});

Çok iyi eğitim almak, derin ve kapsamlı bilgiye sahip olmak, hatta fikir dünyasını peşinden koşturacak teoriler üretmek, kavram ve kelimeleri atomlara ayırarak yeni bir anlam, kavrayış yaratmak, ontolojinin geniş atmosferinde gezinmek; entelektüel olma vasıflarından mıdır!

Evet, Martin Heidegger’den, Nietzsche’yi en iyi yorumlayan ve anlamamıza yardımcı olan filozoftan söz ediyorum.

Hiç kuşkusuz; engin birikim sahibi olan, analitik mantığını iyi kullanan, bunların üstüne insiyaki (entüisyon) akılla donatılmış bireyin fikirlerinin yol gösterici, hatta yaşamımızda belirleyici olmaması için herhangi bir neden bulunmuyor.

Fakat tüm bu hasletler, entelektüel olmak için kâfi gelebilecek ağırlıkta mı?

Her fikir üreten ve eleştiren entelektüelse, Hitler nerede durur! Kurulu sistemi eleştirip yerine kendi fikirlerini getirmek isteyen, entelektüel adı almaz mı?

Hatta eğitim kurumlarından yeterince yararlanamamış, -sistematik düşüncenin dışında- kendi çabasıyla kendini yetiştirmiş, düşünce ve fikir dünyasını oluşturmuş birey, entelektüel tarifine girer mi?

Kurulu sistemin, eğitimle şekillendirdiği genelde bireyler, özel anlamda bilim insanlarının non-konform olmaları, beklentilerin karşılanmaması anlamına gelir. Sistem, düşük çocuk doğuruyor ve bu sayı artan trend gösteriyorsa, sistemin kendi dinamiklerinde yanlış işleyen temel sorunlar var demektir. 

Bilim insanlarının fark edebilme kabiliyeti yüksek olduğundan, yapılan hataları önce onlar keşfeder. Sistem sub-strüktürlerinde (Hukuk, ekonomi, eğitim gibi) kendini gösteren uyumsuzluk (disfonksiyon), tüm sistemi etkileyeceğinden, onların tespit edilerek elimine edilebilmesi yolunda bu dikkat, kurulu düzen için hayati önemdedir.

Fark etme yetisine sahip bu gibi insanlar entelektüel sınıfına girer mi?

Eleştirel mantık olmadan fark edebilme zekâsı, entelektüel olmaya engel mi?

Sisteme uyumlu gelişen ve bu yüzden de fark edilmesi güçleşen, sistemi topyekûn değiştirebilecek, hatta beklentilerin ötesinde başarılı sonuç üreten; örneğin İtalya faşizmindeki ekonomik başarının (otoriter Korporasyon tezi), genel ideolojiyi meşru kılmaya kâfi gelmeyeceği açıkken, davulun gümbürdeyen ritminden kendini alabilmek çok az insan için mümkün olur. Hitler Almanyası’nda da fark göstermeyen değişim, umutsuz insanlara perspektif niteliği kazanan şeytanla dans, aynı davul sesinin, sesler üzerindeki dominantı neticesinde, haz olarak algılanıyor, dans partneri tercihi anlam taşımayan olguya dönüşüyordu.

Gelen felaketi fark ettiği halde, çeşitli yaşam şartlarının (ekonomik-sosyal) dayattığı yılgınlıkla, tükenmişlikle mücadele eden ferdin, entelektüel inisiyatif alması, onu gerçek entelektüel zemine taşır mı?   

Küçük değişimlerle başlayan, köklü dönüşümlerin habercisi olan bu davul seslerini duyarak ona uyum göstermeyen her birey entelektüel midir?

Durduk yere, herkesin mutlu olmaması için neden yokken, felaket tellalının yangın alarmı vermesi; ne ölçüde inandırıcı olabilir, kimler inanır? 

Hele hele, her şeyin yolunda gittiği bir dönemde, ülke ekonomisinin büyük bir ivme kaydettiği zamanda, itiraz sesleri yükseltenlere, hain dememek  (bu kavram enflasyona uğrasa da) için gerekçe bulunur mu?

Ya, bir de ülke çıkarlarını hiçe sayan, dost/düşman meclisinde patavatsızca gevezelik ederek rahatsızlık verenler, fikir özgürlüğü kapsamında hoş görülebilir mi? 

