Değerli dostlar, bizleri yeni bir bayrama ulaştıran Yüce Rabbimize ne kadar hamd etsek azdır..

Ne mutlu Allahü Teala’nın verdiği nimetlere şükredenlere..

Ne mutlu sabırla, şükürle, duayla, emredildiği gibi yaşamaya gayret edenlere..
Evet, bayram her daim bayramdır, ancak bir de geçmişte bizlerin yaşadığı o güzellikler manzumesi bayramlar var ki işte onlar hiç mi hiç unutulmaz!..
Herkes kendi yöresinde yaşadığı bayramları hatırlar.. Sorun Yozgat’lıya, en güzel bayramların kendi memleketinde yaşandığını söyler.. Konya’lı da sorun aynı şeyleri anlatır.. Bursa’lı, Urfa’lı, Sivas’lı, Antalya'lı, Kayseri’li, Kars’lı da öyle..
Biz de İstanbul’luyuz. Aynı şeyleri biz de mırıldanıyoruz; “hey gidi hey, neydi o İstanbul’daki eski bayramlar" diyoruz!..

Çocukluğumuzda öyle bayramlara şahit olduk ki, hakikaten yürekten “ah” çektiriyor!.. Mübarek Kurban Bayramı’nın tatlı telaşı iki-üç hafta öncesinden sarardı insanları.. Herkes, işini gücünü bırakıp kurbanı düşünürdü.. Doğup büyüdüğüm semt olan İstanbul’un Fatih’inde de durum böyleydi..
Aziz İstanbul’da herkesin birbirini tanıdığı, sokak ve caddelerinde zarif hanımefendilerin, kibar beyefendilerin arz-ı endam ettiği ve nezaketin had safhada olduğu o güzelim yıllar!..

Gerçekten bambaşkaydı o seneler.. İnsanlar birbirlerine, riyasız ve can-ı gönülden hal-hatır sorup selam verirdi..

Fevzipaşa Caddesi’nin Edirnekapı ile İtfaiye arasındaki kısmında yürüyüşe çıkan insanların çoğu, birbirlerine ismiyle hitap ederlerdi..

Peki, nerede o insanlar?..

Göçüp gittiler!. 

Hem de vagon vagon, katar katar gittiler!..

Yahya Kemal’in Sessiz Gemi’sindeki gibi; “bir çok ki giden, memnun ki yerinden, çok seneler geçti dönen yok seferinden” misali..

Neyse, biz yine bayram nostaljimize devam edelim.. Bayram haftasına girildiğinde, heyecan zirveye çıkardı.. Fatih Camii’nin sağ ve sol avlusu pıtrak gibi koçlarla dolup taşardı.. 

Burma boynuzlu, sakız koçlar.. Çobanlar birde kına yakarlardı onlara.. Gören, maşallah derdi.. Salına salına da yürürlerdi.. 

O zamanlar büyükbaş hayvan pek gözükmezdi İstanbul’da!.. Hep koç vardı.. Zaten İstanbul kasaplarındaki etiket tahtasında dana eti ender bulunurdu.. Kıvırcık, dağlıç, karaman, diye koyun cinsleri sıralanırdı.. En çok rağbet gören kıvırcıktı.. Hele de Trakya kıvırcığı.. Lezzetine doyulmazdı..

Malta Çarşısı’nda ve yine Darüşşafaka Caddesi’nin her iki yanında, Çarşamba’ya kadar bıçakçılar, bileyiciler, vızır vızır çalışıp dururlardı.. Bir köşede de saman satanlar vardı.. Koçu alan kişi, bir balya da saman kaptığı gibi doğruca evinin yolunu tutardı.. Tabii evler şimdiki gibi apartman daireleri değildi ki.. Herkes, bahçeli ahşap evlerde otururdu.. İçinde en az üç-beş meyve ağacının bulunduğu ve kümes hayvanlarının da olduğu o güzel bahçeli evler!.. Meyve ağaçlarının bazıları hususi olarak bahçe duvarına yakın dikilmiş.. Ayvalar, armutlar, elmalar, bahçeden yola doğru sarkıyor.. Çocuk muhayyilemde bu durumu anlayamamıştım.. Hatta babama da sormuştum.. Ve babam cevaplamıştı bu durumu.. Meğer yoldan geçen tadına baksın, diye bu şekilde ekmişler ağaç fidelerini.. Göz hakkı olur, mahalleli de yesin, komşular da yesin ve meyveleri yetiştirenlere dua etsinler, diye.. Şu asil düşünceye bakın!.. O hamiyetli insanları rahmetle anıyorum..

Ve de canını seveyim o ahşap mekanların!.. Tarih oldu hepsi... Şimdi, ruhsuz ve donuk betonarmenin esiri olduk..

Devam edelim bayram muhabbetine.. Kurbanlık koçlar, bizim eve bir hafta önceden getirildi.. Kardeşimle beraber takılırdık rahmetli dedemin peşine, doğru Fatih Camii’nin avlusuna, kurban almaya!.. Rahmetli dedem, alışverişte önce hayvanın dişlerine bakar, sırtını sıvazlar, kaç kilo et vereceğini bile hesap ederdi.. Arnavut Yaşar Ağa olmak kolay mı?.. Herkesin saygısını sevgisini kazanmış Allah'ın güzel bir insanıydı, nur içinde yatsın!..

Uzatmayalım; ellerin uzunca sallandığı çetin bir pazarlık sonunda iki adet Trakya kıvırcığını alırdı, ardından bir balya da ot, doğru eve!..

Koçları bahçedeki dut ağacına bir güzel bağlardık.. Otlarını, sularını verir, onlara yaklaşık bir hafta gelinlik kız gibi bakardık.. Ta ki Bayram sabahı kurban edilecekleri dakikaya kadar!.. Ayrılık vakti geldiğinde ise, kardeşimle birlikte pek üzülürdük..
Dedem koçları kendisi keser, babam da ona yardım ederdi.. Ardından, ciğerinden ve etinden alelacele yapılan kavurma, hane halkı tarafından afiyetle yenirdi.. Daha sonra etin bir kısmı ev için, geriye kalanı ise ihtiyaç sahiplerine dağıtılmak üzere ayrılırdı..
Yemekten sonra yeni elbiseler giyilip hane halkıyla el öpülüp bayramlaşılırdı ve de harçlıklar cebe indirilirdi..

Sonra mı?..

Kardeşimle birlikte doğruca Kadıçeşme’deki bayram yerine..

Evet, yanlış duymadınız, bayram yerine..

Onlar da tarih oldu.. 

Şimdi yerlerinde yeller esiyor!..

İşte böyle kıymetli dostlar; sizlere bir bayram nostaljisi yapayım, istedim..

İnanın bu yazıyı yazarken o günleri bir bir andım!..

Huzur dolu bir Bayram geçirmeniz temennisiyle..

Sevgiyle kalın..

Sami Özey, dikGAZETE.com

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka ve dini değerlere aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk, yorum sahibine ya da içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.