalıklı statü, zengin olmayı mutlaka gerektirmeyen siyasi, dolayısı ile idari belirleyicilik anlamlarını da kapsar. Bu anlamda seçkinler (prensler, krallar, hükümdarlar vb.) sahip oldukları habitusu, kendi ülkelerinin zenginliklerinden ve savaş ekonomisinin getirilerinden finanse etmeleri sebebiyle konumlarını koruyabilme şansı elde edebiliyorlardı. Savaşları finanse edebilmek için gerekli kapitali zenginlerden aldıkları kredilerle yürütebilen seçkinler; zenginlerle olan münasebetlerini para alışverişi ile sınırlandırmak isteseler dahi, istemeden bir bağımlılık döngüsüne girmiş bulunuyorlardı. Çünkü savaşmak yüksek maliyetler gerektiriyordu ve ön finansmanı ancak zengin zümre sağlayabilecek güçteydi. 

Zengin cenahla seçkinler arasında para ile sınırlı olan ilişkilerin maliyetinin hesap edilebilirlikten çıkması, kapital lobilerinin siyasi talepleri ile başlar. 11. Yüzyılda fakirleşen soyluların haraç-mezat satışa sundukları soyluluk unvanlarına yüksek paralarla sahip olan zenginler, artık sadece zengin değil soylu da olabiliyorlardı. Bu bir tarihi kırılmadır ve bu çatlaklar artan ölçülerde devam etmesi bundan kaynaklanır. Unvanın yüksekliğine göre dağıtılan mevki ve makamlar, yöneticilerin el değiştirmesi ile karar mekanizmalarının zenginlerle işgal edilmesi bir taraftan, soyluluğun satın alınabilirliği ile ‘soy’ kavramının içinin boşaltılmasının getireceği yeni bir anlayış, yeni bir düzen ve yeni bir toplum-devlet idraki demekti.

Zengin kesimin (Liberallerin) yönetimde daha fazla yer alma ve özgürlük talepleri, baskıcı otoriter sistemlerin çöküşünü hazırlarken; sistem aktörlerinin değişimi, sıradan vatandaşların da yararına olmadığı söylenemez. Özgürlüklerin artması ve yönetimde soyluların yanı sıra varlık sahiplerinin yer alması neticesinde dünya tasavvurunun başka olabileceği, alternatiflerinin bulunduğu bilincinin uyanmasına sebep oluyor, köle-efendi anlayışını sınırlandırıyordu. Girişimin içeriğini oluşturan paylaşım problemi, iki zümre arasında cereyan etmekle birlikte, periferide kalanları da yakından ilgilendiren bir olguya dönüşüyordu. Kendileri için hak ve özgürlük talep eden zenginler, bunun açıkça ve sadece kendilerini kapsayan dar bir alana hapsetme gayesi gütmeleri; açılan özgürlük yolunda sıradan insanların yürümeyeceği anlamı taşımıyordu.

Kapital sahiplerinin talepleri ilerleyen zamanda direkt devleti karşısına alacak, devleti kendi sınırlarına zorlayacak ve özellikle ekonominin özgürleşmesini sağlayacak olgunluğa geldiğinde, devlet üzerinde kurulan başka bir egemenliğin çeşitlenerek (medya, tekel, lobi aracılığıyla), gerek görüldüğünde etkileştirilmesi gerçek egemenliğin adresini gösterir.

Devlet bunu fark ettiğinde, regülâsyon prensibini devreye sokarak, kendini savunma mekanizmasını işletme gerekliliği duyar. Bu durumda halk ve devlet ayrışımı bu noktada ortadan kalkar, ulus yararı öncelik kazanır. Ulus yararının spekülasyonlarla karşı mücadele ile sınırlandırılması başka bir paradoksu açığa çıkarır. Halka hizmet veren sektörlerin gerileyişi, tedarik zincirinin kırılması anlamı taşır ki, burada ulus yararından söz etmek absürt olur.

