});

Doğruluğundan şüphe duyulan eşya ya da düşünceye karşı geliştirilen itiraz, eleştiri olarak adlanıyor. Kritik, aklın kendisinde bulunan bir ölçü olmakla beraber; daha çok başkaları tarafından icra edilen sözlü yahut yazılı ifade olarak karşımıza çıkar.

Yapıcı eleştiri olmamasının temel nedeni, amacının konsensüsü hedeflememesinden kaynaklanır. Subversif karakter taşıyan kritik, karşı çıkılan fikri elimine etmeye yöneliktir. Eleştiri yapan bireyin, karşıt fikir üretme yükümlülüğü bulunmadığı için, sadece geliştirmiş olduğu karşı argümanların, rasyonel ölçüler içerisinde tutarlılık şartını yerine getirmesi kriteri aranır.

Kritik: kritikē (tēchnē), köken itibarı ile Yunanca olmasına rağmen, Fransızca’dan (critique) alınmış bir kavramdır. Yunan felsefe okullarının değişik anlamlar yükledikleri bu kavramın modern dünyadaki kullanımı: Kanaat (karar) sanatı anlamına denk gelir.

Aydınlanma felsefesinin (Batı’da) doğurduğu eleştiri geleneği, -buna profan kültür demek belki daha doğru olur- çok uzun süre nefeslenme ihtiyacı hissetti; ta ki, ‘Eleştirel teori’ aydınlanmanın gerçekte, karartma olduğu iddiasını ortaya atmasına kadar.

Bilimin ilerlemesinde kendini gereklilik olarak kanıtlayan eleştirinin, yaygınlaşarak geniş halk kitlelerinde pratik bulması, aydınlamanın bir sonucu, bilinçleşmenin temel öğesi durumundadır. Öğrenci hareketlerinin uçuk talepleri, kemikleşmiş doktrinlere karşı bir şanslarının olamayacağı tabusunu yıkarken; halka dayatılan normların gevşeyebileceği, isteklerin halk tarafından belirlenebileceği imkânı doğurmuş oluyordu. 

Kritize etmek, yanlışı tespitten de öte şuurlaşma prosedürüdür. Ortaya atılan tezlerin her yanıyla bilinenler ışığında düşünülmesi ve mantığın derin sınamasına tabi tutulması sonucu varılan karar; bilincin her aşamasından geçmesi ile farkına varılmayan karanlık noktaların en aza indirgenmesinden doğan sonuçtur.

Eleştirmek, en çok aydınların, entelektüellerin görevleri arasındadır; çünkü inancımız o dur ki, kendisini o kategoride gören bu insanlar, fark edebilme kabiliyetine sahip, olayların gelişimini analiz ederek bir sonraki aşamanın getirebileceklerini kavrama yetisi ile donatılmış istisna bireylerdir.

Buna rağmen ve bu yüzden, her vatandaşı yakından ilgilendiren günlük yaşamın yönetilmesi ve geleceğin tasavvuru, küçük bir azınlık olan aydınlara teslim edilemeyeceği için, toplum üyelerinin eleştiri yetilerini geliştirmeleri gerekir. 

Gidişatı görebildiği halde ikbal korkusuyla sesini çıkarma cesareti gösteremeyenlerin yanı sıra, yaşananların doğru olduğuna kanaat getiren (yarı-) aydınlar; yaşamış oldukları coğrafyaya ve orada yaşayan insanların vebali altında olduklarının bilincinde oldukları varsayılabilir.

Sesi küfürlerle süslenmiş itiraz mensupları da aynı konumu paylaşırlar. Beylik laflardan başka argüman üretemeyen, çaresizliklerini dile getirebilmek adına hakarete müracaat eden aydın sapıklarının, vatandaşın fikir-kanaat oluşturma prosesine faydalı olabilecekleri kuşkuludur.

Tarihin her döneminde eleştiri geleneği bulunmakla birlikte, koşullara bağımlı olarak tezahür etmesi çok çeşitlilik gösterir.

Ortaçağ Batı dünyasında, Kilise’nin veya beyliklerin “Astığım astık, kestiğim kestik” despotik yönetimlerinde dahi eleştirinin sürdürülmesine izin verilmesi, şaşırtıcı olduğu ölçüde anlamlıdır. ‘Saray Soytarısı’-*- (Narr Palyaço), Ortaçağ’da Prenslerin ve Şövalye’lerin saraylarında görevlendirilmiş eğlendiren figürden ziyade acımasız eleştirmendir. Dokunulmazlığı olan palyaço, Prenslerin hatalarını alenen telaffuz ederek onları uyarıyordu.