Fark etmeye gereksinim duyulmadan eleştirel mantığın işlemesi; ancak yaratıcı aklın devreye girmesi ile mümkün olabileceği faraziyesi çerçevesinde karşılaşacağımız benzer bir kavram olan Avangart (Avantgarde) olduğu görülür. 

Avangart, moda öncüsü tanımına denk gelen, sıradanlaşmışı değiştirip dönüştürmeyi amaçlayan akımlara, dolayısı ile önderlerine verilen addır. Müzik, edebiyat, politika, giyim-kuşam vd. branşlarında faaliyet gösteren ekollerin amaçları, ‘büyük anlatı’yı değiştirme düşüncelerini kapsamaz, kendilerini statükoya cephe almakla sınırlı tutarlar. Habitus endişesi de diyebiliriz; çünkü vitrine yerleştirdikleri kendilerinden başkası değildir; başka kimlik edinme mücadelesi… 

Avangartlara daha geniş bir perspektiften bakıldığında, isyan bayrağı diyebileceğimiz elementler keşfetmek mümkün, fakat bu yazıda kendimi entelektüel kavramı ile sınırlamak istediğimden, bu konuyu derinleştirmek (şimdilik) istemiyorum.

Entelektüeller de kendi içlerinde farklılaşmaz mı?

Yangının geleceğini öngörebilenler…

Korkusuzca alarm verenler.

Ve yangın başladığında;

Ateşin ısısından yararlananlar.

Alevleri seyredip keyif duyanlar.

Korkudan panikleyip kaçışanlar.

Çok uzak sayılamayacak bu ve benzeri olaylar yaşandığında; “Bu olacakları öngöremedim” diyerek kendilerini aptal numarası ile kurtarmak isteyenler, entelektüel sayılabilir mi?

Rüştünü ispatlamış Heidegger entelektüel midir?

Summa summarum, sorarak yanıt aradığım tanım; oldukça girift ve çok başlı, yalın ve açık cevabı bulabilmek neredeyse imkânsız. Bu yüzden, her bireye göre değişebilir parametreler, yanıtın şekillenebilmesinde sübjektif kriterler eşliğinde anlam bulur.

Entelektüelin gökten zembille ineceğine inanan filozoflara, söylenecek söz yok; entelektüelin kendisini tanımayacağı tezi ise başlı başına absürt. Kendini tanımayan entelektüel, şahit olduğu hadiseleri yorumlama gücü bulabilir mi?

Entelektüellik, nihayetinde bir iddia değil mi? 

Kanaatimce belirli bir düzeyde (otonom) düşünebilen her birey entelektüeldir; yanlış tercihlerde bulunsa dahi. İdeolojik düzlemde yangını haber vermeyenleri, entelektüel olmamakla suçlama hakkımız bulunması, onların eğitim ve bilim düzeyini de inkâr etmemizi gerektirmez. Ancak entelektüelin sorumlulukları arasında olan yangın alarmı vermenin, onu gerçekten ayrıcalıklı kılabilecek özellik olduğunu belirtmek gerekir.

Belli ki bu aydınlar, fırtına sona erdiğinde, hiçbir şey olmamış gibi yaşantılarını kaldıkları yerden devam ettirebilme şansına sahipler; bunun öngörülebilmesi entelektüel yeti ise, Walter Benjamin’in trajik ölümü nereye konulmalı?

Yaşamı her koşulda, fazla yara almadan sürdürebilme zekâsına sahip olmak, gerçek entelektüellik olamaz mı? 

Anlaşılan o ki demokrasi, faşizmi ve diktatörlüğü üretebilen mekanizmaya sahip. Günümüz Avrupa’sında aşırı sağın (faşistlerin ön durağı) yüzde 30 ve artan bir trendle yukarılara doğru seyretmesi, -Hitler’i dahi kıskandırabilecek gelişme- sistem bozukluğuna işaret etmesi: Bir diktatörün yalnız olmadığını gösterir.  

Demokrasi, diktatörlük ve faşizm üretebiliyorsa, uygulama bulan demokrasi modelinin gözden geçirilmesi gerekir.

Yavuz Yıldırım, dikGAZETE.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka ve dini değerlere aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk, yorum sahibine ya da içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.