Bilindiği üzere, 15 TEMMUZ 2016 tarihinde Türkiye’de Fetö’cü terör örgütü tarafından gerçekleştirilmek istenen hain darbeye karşı, çok farklı politik görüşten olan Türk halkı, bir bütün olarak göğsünü siper etmiş, hep birlikte direnmiş ve demokrasiye sahip çıkmıştır. Aslında yapılmak istenen şey, sadece bir meczubun ve kendisine ahmakça itaat eden bir hainler grubunun malum odaklar tarafından kullanılarak ülkemizi, ekonomik ve politik alanda  istikrarsızlaştırmak çabası değil aynı zamanda gelişen Türkiye’yi her açıdan kontrol altına alma girişimidir. 

Bu girişimin arkasında kimlerin olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır.

Bu olayla birlikte, Batılılarla, Türkler bir kez daha karşı karşıya gelmişlerdir.

Türkiye, ABD, Rusya ve AB ülkeleri açısından, kendilerine karşı görev ve sorumlulukları tam olarak belirlenemeyen, akılları sıra şekil verdiklerini düşündükleri refleksleri yeterince sergilemeyen, zaman zaman başkaldıran ve ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir ülke durumundadır. 

ABD, Rusya ve AB’nin kendi aralarındaki emperyalist bir anlayışa dayanan Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya ve Afrika pazarlarını ele geçirme savaşında Türkiye’yi, maşa olarak kullanmak istemektedirler. Bu politikalarını yürütürken de Türkiye’den, kayıtsız şartsız itaat beklemektedirler.

Her ne kadar Türkiye’nin değişiminden, dönüşümünden ve gelişmesinden haberdar olsalar da bu gerçeği, zihinlerinin tarihi arka planındaki korkuyla örülmüş barbar Türk imajını silemedikleri için, kabul etmek istememektedirler.

Onlar için Türkiye, kendi refahlarına hizmet eden bir konumda bulunmalıdır.

Son olayla birlikte ABD, nötr rolünü oynarken (Olayları anlamaya çalışıyoruz, Başterörist hakkında delil ve dosya bekliyoruz, hukuki dayanak olmalı vs.), AB’nin malum ülkeleri feminen bir tavır sergilemişler (Düne kadar dost ülke olan Türkiye bir anda bir diktatör! tarafından idare edilen, demokratik olmayan bir ülke konumuna düşürülmek istenmiş ve Başkomutanımıza karşı iftira kampanyaları başlatılmıştır.), Rusya ise olaya maskulinin bir eda ile (Uçak düşürme olayının bir komplo olduğunu anlamış ve işbirliği için Türkiye’ye çağrıda bulunmuş vb.) yaklaşmıştır.

Yani gecenin bir vaktinde oyun yeniden başlamış kartlar yeniden karılmak üzere masaya sürülmüştür.

Türkiye, her türlü olumsuzluğa karşı masada oyun kurucu rolünü oynamalı dik durmalıdır. 

Yukarıda yaptığımız kısa tespit ve tahlillerden sonra yapılması gerekenle ilgili birkaç önerimiz olacak:

“Su uyur düşman uyumaz” atasözümüzü hatırda tutarak zihinsel bir yeniden yapılanmaya girişmeliyiz.

Batı karşısındaki edilgen tepkisel tavrımızı bir kenara bırakmalı, duygusallığı ve hamaseti terk etmeli, onların (Batılılar) bize karşı yapmış oldukları ya da yapabilecekleri projeleri anlamaya çalışmakla birlikte bizim, kendi stratejik, politik, ekonomik vs. projelerimizi rasyonel bir bakış açısıyla geliştirmemiz gerekmektedir. Bu konuda Vatan, Millet, Devlet ve Bayrak temelinde devletimiz, üniversitelerimiz ve STK’ larımız bir koordinasyon içinde çalışmalıdırlar.

Bu kalkışma, Devletimize ve Milletimize her alanda yeniden yapılanma fırsatı sunmaktadır.

Meclisimiz, OHAL kanunu ile bu yolu açmıştır.

Milletimiz, hükümetimiz ve muhalefet bu fırsatı iyi değerlendirmelidir. Özellikle dış politika ve istihbarat konularında milletimiz daha çok bilinçlenmelidir.

Bu menfur olay, varoluş kavgamıza yeni bir boyut kazandırmıştır.

Şimdi daha bir ve beraber ve çokça dirliğimiz için el ele gönül gönül’e çalışmalıyız.

Orhan Beyoğlu, dikGAZETE.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka ve dini değerlere aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk, yorum sahibine ya da içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.