Günümüzde hüküm süren demokrasi yönetimlerinde eleştiri, ‘fikir özgürlüğü’ bağlamında, kurumsallaştırılmış durumda. Muhalefet partilerinin büyük ölçüde üstlendiği eleştiri; STÖ, Medya ve Lobiciler yardımı ile dile gelirken, doğası gereği öznel olmaları, hüküm sürenlerin bundan rahatsız olmaları, demokrasi oyununun ayrılmaz bir parçasıdır.

Muhalefet, hükümetin her açığını, her zaafını sonuna kadar kullanmaya, hatta istismar etme hakkına sahiptir, çünkü kendisi iktidar olmaya adaydır. Verilen önergelerle rejimi felç eden muhalefet, getirmiş olduğu haklı/haksız eleştirilerle de onu yıpratmayı hedefler. Muhalefetin, yapıcı onarıcı rol oynamasını beklemek, onu sürekli muhalefete razı etme girişiminden başkası değildir.

Birinin diğerini, vatan hainliğiyle suçlaması, paralelcilikle yaftalaması, hırsızlık ve yolsuzlukla itham etmesi; vatandaşlar önünde sergilenen bir tiyatro oyununu geçmez. Muhalefetle iktidarın yer değiştirmesi durumunda, aynı argümanların değişen ağızlardan duyulacağını varsayabiliriz.

Kendi ürettikleri argümanlarla, korkuları depreştiren ve ona karşı alınabilecek önlemleri karşılıklı tartışan politikacıların vatandaşları muhatap almaması, vatandaşın kendi kendisini sahiplenmemesinden, taleplerini aracısız ifade etmemesinden ve kendisine kendisininmiş gibi sunulan reçetelere itiraz geliştirememesinden kaynaklanır. Eleştirel akıl devreye sokulmadığı sürece, ikram edilenlerle yetinmek zorundayız.

Bu ülkeyi korku ve endişeye iten komünizm veya şeriat tehlikesi hiç olmadığı gibi yarın da gerçekleşmesi söz konusu olamaz. Böylesi devrimler olacak olsa, ilk kurbanlarının onu gerçekleştiren öncüler olacağı çok açık; ideali uğruna yoksullaşan politikacı bulunmadığına göre, sosyal adaleti kendinde başlatamayanların ne sosyalist ne de şeriatçı olamayacakları inkar edilemeyecek vuzuhlukta kendini gösteren fenomen. Zaten globalleşen dünyada, akla ziyan nasyonal değerlere dönme vurgusu, ülkenin bulunmuş olduğu pürmelal entelektüel düzeyini gösteren başka bir kıstastır.
Bu tartışma ve benzerleri, vatandaşın gündemi değil, gündem yaratmak isteyenlerin sergilemiş oldukları gösteridir.  

Kendi ikballeri için vatandaşları malzeme olarak kullanan politikacıları durdurabilmenin yöntemlerinden biri; onları eleştirmek ve asıl niyetlerini (intention) ortaya çıkarmaya çabalamak. Ve mümkünse, politikacıyı susturarak kendisinin söz almasını sağlamak, çünkü politikacıların dilinden düşürmediği halkın talebi söylemi garip bir şekilde kendi arzularından başkası olmayabiliyor. 

Diğer bir metot; sirenlerin hepimizi delirteceği iddiasındaki Odisseas paranoyasına kulaklarımızı tıkayarak, dümeni kendi ellerimize almak. Kendimize inandığımız vakit, doğruya en yakın yolu bulabileceğimiz akla daha yakın. Bu Çağda; ne aslan yürekli Richard’lara ne Robin Hood’lara ne de Odisseas’lara ihtiyaç var.                 

Tek ihtiyacımız, kendi aklımızı kullanarak meselelere kendi perspektifimizden bakıp değerlendirmek, çözümleri, özgür tartışma ortamında el birliği ile üretmektir. Eleştirme kültürü geliştirdiğimizde, zaten birilerinin üzerimize hükmetme arzusu da kalmaz.

-*- Narr (aptal, naif), Almanca kökenli olmakla birlikte Latince Narratio anlamında, anlatım, öykü sanatı olarak anlaşılır ve bu konuda bilimsel çalışmalar yapılmaktadır.

Yavuz Yıldırım, dikGAZETE.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka ve dini değerlere aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk, yorum sahibine ya da içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.