Serbest piyasa ekonomisi kendine alan açabilmesine en fazla destek devlet tarafından verilir. Basit bir örnekle: Kopyanın kopyasına dahi Noter tasdiki isteyen devlet kurumlarının acı hali, sadece kendi memuruna duymuş olduğu güvensizlikten kaynaklanmaz, iş üretmek, gelir sağlamak, devlet otoritesini hatırlatmak yanı sıra, milleti söğüşleyerek, oradan oraya koşturarak canından bezdirmek; sanki sivil tedarikçilerin kıymetini kanıtlama arka planından kaynaklanır.

Müdahaleci devleti önemli ölçülerde geriletmeyi başaran rekabetçi ekonomi anlayışının dürüst (fair) davranmaktan başka çaresi olmadığı kanaati taşıyanların düşünce yapısını oluşturan temel ilke; yarışmacıların doğal olarak rekabet prensibi gereği, hizmeti en ucuza, en hızlı sunacağı pazar şartları içerisinde harekât alanı oluşacağı, devletin getireceği belirlemelerin (regülâsyon) spekülasyonlara yol açacağı düşüncesidir.

Şimdi, ilgili bakanın ete ve süte taban fiyat getirmek isteyişi, ekmek fiyatlarının değişmeme arzusu birçok soruyu gerekli kılıyor.

Ekmek temel ihtiyaç olduğundan fakir ülkelerin en önemli tüketim maddesidir, ekmek bulamayan isyan eder. Hiçbir politikacı vatandaşlarını ekmeksiz bırakamaz, aksi halde kendi sonunu hazırlar. Vatandaşların diğer gıda maddelerine erişimi, fakir ülkelerde politikacıların sorunu olmadığı anlaşılıyor. Ete getirilen taban fiyat ve serbest piyasanın ürettiği argümanlar ironik boyutlarda seyrediyor. Avrupa’nın zengin ülkelerinde 4 Avroya sunulan kıyma, nasıl oluyor da, Türkiye’de 32 TL den alıcı buluyor. Orada et makinelerden imal edilen suni bir mamul olmadığına göre; işgücünün daha pahalı olduğu, üretim maliyetinin Türkiye’ye oranla katlandığı şartlarda ortaya çıkan tablo şaşırtıcıdır.

Tarımı desteklemek amacıyla getirilen gümrük bariyerleri, ziraat erbabının yararına olmamış, ama spekülantları, organize ederek karteller kurmaya teşvik etmiş, vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz kalmıştır. Aynı şartlarda üretim pahalanacaksa, üreticinin kendi hatalarını absorbe etmesi kendi sorumluluk alanındadır.

Devletin denetimde yetersiz kalması, kendi tekelinin de kırılması ile kurulan yeni karteller, spekülasyonların yolunu açtığı anlaşılıyor. Liberal ekonomi anlayışında halen geçerli olan önlem kartel kurulmasına izin vermemektir. Devlet müdahalesi olarak okunabilecek bu durum, dürüstlük prensibine olan inanışın çöküşüne kanıt sayılmakla birlikte, devletin çaresizliğinden kaynaklanır ve tartışmaya açık bir konu olarak önümüzde durur.  

Kiraların pahalı olduğu semtlerde, taban fiyatların uygulanmasındaki zorluğu argümanını “anlaşılabilir” bulan bakanın anlayamadığı; etin lüks tüketim maddesi olmadığı, aksine devasal üretimler yapılabildiği noktasıdır.

Ülke genelinde et satın alabilmek sorun oluşturacak boyutta ise, vatandaş temel ihtiyaçlarını giderebilmek için: ya hırsızlaşacak, ya kaderine razı gelecek, ya da devletin spekülantlara verdiği gizli desteği kesecek. 

Bu şıklardan hangisinin demokratik yöntem olduğu tartışmasından ziyade, tercih edilen yaklaşım önemlidir. Bir halkın talepte bulunması aldığı besinlerin kalitesinden kaynaklanabilir; ekmekle doyan bir halkın zekâ seviyesinin yükselemeyeceği varsayımından hareketle; taleplerin, ne yazık ki, yakın olmayan bir geleceğe erteleneceği mukadder görünüyor.

Yavuz Yıldırım, dikGAZETE.COM

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka ve dini değerlere aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk, yorum sahibine ya da içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

sanalbasin.com üyesidir